31 Mart 2023 Cuma

Sim

        Uzun bir koridorun başındayım, koridor aydınlık ve ben ileriye doğru yürümeye başlıyorum. Her adım attığımda lambalardan biri sönüyor. Karanlığı adımlarımla taşıyorum, terk ettiğim yerler ışıksız kalıyor, adeta bir zifiri gece esintisiyim. Niye yapıyorum bunu bilmiyorum.

        Yürüyorum, yürüyorum; koridorun soğuk, eski taş duvarlarından beni izleyen gözler mi var bana mı öyle geliyor anlamıyorum. Ama korku yok içimde, tıpkı yaşamak gibi, doğmuşuz, bilmiyoruz başımıza gelecekleri, güle oynaya yapacağımızı yapıyoruz; aynı.


        Koridorun sonuna geldim, arkam kapkaranlık kaldı, önümde yeşil boyalı bir kapı var şimdi, pırıl pırıl, açmamı bekliyor, açıyorum.


        Rengarenk çiçeklerle dolu bir bahçeye açılıyor bu kapı, gökyüzünde ufak beyaz bulutlar, tatlı bir esinti var havada. Yakınlardan usul usul akan bir nehrin sesi geliyor, su parlak, kaygan taşları aşarken, keyifle mırıldanıyor. Bahçeye adım atar atmaz aldatılmış gibi şaşkın hissediyorum kendimi.


        Nehrin kenarına vardığımda, büyükçe bir taşın üstünde oturmuş, nehri seyreden bir adam görüyorum. Ellili yaşlarda, üstünde beyaz bir keten pantolon, mavi bir sıfır yaka kazak var. Benim geldiğimi duydu, kırlaşmaya başlamış, dalgalı saçlarıyla başını çevirdi, baktı bana. Kapkara gözlerinde çok tanıdığım anlamlar vardı.


        Baktı bir kaç saniye, yanındaki taşı işaret etti, otur dedi, yoruldun mu. İçimde bir şaşkınlık, korku duymadım, sanki bunu her zaman yapıyormuşum gibi, gidip gösterdiği taşa oturdum, ben de nehrin berrak sularına teslim ettim gözlerimi.


    - Biliyor musun, dedi, biz hepimiz hatalar yaparız, mecburuz hata yapmaya, bu yüzden üzülme o kadar. Yanlış karar verdin, yanlış insanla evlendin, boşanırsın, hayatının sonu olmaz, korkma.


        Benim hakkımda ne biliyorsun veya sen kimsin, ne diyorsun gibi soruları sormak, o kadar anlamsız geldi ki bana. Bu ana kadar tanıdığım herkesten daha yakın hissediyordum onu kendime. Kesin yine hayal kuruyor veya, bir kitap okurken kendimi kahramanın yerine koyuyorum diye düşündüm. Çok bunaldığımda uydururdum böyle şeyler, şaşırmadım o yüzden.


    - İyi de bu güzel bahçede, ardımda bıraktığım karanlık koridorla ve daha önce hiç görmediğim sizinle bu yanlış evlilik sorununu konuşunca bana ne faydası olacak, terapi mi şimdi bu, isterseniz çimenlere uzanayım, çocukluğumu anlatmaktan başlayayım.


        Yine dönüp baktı bana,


    - Çocukluğun mu, emin misin, yaralarının büyük kısmını aldığın çocukluğun mu, yok o kadar hüzünlenmene izin veremem şimdi, evlilik senin için daha az önemli, çünkü evlendiğin kişiye aşık değildin.


        Bahçenin bir köşesinden bağıra çağıra öten bir saksağanı duydular. Saksağanların ötüşü, müjde getirir diye duymuştum, içimden ne güzel olur diye geçirdim ki, adam,


    - Böyle şeylere inanma, dedi; saksağan da bir kuş, muhtemelen kendi cinsleriyle iletişim kurmaya çalışıyor, senin müjdenle ne ilgisi olabilir,dedi.


        Kızmadım,


    - Biliyorum ama kendimi kandırabilirim arada küçük sevinçler için, değil mi, dedim.


    - Olabilir bence bu seni mutlu etmez ama yine de sen bilirsin.sahip olmadığın şeyleri en kısa sürede kabul etmek, sahip olduklarına odaklanmak ve onları iyileştirmeye çalışmak her zaman daha iyi gelecektir sana, dedi.


        Birlikte susarak oturduk bir süre. Adam ayağa kalktı, geldi önüme durdu, elini uzattı bana. tuttum, kalktım,


    - Haydi dolaşalım biraz dedi. Yürümeye başladık. Bahçenin derinlerine giden, sık ağaçların, nefis çiçeklerin çevrelediği patikayı izlerken, hiç telaş duymuyordum, nereye gidiyorum kaygısı taşımıyordum. Adam önden gidiyordu ben de onu takip ediyordum.


    - Sen bir korkaksın dedi bana birdenbire, yürümeye devam ediyordu.


    - Neden diye sordum,


    - Bir kez aşık oldun ama zorlamadın bunu, kendin için bir yol açmadın.


        Ağaçlar sıktı, büyüktü ama gökyüzüne, güneşin ışınlarına engel olmuyorlardı. Nehrin kıyısından azıcık uzaklaşmıştık, sesi güzel bir şarkı gibi yine de ulaşıyordu kulaklarımıza.


    - Beni iyi tanıdığını sanmıştım, dedim. Aşık olmuştum da, ne kadar çirkindim biliyorsun, kim severdi ki beni. Bir sürü aile sorunu, fakirlik, çirkinlik, benimki tamamen kafamı suyun yüzeyinde tutma savaşıydı. Aşık olup kendimi bir düşe, umuda bağlamak istemiştim, o kadar.


        Ağaçların azaldığı bir alanda, küçük, ahşap bir kulübe göründü. Acemice yapılmıştı belli ama sevimliydi. Tek penceresinin hemen önünde tahta bir sıra yaslanmıştı duvarına. Önünde dar bir masa vardı.


        Adam,


    - Acıkmışsındır, susamışsındır, gel karnını doyur, bir şeyler iç dedi.


        Kulübeye girdi, ben de sıraya oturdum, sırtımı yasladım, ellerimi masaya koydum. Adam az sonra elinde bir tavayla, iki tabakla geldi,


        Vejeteryan olduğunu biliyorum, sebzeli omlet yaptım sana dedi. Tabakları, tavayı masaya koydu, tekrar içeriye girdi, ekmek sepetiyle, bir sürahi su ve iki bardağı koyduğu tepsiyle geldi. Onları da masaya koydu.


        Sessizce yedik, içtik. Bahçedeki kuşların sesi ve nehrin sesiyle sakinleşmişti yüreğim. Adam sırtını evin duvarına dayadı, gözleriyle gökyüzüne siyah bulaştırdı,


    - Çok mutsuz oldun, çok haksızlık yaşadın, biliyorum dedi. Hayat seni hep hırpaladı ve sen dediğin gibi başını hep suyun üstünde tutmaya çalıştın. Bana çevirdi başını, iki kara delikti gözleri,


    - Peki, şimdi neden vazgeçiyorsun, neden dedi.


        Onun gözlerinden kaçırmadım bakışlarımı,bir süre baktım gözlerine,


    - Çünkü dedim,


    - Çünkü artık derinleri merak ediyorum, artık ruhum derinlere ait, suyun üstünü hiç sevmedim.


        Baktım, adam ağlıyordu, gözyaşı akmıyordu ama ağlıyordu kesinlikle.



ZERRİN TİMUROĞLU

2023


3 Mart 2023 Cuma

Kötülük

        Küçük bir kasabaydı. Denize yakın sayılırdı ama denize kıyısı yoktu. Göksu ırmağı geçerdi kenarından.Yazın o kadar sıcak olurdu ki nefes almakta zorlanırdı insan. Daha henüz yüksek katlı apartmanlar, alışveriş merkezleri filan bilinmiyordu yani bu kasabada bilinmiyordu. Evler en fazla üç katlıydı, önlerinde geniş taştan terasları olurdu.

        Sıcakla baş etmenin bir yolu da bu terasları, akşama doğru, hortumlarla, bol suyla yıkamaktı. Taşların suyla buluşmasından keskin bir koku yükselirdi, sıcağa inat bir haykırış gibi, bir anlık kazanılmış bir zaferi kutlar gibi. Oysa ki yarım saat sonra, taşlar yine ısınmaya başlardı.


        Üç kardeştiler, babaları öğretmendi, o yüzden gelmişlerdi bu kasabaya. Babası neredeyse her yıl başka bir yere atanırdı, bu yüzden çok yerler görmüşlerdi. Kardeşlerden en küçüğüydü. 


        Bu kasabayı, belki de gittiğimiz her yerden daha çok sevmiştim. Her zaman evin önündeki sokakta, komşu bahçelerinde oynardık kardeşlerimle. Yenidünya, iğde, hurma ağaçları doluydu komşu bahçeleri. Duvarlara tırmanıp, dallardan koparıp yerdik. Saklambaç oynadığımız zamanlarda, gizlendiğimiz yerlerde ayaklarımızın dibinde kaplumbağalarla selamlaşırdık.


        Sokağa çıktık mı hava kararana kadar unuturduk kendimizi,özellikle ablam ve ben. Abimin kendi arkadaşları olurdu, kendi oyunları. Annem aramazdı bizi akşama kadar, merak etmezdi yani fazla, ta ki babamın eve geliş saati yaklaşana kadar. Zaten biz de çok korkardık babamdan, o gelmeden eve girmiş olurduk mutlaka.


        Büyüklerin konuşmalarından öğrenmiştik ki o günlerde yakındaki bir şehirden bir küçük kız çocuğu kaçırılmış ve günlerdir bulunamıyormuş, adı Ayla’ymış. Öyle hikayeler anlatılıyordu ki bu küçük kız hakkında, başına gelenlerle ilgili, korkudan donup kalırdık.


        Artık sokakta eskisi gibi rahat olamıyorduk, yanımızdan bir yabancı geçse, korkuyla irkiliyorduk.


        Su damlar bir toprağa, kaybolur mu hemen. Su damlar bir toprağa akıp gider mi, bakar mıyız arkasından. Su damlar bir toprağa, bir daha damlar, bir daha damlar, bir daha; birikir mi, göl mü olur deniz mi. Boğulur muyuz, bir damlayan sularda bir gün, tuhaf olmaz mı.


        Yine bir gün ablamla birlikte sokakta, evin uzağında, çizgi oynuyorduk. Güneş tepemizde cayır cayır yakıyordu tenimizi. Ama hiç umurumuzda değildi, taşı atıp, seke seke çizgilerin üzerinden atlıyorduk.


        Sıra bendeydi, birden kolumu sıkıca tutan biri beni çekiştirmeye başladı. Ne olduğunu anlamadan ablamın çığlıkları sardı her yeri. Hem beni sürükleyip götürmeye çalışan adamın arkasından koşuyor hem deli gibi bağırıyordu.


        Üç tekerlekli, kasası olan bisikletler vardı o zamanlar, beni sürükleyen adam böyle bir bisiklete bindirmeye çalışıyordu beni. O kadar korkmuştum ki ne bağırıyordum ne çırpınıyordum, aklımda kaçırılmış küçük kız Ayla’nın öyküleri, mahvolmuştum.


        Masmavi gökyüzündeki parlak güneşe bakıyorum, sonra ayırıyorum gözlerimi, yere bakıyorum, çimenler yok olmuş gibi ışıktan. Işık kalıcı sanki, ama karanlık değil. Gece karanlığa bakıyorum, sonra yere çeviriyorum bakışlarımı, aydınlık yer, lamba yanıyor. Kötülük hangisi, bilmece gibi.


        Ablam yetişiyor, adamın gömleğine yapışıyor arkadan çekiştiriyor, hiç vazgeçmiyordu, bir yandan da deli gibi bağırmayı sürdürüyordu. Artık çevredeki evlerden de insanlar yardıma koşmaya başlamışlardı. Adam gelenleri görünce beni bırakıp atladı bisikletine hızla gözden kayboldu.


        Ablam sıkı sıkı boynuma sarılmış ağlıyordu, yardıma gelen bir kaç insan onu teselli etmeye çalıştılar ama ikimiz de çok korkmuştuk.


        Biraz kendimize gelince eve doğru yürümeye başladık, korkuyla arkamıza bakıp duruyorduk ikimizde. Ablası olmasaydı tıpkı Küçük kız Ayla gibi kaybolacaktı, kim bilir neler gelecekti başına. O adam, çocukları kaçıran adamlar kötülüğün ete, kemiğe bürünmüş halleriydi. Böyle bir kötülükten daha fazla ne olabilirdi ki.


        Bağırmadan ölenler var, sesleri çıkmadan, çünkü kötüler hep bir arada, çünkü kötüler sulara düşman. Sulara mı, sularla yeşerecek yaşamlara mı, gülmeye mi, ağlamamaya mı. İyilerde bir tuhaf, ille de bir gülümseme. Seher vakti bir çiçeğin üstünde bir damla su gibiler.


        Eve gelince, ablası heyecanla anlattı olanları annesine. Fazla ilgi göstermedi anneleri, uydurmayın böyle hikayeler dedi, size öyle gelmiştir dedi.


        Ablasıyla bakıştılar, şaşırmadılar annenin ilgisizliğine, her zaman böyle değil miydi zaten. Acıların dilinden anlamak, sevdikleri için korkmak başka bir şeydi, hissetmek başka bir şeydi. Bağırmadan ölenler, bağırmadan duran annelerin çocukları mıydı acaba.




ZERRİN TİMUROĞLU

2023


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...