- Bir gün yeniden yaşamaya başlarsam diye bir düşüncem vardı her zaman, bir umuttu. Şu ünlü masalda vardı, hatırlar mısın, göğe yükselen sonsuz uzunluktaki fasulye fidesine tırmanan çocuk gibi. Tırmanır, tırmanır; çünkü devi çok merak eder. Ama yeryüzüne döneceğinden de asla şüphe etmez, çünkü o güne kadar okuduğu bütün masallar mutlu bitmiştir.
İki odalı apartman dairesindeki evinde, pencerenin yanındaki koltukta oturmuş; pencere pervazındaki melek biblosuyla konuşuyordu her zamanki gibi. Pencereden ki birinci katta idi dairesi; ağaçlar, küçük bir fıskiyeli havuz, küçük bir çiçek tarhı görünüyordu. Oturduğu odada bir de iki kişilik kanepe ve bir masa vardı. Koltuğun yanındaki sehpanın üzerinde bir abajur, yerde rengarenk bir küçük halı; hepsi bu kadardı eşyaların. Yatak odasında ise bir elbise dolabı, yatak ve aynalı bir komodin duruyordu.
- Bak sim dedi bibloya, seninle konuşuyorum diye beni deli filan sanma sakın, biliyorum cansız olduğunu, bana cevap veremeyeceğini biliyorum. Belki de bu yüzden sana anlatıyorum her şeyi, sonsuza kadar sessiz kalacağından emin olduğum için. Şimdi işe gitmeliyim, akşama görüşürüz.
Sabah erken kalkıp, kahvaltı yapmış, üstünü giyinmişti. Duvara sabitlenmiş vestiyerden ceketini ve çantasını alıp kapıyı açtı. Bahçenin ortasından sokağa çıkan dar yolu geçti ve kaldırımdan sağa doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı.
Hiç kimsesi yoktu hayatta, daha doğrusu yakın hissettiği kimsesi yoktu. Akraba diye tanımlanan insanlarla hiç görüşmüyordu çünkü ne kadar bencil, karaktersiz ve kötü olduklarını biliyordu.
Birkaç blok ötedeki bir markette kasiyerlik yapıyordu. İlginç bir işti kasiyerlik, günde yüzlerce insanla, göz göze gelmeden karşılaşıyordunuz. Kimi kibar davranıyordu, kimi açığınızı arıyordu sizi azarlamak için, kimi hiç fark etmiyordu sizi, sanki otomatik bir el geçiriyordu aldıklarını.
Markette kendisi gibi kasiyer olan yakın bir arkadaşı vardı, Aliye. Çalışma saatleri ve yerleri açısında denk gelemiyorlardı her zaman ama çok iyi bir insandı. Ona rastlamış olmak hayatının ender şanslarından biriydi.
Hava sonbahar havasıydı; serin, kapalı, tatsız, umut kırıcı, sevimsiz. Evinden markete yürüyerek yarım saatte varıyordu. Üşümüştü, marketten içeri girip, çalışanların bölümüne geçtiğinde içi ürperdi. İçerisi sıcaktı, hazırlıklarını bitirip, görüşmelerini yaptı, direktifleri aldı.
Tam kasasına oturacakken Aliye’nin sesini duydu,
- Merhaba insanları sevmeyen ama saatlerce onlarca insana hizmet için çalışacak arkadaşım. Bugün de işkencen başladı sanırım.
Aliye’ye doğru döndü ikisi de gülümsüyordu,
- Günaydın arkadaşım dedi Aliye’ye,
- Çok haklısın, geçim derdi ne yaparsın. Bugün beraberiz sanırım,
- Evet dedi Aliye, çıkışta bir tiyatro yapalım mı,
- Olur dedi, hangisine,
- Vişne Bahçesi,biletleri aldım bile,
- Şahane dedi, İz, Anton Çehov, yaşamın operatörü, teşekkürler.
Bu konuşmadan sonra kasalarının başına geçip saatlerce çalıştılar, bir ara verdikleri yemek molasında ise hiç konuşacak halleri kalmamıştı.
Aliye yakın bir zaman önce sevdiği nişanlısı tarafından aldatılmış ve ayrılmak zorunda kalmıştı. Aliye karşılıksız sevmişti, nişanlısı ise kendi ailesi tarafından zorlanmıştı bu nişana ama yürümedi tabi. Aliye o kadar üzülmüştü ki ona nasıl yardım edeceğini bilememişti.
İz ki ismini babası koymuştu, ailesiyle çok acılar çekmişti. Her bir seneleri için bir kitap yazabilirdi ama ne zaman, ancak kendi yaşadığı acıların sanki başka insanlar tarafından anlatılmış olduğuna dair kendini kandırabilirse. Pencere önündeki dert ortağı meleğe bile her şeyi anlatamıyordu yoksa hayattan vazgeçebilirdi ki yenilmiş olmayı istemiyordu henüz.
Akşam Aliye ile birlikte Vişne Bahçesini izlediler. İz ne zaman Anton Çehov’la buluşsa, bir kitapta ya da oyunda; hayatın normalleştiğini hissederdi kısa bir sürede olsa. Nedeni neydi belki de insana dair anlatılanların sadeliği, gerçekliği ve duyguları.
- Hadi,dedi Aliye’ye tiyatro senden, çaylar benden, şu kafede oturalım mı.
- Olur dedi arkadaşı.
Küçük ama sakin, ışıl ışıl sevimli kafede bir masa seçip oturdular. Pastalarını ve çaylarını söyleyip beklediler. İz,
- Güzeldi değil mi,
- Çok iyiydi dedi Aliye. Bir süre sessizce dışarıyı seyrettiler, telaşla evlerine ya da işlerine giden insanlara baktılar. Akşam çalışanlar da vardı tabi.
- Unuttun mu arkadaşım, kendini iyi hissediyor musun dedi İz.
- Evet dedi Aliye. İyi olmak tam olarak nasıl tanımlanır bilmiyorum ama evet. Döndü,
- Peki sen dedi İz’e sen o uzak semtte, o marketin önünde, o kişiyle, o akşamüstü aynı anda, hayatında ilk ve son kez Eros’un oklarının ikinize de saplandığını unuttun mu.
İz arkadaşına baktı uzun uzun,o sırada çayları ve pastaları geldi, sustular. Az sonra İz,
- Biliyor musun arkadaşım dedi, keşke hayattaki tek derdim kaybettiğim bu güzel duygu olsaydı, ben her gün bir bibloya uçurumun kenarından sesleniyorum ama inan bunun Eros’un yüreğime saplanan okuyla hiç ilgisi yok. Kim bilir birgün sana anlatabilecek miyim, anlatırken nefes alabilecek miyim.
Sessizce çaylarını yudumladılar. Yaşamak çok saçma bir şeydi gerçekten çok saçma bir şeydi. Güneşle, ayla, yıldızlarla, denizle temize çekilemeyecek dertlerle un ufak ediyordu bütün canlıları, var oluşu öldürüyordu.
Zerrin Timuroğlu
İstanbul 2023