Uzun bir koridorun başındayım, koridor aydınlık ve ben ileriye doğru yürümeye başlıyorum. Her adım attığımda lambalardan biri sönüyor. Karanlığı adımlarımla taşıyorum, terk ettiğim yerler ışıksız kalıyor, adeta bir zifiri gece esintisiyim. Niye yapıyorum bunu bilmiyorum.
Yürüyorum, yürüyorum; koridorun soğuk, eski taş duvarlarından beni izleyen gözler mi var bana mı öyle geliyor anlamıyorum. Ama korku yok içimde, tıpkı yaşamak gibi, doğmuşuz, bilmiyoruz başımıza gelecekleri, güle oynaya yapacağımızı yapıyoruz; aynı.
Koridorun sonuna geldim, arkam kapkaranlık kaldı, önümde yeşil boyalı bir kapı var şimdi, pırıl pırıl, açmamı bekliyor, açıyorum.
Rengarenk çiçeklerle dolu bir bahçeye açılıyor bu kapı, gökyüzünde ufak beyaz bulutlar, tatlı bir esinti var havada. Yakınlardan usul usul akan bir nehrin sesi geliyor, su parlak, kaygan taşları aşarken, keyifle mırıldanıyor. Bahçeye adım atar atmaz aldatılmış gibi şaşkın hissediyorum kendimi.
Nehrin kenarına vardığımda, büyükçe bir taşın üstünde oturmuş, nehri seyreden bir adam görüyorum. Ellili yaşlarda, üstünde beyaz bir keten pantolon, mavi bir sıfır yaka kazak var. Benim geldiğimi duydu, kırlaşmaya başlamış, dalgalı saçlarıyla başını çevirdi, baktı bana. Kapkara gözlerinde çok tanıdığım anlamlar vardı.
Baktı bir kaç saniye, yanındaki taşı işaret etti, otur dedi, yoruldun mu. İçimde bir şaşkınlık, korku duymadım, sanki bunu her zaman yapıyormuşum gibi, gidip gösterdiği taşa oturdum, ben de nehrin berrak sularına teslim ettim gözlerimi.
- Biliyor musun, dedi, biz hepimiz hatalar yaparız, mecburuz hata yapmaya, bu yüzden üzülme o kadar. Yanlış karar verdin, yanlış insanla evlendin, boşanırsın, hayatının sonu olmaz, korkma.
Benim hakkımda ne biliyorsun veya sen kimsin, ne diyorsun gibi soruları sormak, o kadar anlamsız geldi ki bana. Bu ana kadar tanıdığım herkesten daha yakın hissediyordum onu kendime. Kesin yine hayal kuruyor veya, bir kitap okurken kendimi kahramanın yerine koyuyorum diye düşündüm. Çok bunaldığımda uydururdum böyle şeyler, şaşırmadım o yüzden.
- İyi de bu güzel bahçede, ardımda bıraktığım karanlık koridorla ve daha önce hiç görmediğim sizinle bu yanlış evlilik sorununu konuşunca bana ne faydası olacak, terapi mi şimdi bu, isterseniz çimenlere uzanayım, çocukluğumu anlatmaktan başlayayım.
Yine dönüp baktı bana,
- Çocukluğun mu, emin misin, yaralarının büyük kısmını aldığın çocukluğun mu, yok o kadar hüzünlenmene izin veremem şimdi, evlilik senin için daha az önemli, çünkü evlendiğin kişiye aşık değildin.
Bahçenin bir köşesinden bağıra çağıra öten bir saksağanı duydular. Saksağanların ötüşü, müjde getirir diye duymuştum, içimden ne güzel olur diye geçirdim ki, adam,
- Böyle şeylere inanma, dedi; saksağan da bir kuş, muhtemelen kendi cinsleriyle iletişim kurmaya çalışıyor, senin müjdenle ne ilgisi olabilir,dedi.
Kızmadım,
- Biliyorum ama kendimi kandırabilirim arada küçük sevinçler için, değil mi, dedim.
- Olabilir bence bu seni mutlu etmez ama yine de sen bilirsin.sahip olmadığın şeyleri en kısa sürede kabul etmek, sahip olduklarına odaklanmak ve onları iyileştirmeye çalışmak her zaman daha iyi gelecektir sana, dedi.
Birlikte susarak oturduk bir süre. Adam ayağa kalktı, geldi önüme durdu, elini uzattı bana. tuttum, kalktım,
- Haydi dolaşalım biraz dedi. Yürümeye başladık. Bahçenin derinlerine giden, sık ağaçların, nefis çiçeklerin çevrelediği patikayı izlerken, hiç telaş duymuyordum, nereye gidiyorum kaygısı taşımıyordum. Adam önden gidiyordu ben de onu takip ediyordum.
- Sen bir korkaksın dedi bana birdenbire, yürümeye devam ediyordu.
- Neden diye sordum,
- Bir kez aşık oldun ama zorlamadın bunu, kendin için bir yol açmadın.
Ağaçlar sıktı, büyüktü ama gökyüzüne, güneşin ışınlarına engel olmuyorlardı. Nehrin kıyısından azıcık uzaklaşmıştık, sesi güzel bir şarkı gibi yine de ulaşıyordu kulaklarımıza.
- Beni iyi tanıdığını sanmıştım, dedim. Aşık olmuştum da, ne kadar çirkindim biliyorsun, kim severdi ki beni. Bir sürü aile sorunu, fakirlik, çirkinlik, benimki tamamen kafamı suyun yüzeyinde tutma savaşıydı. Aşık olup kendimi bir düşe, umuda bağlamak istemiştim, o kadar.
Ağaçların azaldığı bir alanda, küçük, ahşap bir kulübe göründü. Acemice yapılmıştı belli ama sevimliydi. Tek penceresinin hemen önünde tahta bir sıra yaslanmıştı duvarına. Önünde dar bir masa vardı.
Adam,
- Acıkmışsındır, susamışsındır, gel karnını doyur, bir şeyler iç dedi.
Kulübeye girdi, ben de sıraya oturdum, sırtımı yasladım, ellerimi masaya koydum. Adam az sonra elinde bir tavayla, iki tabakla geldi,
Vejeteryan olduğunu biliyorum, sebzeli omlet yaptım sana dedi. Tabakları, tavayı masaya koydu, tekrar içeriye girdi, ekmek sepetiyle, bir sürahi su ve iki bardağı koyduğu tepsiyle geldi. Onları da masaya koydu.
Sessizce yedik, içtik. Bahçedeki kuşların sesi ve nehrin sesiyle sakinleşmişti yüreğim. Adam sırtını evin duvarına dayadı, gözleriyle gökyüzüne siyah bulaştırdı,
- Çok mutsuz oldun, çok haksızlık yaşadın, biliyorum dedi. Hayat seni hep hırpaladı ve sen dediğin gibi başını hep suyun üstünde tutmaya çalıştın. Bana çevirdi başını, iki kara delikti gözleri,
- Peki, şimdi neden vazgeçiyorsun, neden dedi.
Onun gözlerinden kaçırmadım bakışlarımı,bir süre baktım gözlerine,
- Çünkü dedim,
- Çünkü artık derinleri merak ediyorum, artık ruhum derinlere ait, suyun üstünü hiç sevmedim.
Baktım, adam ağlıyordu, gözyaşı akmıyordu ama ağlıyordu kesinlikle.
ZERRİN TİMUROĞLU
2023