30 Mayıs 2022 Pazartesi

Mektup

        Sen, 

        Bir mektuba böyle başlanır mı tabiki başlanmaz. Uzun uzun düşündüm, örneğin sevgilim mi desem, ya da öğretmenim mi, nefesim desem. Hiçbiri sana anlatmak istediğim şeylerin sanki bir parçasıymış gibi, yazının girişi olmayı hak etmedi.


        Sevgilim demek olmadı çünkü ilişkimiz ne sarılmayı ne gözünde saklanmayı yaşamadı. Her elimi uzattığımda elim gözlerine giden aşılmaz tepelerde kayboldu. Sen beni hiç sevmedin.


        Nefesim dedim sana bir kez, yani gidersen ölürüm demek istedim, soluksuz kalırım, yaşayamam demek istedim, sen, sanki en sıradan bir şey söylemişim gibi baktın bana, hiç heyecan duymadan, hiç mutluluk nehirleri akıtmadan gözlerime.


        Doktorun eski eşim olduğunu söylemedim çünkü seni sandığından iyi tanıyorum, nasıl bir büyücü olduğunu biliyorum, bir anda nasıl ortadan kaybolabileceğini biliyorum.


        Sen, aslında benim aşık olmayı isteyeceğim son kişiydin .Hayatın çok zor geçmiş, bu çok açık. Kapanmamış yaraların, geçen uzun yılların o yaraların üzerini örtmesine, belki kabuk bağlamasına izin vermemişsin ya da verememişsin. 


        Çok bencilsin, okurken içten içe yazdığım her şeye itiraz ettiğini ve yazdığım her şeye yine de çaresizce hak verdiğini biliyorum, çünkü çok zekisin, ve zeka insana o kadar da dost değil, unutmakla kavgalı ve yenilmesi imkansız.


        Evet doktoru hiç sevmedin mi diye geçiyor aklından şu anda ve niye ayrıldığımızı öğrenmek için delice bir merak içindesin. Sevmedim, onunla evlenmemin ailesel zorunlulukları vardı. Ailelerimiz çok yakın dosttu. Doktorun anne, babası ve kardeşi bir trafik kazasında ölünce, ailem onu ve servetini koruma altına almak için benim onunla evlenmemi istedi.


        Hayır deseydin diyorsun tabi, insan sevmediği biriyle evlenir mi, demek sen de düşünüyormuşsun diyorsun, haklısın. Yani hayır demeliydim, ama o kadar çaresiz ve tek başına kalmıştı ki yapamadım, kabul ettim.


        Seni tanıyıncaya kadar sevmenin, aşık olmanın varlığını hiç hissetmemiştim. Tuhaftı, çalışırken sen, yürürken sen, yemek yerken, hatta uykudayken sen. Bir ilkbahar başlangıcında her yerdeki karınca yuvaları gibi dağıldın bütün yaşamıma, nasıl yaptın bunu ve ben niye engel olamadım buna, bilmiyorum.


        İlk kez çalıştığın okulda bir görüşme için geldiğimde gördüm seni, kalabalığın içinde uzaktaydın biraz, biriyle konuşuyordun. Döndün bir ara benim olduğum tarafa, gözlerimiz buluştu ama hiç önemsemedin belki farkında bile değildin.


        Ne olduğunu bilmiyorum bu kadar kısa bir anda, daha önce hiç görmediğim birinin yüreğime diktiği dağların altında kaldım, şaşırarak, korkarak.Artık bu gözlerden uzak kalamazdım.Çok saçma demesen de kuşku içindesin şu anda biliyorum çünkü sen masalları çok seversin ama masallara hiç inanmazsın.


        Geçmişine gidip masallarını gömenleri doğduklarına pişman etmek istiyorum, geçmişinden elini tutup seni kurtarmak istiyorum.


        Doktorla yapamayacağımı evlendikten bir iki hafta sonra anladım. İçim kupkuru olmuştu sanki gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı, yağmur bekleniyordu ama yağmıyordu, günlerce, aylarca, yıllarca yağmıyordu. Ayrıldım, zor bir süreçti. Ama yine onunla ilgileneceğime dair aileme söz verdim. Bu yüzden sen bizi yan yana görüyordun.


        Seni kaçırdığında her şey bitti benim için o kadar korktum ki seni bir daha görememekten. Denizde yüzerken çevrede yemyeşil ormanları seyrederek, mavi sulara sırt üstü uzanmış, süzülen kuşlara selam söylerken sanki bütün sular çekildi bir anda, denizin dibinde, çamurda kalakalmışım gibiydi hissettiğim.


        Sen, 


        Söyleyeceklerim bitmedi daha çok şey anlatacağım sana. Eğer bu yazdıklarımı okuyorsan, her bir sözcüğün, sırayla önünde eğildiğini, saygıda kusur etmediklerini de görürsün.


        Biliyorum seviyorsun Murathan Mungan'ı, onun dizeleriyle hoşça kal, yine yazacağım mutlaka.


     bizi yola çıkaran ne varsa 

     yol üzerindedir, öyledir sanıyorduk,

     geleceği seçmeye çalışıyordu kısılmış gözlerimiz

     adasız denizlerin ufkunda.


***

        Korkuyla sinmişken yerde, arkadaşı aradı telefonla, kapıda olduklarını söyledi. Koşarak gidip, açtı. Arkadaşı iki polis memuruyla gelmişti. Polisler, kapıyı çalanın doktor kadın olamayacağını söylediler, o şu anda gözetim altında dediler.


        Ama o kadar benziyordu ki dedi onlara. Binanın girişindeki kamera kayıtlarını incelediler. Gerçekten de gelen, komşulardan biriydi, tabakla bir şey getirmiş, kapı açılmayınca dönüp, gitmişti.


        Arkadaşından da, polislerden de özür diledi.Arkadaşını işinden etmişti. Yine dönecekti gerçi.


        Onlar gittikten bir yirmi dakika sonra zil çaldı, gitti çekinmeden açtı kapıyı, bir çocuk elindeki mektubu uzatıyordu.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022






    


27 Mayıs 2022 Cuma

Yüreğimize Kurulan Kamp

        Kitaplar, filmler, tiyatro, resim, heykel sanatın bir çok hali anlatır bize sevgiyi ve aşkı. Tabi her duyguyu. Ama biz insanları hayata bağlayan, sevgi ve aşktır. Yani, hayatta tutan demiyorum dikkat ederseniz. Bütün canlılar hayatta kalmak için ne yapmaları gerekiyorsa yaparlar ama hayata sevgiyle bağlı değillerdir, ölülerinin arkasından ağıt yakmazlar. Pişman olmazlar, duygularına kapılıp hatayı tekrarlamazlar.

        Özür dilemezler mesela, mizah yapmazlar, ne gülmeyi ne güldürmeyi bilirler. Bir aslanın bir ceylanı parçalarken, bu sahneye yüklediğimiz vahşilik tanımı tamamiyle biz insanlara aittir.


        Gece uzundu, arkadaşının eşi mutfaktaydı hala, arkadaşı da bir iki kez yatak odasından, uyanıp ona bakmaya gelmişti. Usulca üstüne eğilip nefesini dinlerken arkadaşı, kendisi uyur numarası yapmıştı.


        Kendine kızmalı mıydı, kaderine küsmeli miydi, unutup geçmişe gömmeli miydi olanı biteni bilemiyordu. Kendisini nasıl bu duruma düşürmüştü. Belirli bir yaşa gelmişti ama hiç tecrübesi yoktu kadın, erkek ilişkisi üzerine. Olmamıştı işte, güzel değildi, zengin değildi, cazibeli değildi ve aklı hiçbir zaman sadece aşk işlerine çalışmamıştı. Hep daha önemli, yaşamsal olaylar vardı hayatında.


        Mutfaktan, ocağın üstünde kaynayan çayın huzurlu sesi geliyordu. Çocukluğunda, sobanın üstünde her daim duran, çaydanlığın sesi gibi, erkenden yakılan kuzinenin küçük gözünden göz kırpıp duran alevlerin neşesi gibi, rahatlatıyordu bu ses onu. Yorganın altından hiç çıkmak istemezdi, yanan odunların kokusunda odaya yerleşen ormanın, ağaçların gölgesinde şırıl, şırıl akan dereyle sohbetini dinlerdi.


        Duyuyordu, arkadaşının eşi arada biriyle fısır, fısır  telefonla konuşuyordu, tahmin ediyordu, sert adam arıyordu kesin.


        Bizler nereden öğreniyoruz aşkı, sevdayı, nerden tanımlar uyduruyoruz. Evet hissediyoruz ama ya kelimelere dökmek, fırça darbelerine teslim etmek aşkı  ya da notalara. Hele kitaplar, hele filmler. Beyaz perdede aşkla bakan oyuncuların gözlerini ödünç kullanmayan var mıdır, okuduğumuz kitaplardaki aşk cümlelerini rehin almayan. Büyüklerimizin kendi aşk hikayelerini dinlerken ki merakımız, hep sonu güzel bitmiştir diye dinlediklerimiz.


        Gün henüz ışımışken kalktı, giyindi. Arkadaşı hala uyuyordu. Eşi de mutfak masasına kollarını kavuşturmuş, başını kollarının üstüne koyup uyumuştu. Omuzlarında ince bir pike örtülüydü.


        Gidip yakındaki fırından ekmek almak istedi. Hala güçsüz hissediyordu kendini ama yine de gidecekti. Böyle korkuyla yaşayamazdı. Cüzdanını aldı, sessizce açtı kapıyı, aynı özenle kapattı, elindeki anahtardan biraz gürültü çıkmıştı.


        Merdivenleri indi, sokağa adımını attığında anladı ki, bir şey değişmişti. Kendini yeniden tanıması gerekecekti, hissettiği ürpertiden, yüreğine kamp kurmuş kuşku izcilerinden daha önce haberi yoktu. Yaklaşık iki yüz metre ilerde, sağ tarafta bulunan fırına doğru yürürken, arada arkasına bakıyordu korkuyla. Bir anda ortadan yok olmak, bir daha bu sokağı görmemek, bir daha o eve girmemek istedi, o kadar çok istedi ki ağlamaya başladı.


    - Bir dakika,


        Sesi duyduğu anda dolaptaki bütün cam bardaklar ortalığa saçıldı, biri bile sağlam kalmadı.


    - Lütfen, bir dakika, yanına gelmişti sert adam, gece boyunca evin önünde, arabada beklemiş olmalıydı. 


        Durdu, ona bakmadan,


    - Bir daha asla ama asla benimle konuşmayın, yanıma gelmeyin, aramayın, sormayın dedi. Kendi sesindeki, kararlılığa, gizli öfkeye ve belki biraz nefrete şaşırdı.


    - Yapma, onun kazanmasına izin verme dedi. Üzgündü belli, yenilmişti, yorgundu sert adam. Durduğu yerden konuşurken yanından yelelerini uçura, uçura neşeyle geçen atlara bakıyordu , umudunu vermek istiyordu onların yanına. Daldırıyordu ellerini cebine, daldırıyordu ama bir damla bile umut bulamıyordu.


        Tekrar fırına doğru yürümeye başladığında arkasından gelmediğini gördü. Yüreğinden bir şey kopmuştu, ne olduğunu bilmiyordu, canı acıyordu, hıçkırıklarına sözünü dinletmişti ama yaşlar, yaşlar çılgınlar gibi akıyorlardı. 


        Anahtarı kilide takıp çevirdi. Kapı açılır açılmaz arkadaşını gördü, merakla bakıyordu ona,


    - Nereye gittin, merak ettik, dedi.


    - Fırına, biraz yürümek istedim. 


        Arkadaşı ve eşi çıkmak üzereydiler,


    - Biz şimdi işe gideceğiz, öncesinde eve uğrayıp üstümüzü değiştirelim. Akşam burdayız, bir şey istediğinde hemen arıyorsun tamam mı arkadaşım.


    - Her şey için çok teşekkür ederim, Barış sana da, çok yoruldunuz.


    - Biz  her zaman yanındayız, teşekküre gerek yok biz kardeşiz, elbette burada olacağız dedi, Barış, görüşürüz,kapıyı mutlaka kilitle ama.


    - Tamam, iyi işler.


        Onlar çıkınca, mutfağa geçti, aldığı ekmeleri masaya koydu, masada hazırlanmış kahvaltının başına oturmadan ellerini yıkadı. Telefonu nerelerdeydi acaba, odalara bakındı, yatak odasında komidinin üzerinde buldu. Tekrar mutfağa gidip, kendine çay doldurdu, masaya oturdu. O sırada telefonu çaldı, tanımadı numarayı, belki polislerdir filan diye açtı,


    - Alo, alo,


        Ses yoktu, sert adam olmalıydı, başka bir telefondan arıyordu herhalde, kapattı. Tekrar çaldı, yine açtı, yine ses yoktu. Sesisini kapattı telefonun, dolaplardan birinin içine koydu, kahvaltı etmeye başladı.


        Televizyonu da açmıştı mutfakta, haberlere bakıyordu çayını içerken. Bir başka konuya ihtiyacı vardı bir yabancı darbeye kendisiyle ilgisi olmayan.


        Kapı çaldı, bir an kalakaldı, en son kapı çaldığında yaşadıklarını hatırlayınca yerinden kalkamadı. Gerçi arkadaşı, doktor kadının tutuklandığını söylemişti ama korktu yine de.


        Her kimse ısrarla çalıyordu, kalktı, tam açacakken, kapının dürbününden bakmak istedi ve baktı. Dehşetle irkildi, sırtını kapıya dayayıp, sessizce bekledi, doktor kadının nefesini duyuyordu kapının arkasında. Nasıl çıkmıştı hapisten, nasıl gelmişti buraya tekrar, nasıl.


        Eğildi, sürüne, sürüne mutfağa gitti, dolaba bıraktığı telefonu aldı, arkadaşına mesaj yazdı. Arkadaşı hemen cevap verdi, polisi arayacağını yazdı, kendisi de  gelecekti.


        Çalmıyordu artık kapı ama gidip dürbünden bakmaya korkuyordu, mutfakta öylece ayakta duruyordu.


        Sevgi mi bu, inat mı, içindeki kötülüğe giydirdiği bir kılıf mı, neydi bu doktorun derdi ve neden sert adam böyle bir deliyle okuldaki pek çok etkinliğe katılmıştı.


    yazın bittiği her yerde söylenir

    söylenmeyen şeyler kalır geriye


    ve sonra hiçbir şey olmamış gibi

    ağır, usul bir hazırlık başlar

    uykuya benzer yeni bir mevsime

                            M.M




ZERRİN TİMUROĞLU

2022


25 Mayıs 2022 Çarşamba

Kuruyan Nehirler

        Kişilik alınyazısıdır (character is destiny). Doğru değildir bu bence. Doğru olan, kişiliğimizi oluşturan, doğup, büyüdüğümüz ortamdır, kaderimiz bu ortamdır.

        Söze doğrudan kişilik diye başlayınca, sanki anatomik yapımız gibi, doğarken bütünüyle bize verilmiş bir özellik gibi anlaşılır. Oysa, kişilik belirli bir süreçte oluşur, zaman alır ve kemikleşene kadar biraz da olsa değişme şansı vardır.


        Kocaman bir kazanın başında, elimizde büyük bir tahta kaşık, kazanın içi dolu ama neyle dolu, habire karıştırıyoruz, habire bir şeyler koyup içine, karıştırıyoruz. Kaynamaya başlıyor, bırakıyoruz. Bu yaptığımız yemeğin bir adı var, ya biz veriyoruz bu adı ya da nasılsa eskiden bildiğimiz bir kelime.


        Mutfaktan salona gizlice giren ve odanın belirli yerlerinde siperler kazan ışık ve çok usulca duyulan televizyonun sesi. Gözlerini kapatmıştı öğretmen, arada açıp, bu gizli ışık istilasına bakıyor, mutfaktan arada bir gelen, bankacı arkadaşının eşinin çıkardığı tıkırtıları dinleyip uyumaya çalışıyordu.


        İyi ki bu akşam burda kalmışlardı arkadaşı ve eşi. Yalnızlık bu gece, demir külçelerin içine hapsedilmişti, çıkaramıyordu bir türlü, hafifletemiyordu, gözünden akan yaşı durduramıyordu. Ve hatta niye ağladığını bile bilmiyordu.


        Doktorun adamları evinden kendisini kaçırdıktan bir süre sonra, karanlık, izbe bir bodrum katında açmıştı gözlerini. Tanımadığı iki adam vardı ve kendisini bileklerinden, kocaman bir su borusuna bağlamışlardı.


        Kısa bir zaman sonra, doktor kadın geldi, yüzünde tuhaf bir bilmece, karşısında öylece durdu biraz. Yüzündeki bilmeceden habersizdi sanırım ya da bilip, gizleme çabası vardı. Bakışlarına, binlerce kişilik bir ordunun karşısında, tek başına, atının üzerinde durmaya çalışan bir meydan okuma yerleştirmeye çalışıyordu.


    - Sen kendini ne sanıyorsun, öyle bir adamın senin gibi çirkin, vizyonsuz birini önemsediğini mi düşlüyorsun. Kimsin sen.


        Kollarım, koltuk altlarımdan yukarı çekiliyordu, ayakta durmaktan perişandı bacaklarım. Beni kaçırırken kullandıkları ilacın etkisi de tam olarak geçmemişti. Cevap vermeye çalışıyordu ama dili dönmüyordu. Dönse, söyleyecekti,


        Kimseyi zorla kendine aşık edemezsin diyecekti. Sen hastasın, tedavi görmelisin diyecekti, bu saplantıyla hayatını mahvetme, bana zarar verme diyecekti. 


    - Vazgeçeceksin ondan, hemen, bunu yaparken beni suçlamayacaksın, anladın mı diye bağırdı. Yoksa seni mahvederim, bağırıyordu.


        Yüzüne bakmaya çalıştım, hem doktor, hem güzel hem zengin, belliydi zengin olduğu. Zenginlerin gözlerinde bizim gibi emeği ile geçinen insanlardan farklı bir güven duygusu vardır. Hiçbir şeye ikinci kez bakmazlar, alıp almamaktan kaygılanmazlar, kılı kırk yarmazlar en ucuzu, en iyisini alayım derken.


    - O benim kocam, anlaşıldı mı. Tam yüzümün yakında bağırarak söylemişti bunu.


    - Seneler olmuş ayrılalı, değil mi. Zorlukla kurmuştu bu cümleyi,


    - Asla ayrılmadık, ayrılmayacağız, resmen öyle diyorlar ama o benden vazgeçmez, hiç vazgeçmez.


        En son cümleyi söylerken, yüzünden lav dereleri akıyor gibiydi, eğer onu gerçekten kaybettiğine inanırsa, en kötü şeyi kolayca yapardı. Kendi hayatından vazgeçmiş biri vardı karşısında. Hiç sağlıklı düşünemiyordu, belliydi.


         Aniden yüzüne kuvvetli bir tokat attı. Artık, kazanmaya çalıştığı savaşın çoktan kaybedilmiş olduğunu anlayan zeki bir insandı.


        Yüzüne öyle bir nefretle bakmış olmalıydı ki, kısacık bir an da olsa bu onu korkuttu.


        Doktor kadına demek isterdi ki, merak etme sert adamla artık asla bir araya gelmem, ama sen istediğin için değil, senin nasıl bir zorba, karaktersiz olduğunu bile, bile seninle zaman, zaman bir araya gelip, iş yaptığı için.


        Ona demek isterdi ki ben hiç şakadan anlamam. Ben hiç bağışlamam. Bununla övünmüyorum sadece kendimi tanıyorum, içimdeki denize ulaşmadan kuruyan  o kadar çok nehir var ki. Ben onları suya kavuşturamadım, gücüm yetmedi buna.


        Bunları düşünürken birden bodrumun kapısı  savrulup, açıldı, sert adamın öfkeli sesi çınlattı orayı. O kadar bağırıyordu ki doktor kadın bir köşeye sinmişti. Biraz önce atıp, tutan o zalim kadın yok olmuş, mağduru oynayan bir zavallıya dönüşmüştü. Ancak sert adam buna hiç aldırmadı, kendisi ile bodruma doluşan adamlarına, doktoru alıp, polise teslim etmelerini söyledi. Hemen yanına gelip iplerini çözdü ve kucakladığı gibi dışarıya taşıdı. Polislerle konuştu, kendi arabasına yerleştirdi onu. O kadar zayıftı ki gücü buna itiraz edemedi. Sert adamın arabasına binerken, polis arabasında oturan, deli bakışlarıyla yeni planlar kurduğuna emin olduğu doktora baktı.


        Eve doğru yola çıktıklarında, gözlerini kapattı, çok tuhaf hissediyordu kendini, uykuya dalıp gitmeden, Murathan Mungan’ın dizelerini mırıldandı sessizce, içinden,


       gün ışığıyla yıkanmış küskün bir yıldız

                               gibi akıp geçtin

       sessizliğimizin üstünden

       

       oyalanacak bir şey bile bırakmadın

       

       tozlanmış, dalgın bakışlarımıza.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022


18 Mayıs 2022 Çarşamba

Işık Açık Kalsın

        Büyük bir pişmanlıktır bazen yazılmış mektuplar. Siz bambaşka niyetlerle yazmışmışsınızdır, başkaları cehaletleri ile bambaşka çözmüşlerdir yazılanları.

        Kağıda dökülmüş sözcükleri, başka insanların kötü soslarına batmış görünce, duyunca, bir kitabı okuyup anlamanın, okullar bitirmenin çok ötesinde, derin bir duyarlılık olduğunu düşünürsünüz.


        Oysa, eğitimin de, öğretimin de bir insanda yarattığı en önemli gelişme, okuduğunu doğru anlama, anladığını doğru yorumlama olmalıdır. Bundan daha önemli ne olabilir ki. Milyarlarca insan bir arada yaşıyoruz, bu kargaşayı yönetecek, sakinliğe ulaştıracak tek şey birbirimizi doğru anlamamız değil midir.


        Her desteklediğimiz şeyi  sevmiş olmayız, sadece olması gerektiğine inandığımız için de destekleriz bazen.Yani yılanların da yaşamaya  hakkı vardır diye yazmışsanız birgün aklınıza gelip de, bu yılanları seviyorsunuz anlamına gelmez, bir hakkı savunmanız anlamındadır.


***


        Öğretmenin evinde, bankacı arkadaşı, eşi ve polisler vardı. Bankacı, arkadaşının, mutfak masasında, yazarken yarım bıraktığı yazılarını okuyordu. Gene derin konulara dalmış diye düşündü. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Neredeyse iki gün geçmişti arkadaşının kaçırılışının üzerinden. Ne doktor kadından ne onun adamlarından ne öğretmenden bir iz yoktu. Öğretmenin kaçırıldığı gece, komşuların görüp, plakasını verdikleri araba yarım saat sonra, kasabanın çıkışında terkedilmiş olarak bulunmuştu.


        Sert adam da ortalıkta görünmüyordu. Bir kez eve uğramıştı polislerle birlikte sonra o da kaybolmuştu sanki. Korkunç görünüyordu eve uğradığında, telaş, korku, merak, keder çığları düşüyordu çevresine her yerinden.


        Birden polislere gelen bir telefonla hareketlendi ortalık, hepsi birden sokağa koşup arabalara bindiler, hızla uzaklaştılar. Bankacı ve eşi, ne oluyor diye sordularsa da bir cevap alamadılar. Endişe ile beklemeye koyuldular.


        Zaman dediğimiz yani bizim yarattığımız, yani hayatı anlamlandıralım diye, aya, güneşe bakıp sanal bölmelerle ayırdığımız bir garip oyun gibi.


        Bir şey beklerken bize inat hiç geçmeyen zaman. Polislerin gitmesinden iki saat sonra, kapı çaldı. Arkadaşı kaçırıldığından beri, bankacı eşi ile birlikte onun evinde kalıyorlardı. Sanki o zaman daha çabuk geri gelecekti.


        Televizyonu açmışlardı, çok sessiz haberleri izliyorlardı. Kapı çaldı, Barış açmaya gitti, az sonra bir çığlık yükseldi, bankacı, eşinin ve sert adamın kollarına girip, yürümesine yardım ettikleri öğretmeni görünce donup kaldı. O kadar şaşkındı ki ayağa bile kalkmamıştı, acaba düş mü görüyordu ama değildi. Fırladı yerinden, gidip arkadaşına sıkı, sıkı sarıldı. 


        İki günde zayıflamıştı öğretmen, hafifçe gülümsedi arkadaşına, zorlukla kulağına eğildi,


    - Lütfen onu buradan gönder, onu görmek istemiyorum dedi.


        Bankacı, sert adama baktı, o da anlamıştı, çok üzgündü, kalmak istiyordu belli ama bunun şu an olamayacağı çok açıktı. Bankacı,


    - Lütfen, dedi.


        Kolunu bıraktı öğretmenin, yüzünde binbir bilmecenin çözümsüzlüğü, çaresizliği arkasını dönüp gitti. 


    - Şimdi bir duş almak ister misin arkadaşım sonra yatarsın, olur mu.


    - Olur, dedi öğretmen, banyoya kadar yardım etti arkadaşına, kapıda bekledi düşer, filan diye, çıkınca, salondaki, kanepeye götürdü, oturttu öğretmeni. Sıcak, limonlu bir çay tutuşturdu eline o da itiraz etmeden aldı, dalgın, dalgın yudumlamaya başladı.


        Bankacının eşi onları yalnız bırakmak için mutfağa geçmişti. Bankacı ne olup bittiğini öğrenmek istiyordu ama bu gece öğretmenin dinlenmesi gerekiyordu. Sanki cismi vardı belki, ruhu kayıptı. Gözlerinde büyük bir öfke, pişmanlık ve uğradığı haksızlığın üzüntüsü vardı.


        Çayını bitirince, kanepeye, ana rahmine kıvrılır gibi kıvrılıp yattı, Üstünü örttü arkadaşı, salonun ışığını söndürdü, televizyonu kapatmadı, sesi çok çok az açık, bıraktı. Kendini yalnız hissetmesin istiyordu öğretmenin. Kendisi de mutfağa, eşinin yanına geçti.


    - Nasıl bir deliymiş bu doktor, dedi eşi fısıltıyla.


    - Gerçekten öyle, neyse çok şükür, sağ salim geldi, bir de ne olduğunu anlayabilsek, korkuyorum sormaya. 


    - Ben konuştum az önce telefonla, durumu iyi sadece biraz sarsılmış. Buraya gelmeden hastaneye gitmişler, baştan, ayağa kontrolden geçmiş, polis raporu için de gerekliymiş bu. Ruhsal çöküntü haricinde hiç bir fiziksel zarar görmemiş.


    - Çok sevindim.Sert adamla mı konuştun,


    - Hayır, bir öğrenci velim var komiser, sağolsun öğrendi, bilgi verdi bana. Sen de çok yoruldun, yat ben beklerim gece.


        Minnetle baktı eşine bankacı,


    - Bir şey olursa, uyandır tamam mı,


    - Merak etme, zaten sert adam her yarım saatte mesaj yazıp durumunu soruyor, uyutmaz beni o.


    - Bakalım affedilecek mi, hiç sanmıyorum ben. İyi geceler, bir ara nöbeti devralırım ben.


        Arkadaşının yatak odasına gitti, uzandı yatağa, başucundaki ışığı yaktı, bu gece karanlık örtülmeliydi ışıkla, açıkta olmalıydı her şey, meydan okumalıydı uçurumlara.


        Murathan Mungan’ın dizelerindeki gibi,


      Toz yalnızca toz zaman

      geçiyor içimizden

      adılını mırıldana mırıldana



ZERRİN TİMUROĞLU

2022

15 Mayıs 2022 Pazar

Cankurtaran

        Albert Camus’a göre, felsefede sorunların en önemlisi, yaşamaya değer mi yoksa değmez mi sorusuna bir yanıt verebilmektir. Ve biz insanların, bu cümleyle bütünleşmiş cevaplarımız hazırdır aslında.

        Kimimiz yaşamayı bizim için değerli kılan insanların yokluğunda hayatı tamamen değersiz bulur, kimimiz ideallerimiz olmazsa hayatı değersiz bulur, kimi parayla  değerlendirir hayatını kimi sevgiyle, kimi mücadeleyle kimi suskunluğunun tembelliğinde.


        Bazen de intikamlar kimi insanlar için hayatı değerli kılar, o intikamı almazsa her şey hiç olur gözünde. Ağırdır bu, çok ağırdır ve kişinin yaşamını mahveder. Hamlet’te böyledir mesela, amcasından intikam almak, Hamlet’in gözünde hayatı tekrar değerli kılacak tek şeydir. Ama düşündüğü gibi olmaz çünkü hayat bize pek söz hakkı tanımaz hatta kahkahalarla güler halimize çoğu zaman.


        Hem mutfakta yemek yapıyor hem bunları düşünüyordu. Akşam, doktor kadının gözlerinde gördüğü nefret korkutmuştu onu. Öylesine bir anlık öfke değildi, neydi kadının derdi, ayrıldığı kocasının hala niye peşindeydi ve sert adam niye bu kadar hoşgörülüydü.


        Sert adam iki yıl önce ayrıldıklarını söylemişti ama hala onunla okullarda etkinliklere katılması, kendisine hastalık derecesinde bağlı doktora umut veriyordu. Peki neden yapıyordu bunu. Ya doktorun ailesinden korkuyordu, ya finans bakımından ona bağımlıydı ya da hala bir şeyler hissediyordu ona karşı.


        Çorbayı, dibini tutmaması için sürekli karıştırması gerekiyordu. Kaynamak üzereydi, kaynarsa karıştırmasına gerek kalmayacaktı. Güneşin batmasına zaman vardı daha ama gücünü kaybetmişti. Balkon kapısı açıktı. Tül salınırken kendi halinde mırıldanıyor gibiydi, sanki bu kadar akıllısın da neden hala bitirmiyorsun bu ilişkiyi der gibiydi.


        Bir denize girmişsen ve epeyce uzaklaşmışsan kıyıdan geriye dönmek zaman istiyordu. Yüreği akmıştı sert adama ve ömründe ilk kez bir erkeği bu kadar çok düşünmüştü. Şimdi gördüğü bütün yanlışlarla, duyduğu kederle gözü kıyıyı arıyordu.


        Çok uzaktaydı huzurlu kumsallar. Nasıl bu kadar dikkatsiz davranmıştı, nasıl kıyıdan bu kadar uzaklaşmıştı. Ne bir kayık vardı etrafta, ne bir cankurtaran yeleği vardı sırtında.


        Yüzmekten yorulmuştu, git gide uyuşuyordu eli, ayağı. Sırt üstü döndü, kıyıya doğru bir süre böyle yüzmeliydi, hem daha az yorucu, hem daha hızlıydı.


        Çorbayı kaynamaya bıraktı, kızarttığı patateslerle biberlerin üzerine sarımsaklı yoğurt döktü, ekmeği kesip sepete dizdi. Balkonda hazırladığı masaya götürdü onları. Telefon çaldı, sert adam arıyordu. Garipsedi hissettiğini, korkmuştu biraz. Sevinmemişti eskisi gibi aradığına, tuhaftı.


    - Merhaba,


    - Merhaba, dedi. O denizinden kıyıya asla çıkamazsın bunu aklından bile geçirme dedi.


        Şaşkınlıktan dona kaldı, beynine kamera filan mı taktırmıştı, nasıl yani. Devam etti,


    - Sen şimdi ne düşündüğümü ne biliyor diye şaşkınsın ama hiç şaşma, ne demiştim, sen benim nefesimsin. Ne hissettiğini, ne düşündüğünü çok iyi biliyorum, o kıyıya asla tek başına çıkmana, bensiz izin vermeyeceğim, anlaştık mı.


        Söyleyecek bir söz bulamıyordum. O sırada kapı çaldı, o da duymuştu,


    - Hadi kapıya bak ama lütfen telefonu kapama sana söylemem gereken bir şey var.


        Elimde telefon kapıyı açtım, bir anda her yer kapkaranlık oldu, elimden düşen telefondan, sert adamın korku dolu, çaresiz, telaşlı haykırışını duydum ve kayboldu her şey.


        Bir varmış bir yokmuş, develer tellal iken pireler berber iken ülkelerin birinde bir kötü cadı varmış, bütün mutlulukları derin kuyularda kaybeden, bütün gülüşleri susturan, ışığı hiç sevmeyen bir cadı. 


        Şimdi o cadıyı bulmak gerekiyor, o cadının elinden bir kızı kurtarmak gerekiyor yoksa bir adam için hayatın artık hiç bir anlamı kalmayacak, bu vazgeçemeyenlerin kör düğümünü kim çözecek.


        Öğretmenin evinin önünde, arka koltuklarına uzattıkları baygın öğretmenle bindikleri arabayla, hızla uzaklaşan iki adamı gördü çevredekiler. Ne oldu öğretmene bir şey mi oldu diye koştular ama yetişemediler.


        Denizde, sırt üstü yüzüyordu hala ama sanki artık kıyıdan daha da uzaklaşıyor gibiydi.



ZERRİN TİMUROĞLU

2022

13 Mayıs 2022 Cuma

Süvariler

        Üniversite yıllarımda her zaman yanımda taşıdığım bir kitap olurdu ve en çok da ‘Shakespeare ve Hamlet, Sn. Prof. Dr. Mina Urgan’ın kitabı. Bir röportajında okumuştum o yıllarda, sıradan insanlar neden benim bu kitabımı alıyorlar, demişti, ne anlıyorlar, sonuçta bir ders kitabı niteliğindeydi. Yani Hamlet’i okuyabilirler, Hırçın Kızı okuyabilirler, Kral Lear’ı okuyabilirler ama benim bu kitabım bütün bu eserlerin bilimsel incelemesidir demişti. Tam, aynı, bu cümleler olmasa da içeriği  buydu. Ama ben Shakespeare’i bu kitapla sevmiştim, anlamıştım hayatla bağını ve eserleri ile her duyguya kurduğu tuzakları bu kitapla öğrenmiştim, her zamanda, her insanın duygularına nasıl tercüman olduğuna bu kitapla tanık olmuştum.

        Kader elimizi bir an olsun bırakmaz, bir an olsun aman vermez. Şansın varsa kaderin seni mecbur bıraktığı yolda güle, oynaya tamamlarsın ömrünü, şansı hiç tanımadıysan, nefes nefese her gün koşturursun her gün ve ellerin hep bomboş kalır. Dolsa da acıyla, yoklukla, yoksullukla dolar ki, yüzün hiç gülmez.


        Umut etmek ve daha sonra boş yere umutlandığını anlamak en acı hayal kırıklığıdır. Öyle çabuk alışılır ki güzel şeylere yüreğin, hafifler birden, gülümsersin yerli, yersiz, insanlar daha bir iyi görünür gözüne. Sonsuz yeşilliklerin, sonsuz maviliğe halı gibi serildiği yerlerde koşarsın alabildiğince.Her canlının sadece doğumunu bilirsin, sadece sevincini.


        Tekrar, her umudun boş olduğunu anlaman, parçalar kalbini, nefesin tıkanıp kalır sanki içinde.


        Otobüs iki saattir yoldaydı, ikramlarını yapmışlardı hostesler, ışıklar kapatılmıştı. Yolcuların çoğu uyuma moduna geçmişti bile. Tekli koltuklardan birindeydi. Sert adam görünmemişti ortalarda, bu kez, o da işin ciddiyetini anlamıştı galiba. Bir gariplik hissetmişti ama otobüse binerken, müthiş bir yalnızlık, bu kadar alıştığını fark etmek üzmüştü kendisini. Çaktırmadan telefonuna bakıyordu bir mesaj yazmış mıdır diye, kimden gizleniyordu onu da bilmiyordu. Nefret ediyordu birine bağlanmaktan.


        Atıp tutmakla olmuyordu işte bazen, duygularına göğüs germek, acı çekmekten kurtulmak mümkün olmuyordu işte. Elinde olsa o an otobüsten inip, koşa, koşa onu arar bulurdu ve sorunlara boş verelim derdi. Yapabilirdi de sonuç ne olurdu. Gizlemişti işte evlenip, ayrılmış olduğunu, samimi sohbetler yapmışlardı birbirleri ile, okullarda birlikte seminerler vermişlerdi, birbirlerinin gözlerine bakmışlardı çekinmeden, yani doktorla, sert adamın arasında hala bitmemiş şeyler vardı. Bunu bilerek, bunu hissederek ne bekleyebilirdi bu ilişkiden.


        Çoğu kadın için bu bir meydan muharebesine döndürülebilirdi, bir güç gösterisi yaşanabilirdi ama kendisi için öyle değildi. Çünkü, inanıyordu ki gözü kapalı güvenemediği bir sevgiye asla ömrünü emanet edemezdi, kendini kör kuyularda da bulsa sadece kendisini sevmeyen hiç bir ele, uzatmazdı elini o kuyudan.


***


        Tatil neredeyse bitmek üzereydi. İki ay su gibi akmıştı. Kasabaya tekrar dönme fikri çok can sıkıcıydı. Hiç aramamıştı sert adam, ne telefon etmişti, ne karşısına çıkmıştı birden. Anlaşılan hayatından memnundu. 


        Arkadaşı balayından döndükten sonra aramıştı telefonla ama ne kendisi sormuştu ona, sert adamı gördün mü diye, ne arkadaşı tek sözcük etmişti onun hakkında. Bir şeyler biliyor  ama kendisini üzer diye söylemiyor gibiydi.Telefonu çaldı, arkadaşı arıyordu,


    - Merhaba nasılsın,


    - İyiyim, sen nasılsın arkadaşım,


    - Ben de iyiyim, Barış’la yeni eve yerleştik, dönüşte mutlaka bekliyoruz tamam mı,


    - Tabi, mutlaka.


    - Geleceğin saati haber ver, Barış gelip seni alsın,


    - Daha neler, çocuk muyum  ben arkadaşım, taksiyle giderim eve, sonra  akşam güzel bir yemek yeriz dışarıda, olur mu.


    - Peki, öyle olsun.


        Neydi bildiği arkadaşının tahmin edemiyordu ama gizlediği her neyse kendisini üzeceğini anlamıştı.


        Sınavların başlamasına bir gün kala kasabaya geldi ve eve gitti hemen. Yorgundu, arkadaşına yarın akşam gidecekti. Tozlanmıştı her yer, pencereleri açtı elini, yüzünü yıkadı ve hemen üstüne ince bir örtü alıp yatağına uzandı.Yalnızlık hissi hiç azalmamıştı aslında sadece üzeri biraz kabuk bağlamıştı.


        Uyandığında vakit akşamüstüne yaklaşıyordu. Mutfağa gidip çay suyu koydu, çantadan annesinin yaptığı börekleri çıkardı, mutfak masasını, tezgahı sildi, temizledi. Demlenen çayını aldı ve böreklerini, televizyonu karşısına kuruldu. Kapı çaldığında bulaşıkları yıkayıp, yatmaya gidiyordu.


        Birden kalbi deli gibi çarpmaya başladı, sert adam olmalıydı bu, bu saatte başka kim olacaktı ki. Dürbüne bakmadan, kim o demeden açtı kapıyı, donup kaldı. Doktor karşısında duruyordu.


    - Niye geldin sen gene, dedi doktor,


        Hayretle baktım yüzüne,


    - Pardon, benimle nasıl böyle konuşursun,


    - Sana neler yapacağım görürsün, onu kandırmana izin vermeyeceğim bir daha, anladın mı,


        Gözleri deli, deli bakıyordu. Şaşırmıştım, aylardır mutlu birinin tepkisi değildi bu, derdi neydi acaba diye düşünürken, onun, tok, sert, öfkeli sesini duydu birden. Yanındaki adama başıyla işaret etti, adam doktoru kolundan tuttu, merdivenlere doğru götürdü. Kadın hiç itiraz etmedi, her şeyini yitirmiş bir insan derbederliği ile baktı sert adama, sonra merdivenlerde kayboldular.


        Sert adamla neredeyse iki aydır ilk kez baş başa, göz göze kaldılar. Onu özlediğini anladı, tahmininden daha fazla ona sarılmayı, sesini duymayı özlemişti ama gözlerinin ön cephesine süvarilerini gönderdi, soğuk, ilgisiz ve hızlı.


        Bir şey demedi, en başta olduğu gibi baktı bana, sanki dünyanın en önemli insanıymışım gibi, gülümsedi ve arkasını dönüp gitti.


        Kala kalmıştım öylece, kapıyı kapattım, robot gibi gidip, yatağıma kıvrıldım. Gözlerimi kapatırken süvarilerin atlarının dörtnala, yelelerini uçura, uçura koştuklarını gördüm.


  


ZERRİN TİMUROĞLU

2022






12 Mayıs 2022 Perşembe

İstiyoruz Diye

        Sadece istiyoruz diye değişmiyor ki bir şeyler, sırf biz istiyoruz diye yüreğimiz sevmiyor ki birini, sırf biz istiyoruz diye kötüler yok olmuyor ki, yenilmiyorlar ki, sırf biz istiyoruz diye.

        Sabah yatağından kalkarken tuhaf bir sabitlenme hissetmişti duygularında, hani küçücük bir delikten geçmeye çalışan coşkulu bir nehir gibi. Gizli bir felaketin homurtusu vardı.Bir şey öğrenmişti dün, doktorun aslında sert adamın eski eşi olduğunu öğrenmişti. 


        Sorun eski eşi olması değildi, sorun gizlenmiş olmasıydı. Kazanılmış bir savaştan bahsetmişti sert adam onu eve bıraktığında, bu haberden sonra savaştaki kayıplar artmıştı. Ben artık nasıl güveneceğim de değildi sorun, yeniden inşa edilebileceğine inanırdı güvenin. Sorun artık konuşmak istememesiydi, sorun derinlerde bir yerde kaybolan sesiydi.


        Hiçbir zaman sıradan biri olmamıştı yani çoğu insanın davranışlarına uymamıştı pek davranışları. Korkularına, sevinçlerine, üzüntülerine farklı tepkiler verirdi genelinde belki bilerek bazen, bazen de hiç farkına varmadan. Örneğin dün gece yaşadıkları, o silahlı kovalamacadan sonra kaç kişi oturup bir gece önce izlediği bir film için bir şeyler yazardı, garipti işte.


        Kendini bir sıkıntıdan kurtarmak için ne yapması gerekiyorsa zararsız onu yapıyordu her zaman. Ancak bu dışlanmış olmak gerçeği ile yani sert adamla, doktorun birlikte sakladıkları sırları karşısında satranç kutusu devrilmişti, hatırlamıyordu artık, at nerede, fil nerede, şah, vezir nerede, kesinlikle mat olmuştu yüreği. Yeni bir oyun kurulurdu elbet birgün ama aynı kişilerle olmayacağını biliyordu.


        Kapı çalıyordu, sert adamdır diye düşündü. Kalktı, üstünü değiştirdi, kapıyı açtı, yanılmamıştı.


    - Günaydın, çekingen duruyordu, gözlerime bakınca daha bir gerildiğini fark ettim ama niyesini anlayamadım. Ne vardı gözlerimde, şiş miydi acaba. Kapının yanındaki aynaya bakınca anladım niye çekindiğini, farkında olmadan ben, bir öfke fırtınası yerleşmişti göz bebeklerime, duygularımı ele veren.


    - Günaydın, dedim.


    - Aşağıda bekliyorum, kahvaltıya gidelim, sana anlatacaklarım var.


        Gülümsedim ister istemez,


    - Yapma şunu, sen anlayana, hak verene kadar susmayacağım dedi, hadi aşağıda bekliyorum.


        Kapıyı kapattım, hazırlanmaya gittim, dinlemeliydim, nedenini merak ediyordum. Bir şey değişir miydi kararları açısından bilmiyordu ama dinlemek istiyordu.


        Odasında giyinirken, güneş ışınlarının, kırmızı, keten perdelerin ardından, gizlice odaya sızan ışıltısına, bu gül pembesi gölgelerin huzuruna özlemle daldı. Korna sesini duyunca acele etti, çantasını aldı, kapıyı kilitledi, indi aşağıya.


        İşte yine bir sorunun peşinden buradayız diye düşündü. Kahvaltı yapacakları yere gelmişler, masalarına yerleşmişlerdi. Hemen getirdikleri semaverden yayılan sesler, çocukluğuna götürdü onu, mutsuz ailesindeki mutlu eşyalardan biriydi semaver, parkların, havuz başlarının umuduydu. Parka gidilir, bir masaya yerleşilir, çocuklar lunaparka giderken, garson semaveri getirir ve siz yanıbaşınızdaki havuza dalarsınız, burnunuzda hayat boyu unutamayacağınız o semaver kokusuyla.


    - Korkutuyorsun beni dedi,


    - Nasıl yapıyorum bunu,


    - Gözlerine siper ettiğin önyargınla işte, bas bas bağırıyorsun, ne söylersen söyle faydası yok diye.


        Duygularını bu kadar açık ettiği için kapatabilseydi gözlerini keşke, göz kapaklarına delikler açabilseydi kimsenin görmediği, ordan bakabilseydi utançla izlediği her şeye.


    - Anlat lütfen, nedir açıklaman, otobüsüm var üç saat sonra, evde de yapmam gerekenler var.


    - Söyleyecektim sana ama senin kadar zor iletişim kurulan bir insan tanımadım ve senin kadar vazgeçemediğim. Korktum, ilk önce beni kabul et sonra tanıtırım kendimi dedim.


    - Yani kendini tanıtmadan tam olarak seni kabul etmem mantıklı geldi sana, öyle mi.


        Başını çevirmiş denize bakıyordu, yorgun görünüyordu, biraz da usanmış gibi. Ben çok derinlerden bulup çıkarıyordum sesimi, konuşmayı unutuyordum böyle zamanlarda, istesem de bir şey gelmiyordu elimden.


    - Faydası yok , geldik ama benim için çok erken, olabilir, mutlaka bir sebebin vardır, belki haklı açıklamaların vardır. Ancak ben kendime hükmedemeyen biriyim zaman zaman, şimdi elimden bir şey gelmez. En iyisi kalkalım, ben eve gideyim. Telefonum açık olacak, istediğiniz zaman arayabilirsiniz, dedi.


        Hayretle baktı yüzüme,


    - Gene mi size başladık, bu mudur durum.


        Kalktım, cevaplarım kör kuyulara gizlenmişlerdi zaten beni hep zorda bırakırlardı. Tahminen o da bir daha aramayacaktı, naz yapıyorum sanıyordu belki, şımarıklık yapıyorum diye düşünüyordu. Oysa ki değildi, değildi, bir cehennemde büyümenin bende bıraktığı yaralardı bu suskunluklar, nerden bilirdi ki.


        Sadece biz istiyoruz diye değişmiyor  ki bir şeyler, sırf biz istiyoruz diye yüreğimiz sevmiyor ki birini, kötüler kaybolmuyor ki sırf biz istiyoruz diye.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...