24 Şubat 2025 Pazartesi

Irmaktaki Kaya

        - Yine mi siz.

    Aktörün yüzüne inanılmaz bir şaşkınlıkla bakıyordu. Birden elini uzattı ve onun koluna dokundu.

        - Gerçek gibisiniz ama mümkün değil, her an nasıl oluyor da yanımda beliriyorsunuz, diye sordu aktöre.


    Kapkara gözleriyle, zeki bakışlarıyla, gülümsedi aktör,


        - İnanır mısınız bunu ben de bilmiyorum. Asıl ben şaşkınım, oyunumda uyuyan kıza kırıldım ve ona tiyatrodan çıkmadan espri olsun diye bir masal kitabı verdim. Sonra bugün, tek boş günümde, kitap fuarına gelmek istedim ve yine karşımda siz.

        - Gerçekten tamamen tesadüf mü bu.

        - Tamamen dedi, aktör. Ancak, diye devam etti, siz garipsiniz, kabul edin, o kağıtlar, sorular, amacınız ne.


    Elif, birden gerçeğe döndü, sinirli bir sesle,


        - A evet niye topladınız kağıtlarımı, ne üstünüze vazife anlamadım.


    Aktör kaşlarını çatıp elindeki kağıtları uzattı Elif’e 


        - Ben size bir şey olur diye endişelendim, yazdıklarınız zararsız mı diye merak ettim.


    Elif


        - Nasıl zararlı mı, siz beni ne sanıyorsunuz. Tabiki zararsız. Kendi kendime kurguladığım bir şey.


        - Okuyunca anladım zaten, ayrıca Turgenyev’i ben de çok severim. Özür dilerim. Buyrun kağıtlarınızı, deyip, ona uzattı.


    Elif kağıtları aldı. Üst geçidin merdivenlerini çıkmaya başlamadan, aktöre,


        - Lütfen siz de o gün oyunda uyuduğum için kusura bakmayın. İnanın çok yorgundum ve günler öncesinden aldığım bileti de böylece ziyan etmiş oldum. İyi akşamlar.


    Aktör, o merdivenleri çıkarken arkasından seslendi,


        - Üzülmeyin, ne zaman isterseniz tekrar gelin ve gişeye benim adımı verin, yeriniz hazır.


    Elif, arkasına dönüp el salladı, teşekkür etti.


***

    Denize inen yokuşu ağır ağır, yürüyerek iniyordu. Ay sonu yaklaşmıştı, cüzdanında çok az parası vardı. Bu yol üzerinde, sağ tarafında yolun, güzel,bahçeli, cafe vardı. Uzun yürümüştü, yorulmuştu. Oturmak istedi cafeye, gerçi ancak bir çay içebilirdi, eğer yürüyerek dönmeyi göze alabilirse, iki çay. Girdi, bir ağaç altındaki masaya oturdu. Uzaktaki denizin mavisine selam gönderdi, vapurlar düdüklerini öttürerek karşılık verdiler.


    Hava oldukça serindi, bu yüzden çok az insan vardı. Garson gelince çay istedi, yeşilliği, maviyi, yerdeki çimleri izledi bir süre. Az ötedeki, cafe mutfağından gelen semaverin tatlı sesini dinledi. Çayı gelince kitabını açtı, okumaya başladı.Yeni almıştı, biraz okuyabilmişti henüz. Khaled Hosseini - Bin Muhteşem Güneş.



    Sayfalar geçip gittikçe, oturduğu mekandan kopup gitmişti sanki, dikkatinin tek zerresi dahi başka bir şeyde değildi artık, kitap büyülemiş gibiydi kendisini.


    Çayı gelince, bir kaç yudum içti hemen, yürürken çok susamıştı. Bir yandan kitabı okurken bir yandan çayını ağır, ağır içiyordu artık, hemen bitmesin, hemen kalkmak zorunda kalsın istemiyordu. Zaman hızla akıp geçiyordu, elinden bırakamıyordu kitabı, boş fincanı almaya gelen garsona bir çay daha söyledi. Bu sessiz, mavi ve yeşil bahçede, ustaca anlatılan bir hikayenin içine bırakılmıştı ve çıkış kapısını bulamıyordu.


    Yeni çayı getiren garson, çekinerek,


        - Müthiş bir kitap değil mi diye sordu.


    Elif, baktı ona, orta boylarda, zayıf, esmer, yirmili yaşlarda bir gençti.


        - Evet, dedi. Müthiş, bırakamıyorum.


        -Haklısınız dedi, garson, ben de bir kaç saatte birimiştim.


    Elif, gülümsedi garsona,y ine kitaba daldı.


    Oturmaktan yorulmuştu ve artık, sadece iki çay söyleyerek saatlerce masayı işgal etmekten korkunç utanır olmuştu. Kitap bitmek üzereydi. Evet,kitap bitmek üzereydi. Oturmaktan ayakları uyuşmuştu ve dönüş yolu çok uzundu. Son sayfalardan önce, kitabı bırakmadan, altını çizdiği cümlelere takıldı gözleri, şöyle yazıyordu:


    Leyla, örgü yünlerini tutam, tutam alıp, bebeğinin kafasına yapıştıran Meryem'i seyrediyor. Bir kaç yıla kalmadan, bu küçük kız, hayattan çok küçük taleplerde bulunan, hiç kimseye yük olmayan, üzüntülerini, hayal kırıklıklarını, alaya alınan hayallerini hiç kimseye, asla yansıtmayan bir kadın olacak. Bir ırmak yatağındaki kaya gibi, hiç yakınmadan katlanan, zarafeti, vakarı, üzerinden akıp geçen çalkantılar tarafından bozulmayan, şekillenen bir kadın.


    Bir ülke değişmişti, hayatlar, hayaller değişmişti. Okuduğu kitap boğazında kalmıştı. Eğer bir insan evladının hayatını iyiye çeviremiyorsa, çocuğunu aydınlığa çıkaramıyorsa, yaşamanın ne anlamı kalır ki diye düşündü Elif. Hava güneşin kızıl sessizliğinde daha bir soğumuştu. Ağır, ağır yokuşu tırmanmaya başladı.


    Aktör, bugün telefon etmişti, yemeğe çağırmıştı iki gün sonrası için.Telefonunu nereden bulmuştu acaba. Kabul etmişti, neden. Çünkü biriyle konuşmaya, dertlerini paylaşmaya ihtiyacı vardı. Irmak dibinde hiç bir şey olmuyormuş gibi, kendini inkar eden bir kaya olmak istemiyordu.



Zerrin Timuroğlu

22 Şubat 2025

İstanbul

16 Şubat 2025 Pazar

Rüzgar

    Elinde kitabı, omzunda çantası; kitap fuarına giden üst geçitte, kışa girmeden hemen önceki son sıcak güneşin tadını çıkararak ağır ağır yürüyordu. Hafta içinde bir gün seçmişti, hafta sonu çok kalabalık oluyordu. O kalabalıkta kendini, kitap fuarında değil de giyim ya da yiyecek pazarında hissediyordu.

    Aslında kitaplarını böyle geniş, sessiz, tertemiz, hafif klasik müzik çalan; etrafında görevlilerin dolaşmadığı kitapçılardan almayı seviyordu. Uzun uzun kitaplara bakmak, içlerinden birkaçını alıp, arkalarını okumak, onların arasında gezinip, kokularını içine çekmek hoşuna gidiyordu.


    Bugün neden gelmişti peki. Çünkü hiç adeti olmadığı halde bir kitap imzalatmak istiyordu. Bunu düşününce gülümsedi. Kendi kendine, acaba ne yapıyorsun dedi. Tamam hayal kurmayı seviyordu, zaman,zaman abartıyordu hatta. Aman boşver, kime ne zararı var deyip motive etti kendini.


    Gittiği ve uyuyarak rezil olduğu son tiyatro serüveninin üstünden iki hafta geçmişti. Hâlâ, o tanınan aktörün üşenmeden arkasından gelip ona verdiği ‘Uyuyan Güzel’ masal kitabına baktıkça "nasıl oldu bu?" diyordu. Şaka değil gerçekten olmuştu. Niye tuhaflıklar her zaman kendisini bulurdu acaba.


    Merdivenlerden inmeye başladı. "Tabi ki Elif," dedi kendi kendine, "tabi ki seni bulacak. Çünkü sen acayip işler peşindesin. Şimdi yapmaya çalıştığın şeyi arkadaşlarına anlatsan, ne derler, ne düşünürler acaba?"


    Evet gerçekten, ne derlerdi. Çünkü elinde, Turgenyev’in ‘Babalar ve Oğullar’ romanı vardı ve imzalatmaya gidiyordu, Turgenyev’e kitap hakkında sorular sormaya gidiyordu.1818,1883 yılları arasında yaşamış, olmayan bir yazara kitap imzalatmaya gidiyordu.


    Merdivenleri indi, sağa döndü, fuar yerine yürümeye başladı. Birden içi kıyıldı, sabah çok az yemişti. Etrafına bakındı, patates kızartması yiyebileceği yeri gördü, oraya yöneldi. Açık havada yemek istedi, yiyecekleriyle bir küçük masaya oturdu. Kitabını masanın üzerine koydu, bir patates aldı, ayranını yudumladı, etrafı seyre daldı.


    Babalar ve Oğullar, Nihilist Bazarov’un hikayesiydi. Kitabın bir yerinde kahramanlardan biri tarafından tanımı şöyle yapılıyordu: nihil Latince hiç, hiçlik demektir. O halde nihilist hiç bir şeyi

tanımayan anlamına geliyor. Bir başkası,hiçbir şeye saygı göstermeyen de denilebilir diyor. Bazarov’un yakın arkadaşı Arkadiy, savunmak için her şeyi eleştirel açıdan ele alan da diyebiliriz diyor.


    Bu kitabı ilk okuduğunda üzgündü, her zamanki aile sorunları, çıkmazlar. Çaresizliğini boğduğu kitaplar, işte onlardan biri oldu bu kitap. Hatta kitabı bitirdiğinde Bazarov’a aşık olmuştu. Çünkü dünyadaki bütün dertlere boş verebiliyordu.


    Yemeği bitmişti, kalktı, kızdı kendine. "Ah Elif yine görmezden geliyorsun, biliyorsun Bazarov sonunda fena aşık oldu Anna Sergeyevna’ya ve reddedildi. Yani hiçbir şeyi tanımamak görüşü, yüreğinde bozguna uğradı."


    Fuar alanına girdi ve öylesine dolaşmaya başladı. Evden çıkmadan küçük kağıtlar hazırlamıştı, her birinin üzerinde bu kitap üzerine sorular vardı. Örneğin bir sorusunda şöyle diyordu: "Neden böyle bir düşünceye ihtiyaç duyuldu, Nihilist olmak ,bunu anlamak kolay bir şey miydi. Babalar ve Oğullar’la Nihilizm arasındaki bağ neydi. Hiçbir şey sözcüğü, yaşamın herhangi bir yerinde, yaşayan bir canlı için gerçekten hissedilen bir şey olamazdı ki. Bu kitapta, birbirlerini seven, hem oğullarının özgürlüklerine saygılı, hem oğullarına derinden, sevgiyle bağlı iki baba var, Bazarov’un ve Arkadiy’in babaları. Bir babanın oğlunun yetişmesindeki gücü yadsınamaz, ama ben çevremde bunu başaran, oğullarını bir rakip olarak değil de oğlu gibi gören, seven baba görmedim, neden.


    Ve belki de kendince en önemli soru şuydu; bir insanın asla Nihilist olmayı başaramayacağını bilerek, bu yolda umut verecek bu kitabı yazmanız doğru muydu. Sırf bu yüzden Bazarov’un değil ama siz Turgenyev’in Nihilist olduğunuza eminim.


***


    Stantların arasında dolanırken küçük kağıtlarını masalarda kitap imzalamak için oturan yazarların yakınına bırakarak uzaklaşıyordu. Kırmızı kalemle ve büyük harflerle yazmıştı sorularını. Umarım okurlar diyordu içinden. Yirmiye yakın kağıdı bu şekilde dağıttıktan sonra, sıra imzaya gelmişti. Kafasında olmayacak bir plan yapmıştı imza için. Tabiki gerçek yazar yoktu ama bu kitabı yayınlamış her yayınevi, aynı zamanda ona vekalet ediyordu. Yayınevinden birine imzalatacaktı.


    Birden cesaretini kaybetti, saçmaladığını biliyordu zaten, döndü çıkışa yöneldi. Ruhundan bir bizon sürüsü geçmiş gibi parçalanmıştı. Neden yapmıştı ki bunu, o kadar yol, zahmet, saçmalıktı.


    Rüzgar çıkmıştı dışarıda, en sevdiği, hele de böyle dağılmışken. Korku serüvenleri tasarlamak kolaylaşıyordu kafasında, düştüğü boşluğa bir ip merdiven atmıştı rüzgar. Tutundu; ağır ağır tırmandı, çıktı kapıdan, yüzüne çarptı rüzgar. Aferin dedi usulca, kendine gel.


    Tekrar üst geçite yönelirken,biri koluna dokundu,korkuyla döndü,


        -Merhaba,


    Nasıl, şaşkınlıktan sesi çıkmadı, tiyatrodaki aktör, elinde içerde stantlara dağıttığı bütün kağıtları uzatıyordu.


Zerrin Timuroğlu

15 Şubat 2025    İstanbul

8 Şubat 2025 Cumartesi

Uyudum Mu

    Tiyatroya gitmek, tiyatroyu izlemek başlı başına bir güzel serüvendi onun için. Buna karar verdiğinde bileti almasından saatinde tiyatroda olmasına, beklerken o güzel insan uğultusu içinde sıcak bir çay içmesine kadar kendini ayrıcalıklı, böyle üstün, kraliçeler gibi hissederdi.

    Yorgun olduğu bir gündü, işte o kadar koşturmuştu ki bacakları titriyordu. Önceden bilet almamış olsaydı gelmezdi muhtemelen. Elinde kitaplarla dolu ağır çantasıyla ayakta gelmişti otobüste bir de.

    

    Açılmıştı salon, biletine baktı, yerini buldu ve oturdu. O an oturmanın bir mucize olduğuna karar verdi. Vücudu yukarıdan aşağıya koltuğa gömülürken içinde bir rahatlama hissi uyanmıştı. Oyunun başlamasına bir kaç dakika vardı, uyarı zili çalmıştı, çoğunluk salondaydı. Çantasını hemen ayaklarının önüne koymuştu, koltuğu sahneye çok yakındı, ikinci sırada ve ortalardaydı.

    

    Sahnedeki dekorda ikili bir koltuk, tekli bir koltuk bir masa ve etrafında dört sandalye vardı. Bir de masaya yakın yerde bir büfe duruyordu. Yerdeki halı ikili koltukla, teklinin önünde seriliydi. Renkler koyu yeşildi, masa ve büfe ise beyazdı.


    Odanın sol yanındaki kapıdan bir genç kız girdi, koltuğa oturdu. Elinde ufak bir market çantası taşıyordu, çantanın dışına taşmış örgü şişler görünüyordu. Az sonra da yaşlı bir hanım girdi içeriye. Benziyorlardı birbirlerine, anne kızdılar. Kızın gür kestane rengi saçları uzundu ve bir tokayla at kuyruğu yapılmıştı. İnceydi, pürüzsüz teni, kocaman gözleri, kalkık güzel bir burnu vardı. Anne de ikili koltuğa oturdu.


    Kız örgüsünü çıkarmış,dikkatini ona vermişti,anne,


        - Emin misin kızım, dedi,


    Kız başını kaldırmadan cevapladı,


          - Evet anne.


    Anne,


          - Evlilik bu sonra pişman olma da, dedi.


    Anne kızın konuşmalarında bir ritüeli gerçekleştirmenin ötesinde, bir samimiyet yok gibiydi. Birbirlerinin gözlerine bakmadan konuşuyorlardı. Anne, kızının evlenmesini istemiyor gibiydi, ama neden.


    Kız birden örgüsünü bıraktı, yerinden kalktı. Anne,


         - Nereye,

         - Mutfağa dedi kız, çay koymuştum, sen de ister misin.

         - Olur.


    Kız az sonra elinde tepsiyle geldi, tepsiyi masaya bırakıp tekrar odadan çıktı.Tekrar geldiğinde elindeki sehpayı annesinin oturduğu yerin yanına koydu.


     Anne,

        - Bu televizyon ne zaman gelecek tamirden, o olmayınca hiç ses olmuyor evde, sen işteyken sıkılıyorum dedi.

        -Yarın gelecek, sordum, merak etme dedi kız.


    Kızın yaşı otuza yakın gibiydi. Anne,


        - Bak kızım sen yine de iyi düşün, çok uzun olmadı bu gençle tanışalı.


    Kız öfkeyle bıraktı işini koltuğunun yanına,


        - Ne istiyorsun anne ömür boyu evlenmeyeyim, hep seninle mi yaşayayım istiyorsun, benim bir evim, yuvam olmasın mı.

        - Burası senin evin değil mi,

        - Değil tabi dedi kız, ne alınacağına, neyi, nereye koyacağımıza, ne yemek yapılacağına, ne program izleneceğine sen karar vermiyor musun, nasıl benim evim oluyor.


    Anne hep yaptığı gibi susarak acındırıyordu kendisini.


        -Artık beni sal anne, artık beni sal, paran var evin var, elbette evlensem de ilgileneceğim seninle, artık yeter.


    Anne,


        - Ben sadece babanla benim gibi mutlu olmanı istiyorum dedi.


    Sanki o anda odanın ortasına yıldırım düştü, gizli bir kapı açıldı, sanki o anda varlığını o ana kadar bilmedikleri bir buz kütlesi yerleşti odanın ortasına.


    Kız,


        - Babamla senin gibi mi,gerçekten mi. Hala bu masala inanıyor musun. Seni defalarca aldatmış, küçük düşürmüş, bir kez saygı duymamış babamla mutlu bir evlilik yaşadığına hala inanıyor musun.


    Anne,gözlerinde öfkeyle,kızının kesinlikle yalan söylediğine olan inancıyla,


        - Terbiyesiz dedi kızına. Sen ne biliyorsun ki.


***

    Gözlerinin ne zaman kapandığını bilmiyordu. Soğuk otobüslerden ve yoğun iş gününden sonra, oyuncuların muhteşem sesleri ve salonun sıcaklığı ve rahat koltuğa teslim olmuştu.

İçinden direniyordu ama bir türlü başaramıyordu. Oysa o kadar istemişti ki bu oyunu izlemeyi.

Ne kadar süre kapandı gözleri bilmeden, sahneden gelen bağırtıyla açtı gözlerini. Tam karşısında, çok yakışıklı ve muhteşem sesli o bildi oyuncu tam ona bakıyordu. Kızın nişanlısıydı, kıza bu defa vazgeçme, lütfen dirençli ol, kararlı ol diye bağırıyordu ve öfkeyle seyircilere dönmüştü. Birden bana hitap ederek,


        - Siz dedi,siz genç bayan siz olsaydınız ne yapardınız. Annenizin hayatınızı rehin tutmasına izin verir miydiniz.


    Gözlerini açtığına pişman olmuştu, bu kadar insan arasından niye beni seçti ki,u yuduğum için cezalandırıyor dedi, içinden. Hak da veriyordu bir yandan.


        - Evet diye ısrar ediyordu genç, yakışıklı oyuncu, cevap vermediniz.


    Kekeleyerek,sıkılarak,


        - Hayır vermezdim, dedi. Benim annemle aram hiç iyi olmamıştır zaten.


    Bütün salon öfkeyle ona döndü, hepsi küçümseyerek bakıyordu kendisine. O arada sahnedeki genç nişanlının bir oh çeker hali vardı sanki. Alıp veremediği neydi bunun kendisiyle anlayamadı.


***

    Alkış sesleriyle uyandı, herkes ayağa kalkmış biten oyunu alkışlıyorlardı. Rüya içinde rüya görmüştü. İzleyememişti oyunu, o kadar istemişti ama izleyememişti, belki de izlemek istememişti. Bildik şeylere bilinci kapatmıştı kendini.


    Salon boşalmıştı neredeyse, kalktı yerinden, yerden çantasını aldı, o kızıl huzurlu salonu terk ederken arkadan biri omuzuna dokundu, döndü. Gözlerine inanamadı, o genç nişanlı, oyuncu, yüzünde hafif bir gülümsemeyle eline bir kitap tutuşturdu,


        - Bir dahaki sefere dedi, gözden kayboldu, kitaba baktı, Uyuyan Güzel’di.



Zerrin Timuroğlu


8 Şubat 2025

İstanbul


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...