28 Mart 2021 Pazar

Bağışlamak

        Bağışlamak çok iddialı aynı zamanda hem her şeyi çözebilecekmiş gibi havalı, hem umutları yer ila yeksan eden hayal kırıklığı hem taşıyamayacağı bir yükün altında hala dik durmaya çalışan tanımlamakta çok zorluk çektiğim bir sözcüktür. Bu kadar önemli görünen, sanki bir kurulumun takılacak en son en değerli son parçası hissini veren bu sözcük, elinizde sıkı sıkıya tuttuğunuz bir buz parçası gibi zaman içinde yok olup gider. Öyle ki elinizde tuttuğunuz neydi unutursunuz. En azından benim için böyledir. 

        Bağışlamak sözcüğünün gerekli olduğu yerde pişmanlık vardır, acaba vardır, vazgeçememe vardır, geriye dönme arzusu, yeniden aynı şekilde başlama hevesi vardır. Çok tehlikeli bir sözcüktür aslında, bir sonraki zamanda bütün davranışlarınızı yönetir, bunun sözünü almış olur sizden. Bağışlanan bağışlayana acımaz yalnızca geçici bir zaferdir kazandığı farkına varmaz. Sözcüğün hem kendisi hem eylemi işlevsizdir aslında. Hiç kimse bağışlayamaz hiçbir kötülüğü, yaşadıklarını yok sayamaz. 


        Hayat yıkar ama yapamaz. Ne ölenler geri gelir, ne yok olan duygular onarılabilir, ne nehirler tersine akabilir, ne sözler geri alınabilir. Tuvale sürdüğünüz fırçadaki boya artık o tuvalindir, başka renkler katabilirsiniz ama onu oradan asla çıkaramazsınız. 


        Kaçırılan fırsatlar vardır hani evleniyorsunuzdur, gelinlik giyip süslenmişsinizdir, özenmişsinizdir, önemli bir günde güzel bir sözdür duymak istediğiniz, hakkınızdır yani, gönüllü bir yeniliğe, değişime başlamak üzeresinizdir. Ama koluna girdiğiniz kişi beğenmez sizi, çirkin bulur ve bunu söyler. Bir tepki gösterin ya da göstermeyin, o söz hep aklınızda, yapılan saygısızlık hep yüreğinizde takılı kalır, bu asla bağışlanamaz, geri alınamaz, telafi edilemez. 


        Yaşamımızı önemsiz zannedip, geçiştirdiğimiz şeyler yönetir aslında. Onların hepsi bir provadır, büyük olaylara vereceğimiz doğru tepkileri kolaylaştıran deneyimlerdir. Unutulmuş, yerine getirilmemiş sözler nasıl örseler hayata inancımızı. Babasını söz verdiği saatte gelecek diye saatlerce soğuk balkonda bekleyen bir çocuk neyi bağışlayamayacağını bilmez o günlerde ama artık neye güvenemeyeceğini çok iyi anlamıştır, balkon demirlerine sarılan küçük parmaklarından daha soğuk bir şey hep kalbinde olacaktır.


        Saçınızı bir kez olsun okşamamış, ne sıkıntınız var diye sormayı hiç akıl etmemiş bir annenin Berlin duvarında ağlamayı bile tanımamış çocukları bağışlamayı bütün duvarların dibine gömmüş olmaz mı.


        İnsanlar çoğunlukla haset eder, başarıyı kıskanır, mutluluğu kıskanır, huzuru kıskanır. Zorluklar yaşadığınızda anlarsınız gerçek duygularını, hele bir kadınsanız, hele yalnızsanız, hele zengin değilseniz. Bağışlayamayacağınız bütün yanlışları hiç çekinmeden yaparlar. Arkadaş dedikleriniz yarışır yanlış yapmakta.


        Gözleriniz o gözlere baktığınız için kanar, yıllarca beraber yol aldıklarınız kabuklarından soyunmuştur, bağışlamak evrenin hiç bilmediğiniz yerlerinde unutturmuştur kendini çoktan.


        Bir çocuk bağırır bir yerlerde, bağırır bağırır kimse duymaz değil, duyulur sadece duyulur. Bir kardeş, bir anne, bir baba yok olur karanlıklarda, görülür görülmez değil sadece bakılır. Birine iftira atılır, yılların emeği çöp olur niteliksiz, basiretsiz biri yüzünden, bilinmez değil bilinir sadece bilinir. İyi ki ben onun yerinde değilim der insanlar, iyi ki bana sadece görmek, duymak, bilmek kaldı. Her şey düzelir birgün o insanlar sanki hiç bir şey olmamış gibi aynı maskeleri aynı sahtelikleri ile karşınızda dururlar. Bağışlamak sözü kaçacak yer arar bulamaz sanki, her yerdedir, her deliktedir bu amansız duyarsızlık. Doğduysan büyüyeceksin, öleceksindir, yaşaman gerekenleri yaşayıp. Peki hiç içinde olmak istemediğiniz durumlar, onları oluşturanlar, bağışlanabilir mi, bağışlanabilir mi bıçağı saplayanlar, bağışlanabilir mi tetiği çekenler, bağışlanabilir mi küçük çocukları kör kuyularda boğanlar, bağışlanabilir mi insanı aç, susuz, yoksul, yoksun bırakanlar.


        Böyle bir güç kimsede yok aslında, boş bir avuntudur bağışlıyorum demek. Yaşadıklarınızı inkardır. Yapmayın kendinizi kandırmayın, yapmayın.



      ZERRİN TİMUROĞLU


      İSTANBUL


26 Mart 2021 Cuma

Anahit

        Gök gürültüsü ne harikadır, evin içindeki bütün cam eşyalar ve camlar kırılır, görmediğimiz bir yerlerde heyecan artmıştır, belli kol kırılıp yen içinde kalamıyordur artık. Bu heyecan, bu haykırış acıdan da olabilir sevinçten de. Niye kötü düşünelim değil mi. 

        Ben çok severim gök gürültüsünü, bana öyle gelir ki o andan itibaren bütün sıradanlıklar yenilmiş, değersizleşmiştir. Olağanın hükmü geçmiştir. Heyecanla beklerim ne olacak şimdi diye. Yer gök inler bulutlar yüklerinden kurtulur, toprak su içmekten, insanlar evlere kapanmaktan bıkarlar ama yeni hiçbir şey olmaz. Yani o kadar tantana hayallerimizin içinde masal olmuştur.


        Bir varmış bir yokmuş gibi. Uzak ülkelerin birinde bir kral yaşarmış. Güzeller güzeli kızı Anahit evlenme çağına geldiğinde her yere haber salınmış. Bütün ülkelerin prensleri, kralları yola düşüp gelmişler. Hepsiyle tek tek görüşmüş Anahit. Ancak çok farklı düşünceleri olan bir prensesmiş. Her görüştüğü prense ve krala aynı soruyu soruyor ve cevabı beğenmeyince reddediyor, evlenmeyeceğini söylüyormuş. Prensler, krallar Anahit in sorusunu şaşkınlıkla dinliyor, olamaz böyle bir şey, bu nasıl bir soru diyerek öfkeleniyorlarmiş.


        Soru neymiş peki, servetlerini, ülkelerinin büyüklüğünü, kazandıkları zaferleri, halkın mutlu olup olmadığını, bereketli topraklarını, kendisini sevip sevmediklerini sormuyormuş Anahit. Bütün o krallara, prenslere diyormuş ki mesleğiniz var mı. Yani yapmakta usta olduğunuz bir zanaatiniz, beceriniz var mı.


        Günümüzde sorulabilecek en mantıklı soru o yıllarda dünyalara tek başlarına sahip krallara sorulunca en büyük hakaretlerden biri olmuş. Gelen taliplerin hepsi kızıp bağırarak terk etmişler o ülkeyi. Zaman geçtikçe saraya gelen giden azalmış. Krallar birbirlerine haber gönderip bu tuhaf prensese karşı bir cephe oluşturmuşlar, kimsenin kendilerine hakaret edemeyeceğini belirtmişler.


        Derken güneşli, aydınlık bir sabahta sarayda mutlu bir koşuşturma başlamış. Epey zamandır gelmeyen taliplilerden üzülen, kaygılanan krala bir prensin geldiğini haber vermek için can atıyormuş hizmetkarlar. Gelen prensi heyecanla Anahit in karşısına çıkarmışlar. Çok büyük ve zengin bir ülkenin tek prensiymiş gelen. Görkemli taht salonunda derin bir sessizlik varken, kral tahtında oturmuş merakla olacakları beklerken, kralın yanında ayakta duran Anahit her zamanki sakinliği ile sorusunu sormuş, prens hazretleri bir mesleğiniz var mı.


        Bütün gözler aniden kralın birkaç adım ötesinde ayakta bekleyen prense çevrilmiş. Prens Anahit'e hitaben, evet var demiş, ben bir halı ustasıyım, çok kıymetli halılar dokurum.


        Kral birden ayağa fırlamış, o halde ben de kızımı sana verdim sayın prens, tez düğün hazırlıkları başlasın, demiş.


        Yani kızına verdiği seçme hakkı bir soruyla sınırlıymış, evliliği engelleyecek tek bir soruya dahi sabrı kalmamış kralın. Aslına bakarsanız kızının da böyle bir niyeti yokmuş. Ve düğün haberi iki ülkeye de herkese haber verilmiş. 


        Zaman bütün olağan ya da olağan dışı yaşanan her şeyi gölgesinde unutturmuş tabi. Bir yıl geçmiş. Anahit'in ülkesinde, huzurlu, adil, güzel ülkede her gün birkaç insan ortadan kaybolmaya başlamış. Askerler, kaybolanın yakınları aramışlar aramışlar bulamamışlar. İzler gök gürültüsünün yağmurlarıyla silinmiş. Sesler, gök gürültüsünde kaybolmuş. Herkes çok üzgün ve korkuyormuş. Bu ülkede artık hiçkimse tek başına dışarı çıkmaz olmuş. Yorumlar yapılıyormuş, bir canavar mı, yoksa sihir mi, yoksa bilmedikler bir şey mi kaçırıyor insanları diye.


        Bir gün hizmetkarlar koşarak Anahit'e prensin kaybolduğunu haber vermişler. İki ülkenin askerleri, iki ülkede ki insanlar günlerce her yeri dikkatle aramışlar ancak prensi bulamamışlar. Gerçekten bulmak istemişler prensi çünkü halkına iyi davranan, çalışkan, adil biriymiş prens. Günler geçmiş, günler geçmiş. Belki de bize öyle gelmiş, bilmiyoruz. Anahit sakinliğini koruyormuş, prense, onun zekasına, ustalığına güveniyormuş.


        Aylar sonra birgün saraya muhteşem halılar sattığını söyleyen bir tüccar gelmiş. Kimse  önemsememiş, huzura çağrılmamış. Kral üzgünmüş hem halkının güvenini kaybetmekten hem prensi bulamamış olmalarından. Hizmetliler dışarda yağmur yağarken, gök  gürlerken tüccarı saraydan dışarı çıkarmışlar.

        

        Kaçırılan fırsatları izlerken, okurken sıkar bizi, sanki alsak elimize kalemi, kağıdı düzeltebiliriz gibi her şeyi ya da uzansak beyaz perdeye, otursak yönetmen koltuğuna yeniden çekebilirmişiz gibi filmi. O kadar kolay olsun, her şey biz nasıl istiyorsak öyle olsun gibi


        Saraydan çıkan tüccar halılarının yüklediği at arabası ile yavaş yavaş uzaklaşırken Anahit de saraya dönüyormuş. Arabasının penceresinden dışarı bakarken gök gürültüsü ile ürken atlarını sakinleştirmeye çalışan tüccarı ve arabada ki halıları görmüş. Birden yüzü gülmüş, beklediği, kavuşmayı istediği her şeyin bu tüccar ve halılarıyla geleceğini anlamış. Hemen saraya çağrılmış adam, halılar tek tek açtırılmış, tek tek Anahit tarafından incelenmiş ve prensin dokuduğu, üzerine gizlice esir olarak tutuldukları yeri resmettiği halı bulunmuş ve herkes kurtarılmış.


        Yani Anahit haklı çıkmış, prens halı dokumayı bilmeseymiş kurtulamayacaklarmış. İlla bu noktadan bakalım, illa haklı çıksın masalcı. İlla beynimize kodlanan yaşam formalitelerini hiç sorgulamayalım, biz hep gülümseyelim, neye gülümsediğimizi düşünmeden. Mutlu sonların mutsuz analizlerini yapmaktan aciz olalım, biz hep gök gürlerken korkalım. Biz hep bizi kurtaracak prensleri, prensesleri düşleyelim, düşeceğimiz kara deliklerden kaçabileceğimizi sanarak.


    ZERRİN TİMUROĞLU


     İSTANBUL


23 Mart 2021 Salı

Kaybolduk

        Zamanı evirip çevirsek yani o gücümüz olsa neler yapardık diye düşünürüm bazen. En çok istemeden bulunmak zorunda kaldığım ortamlardan buharlaşmak isterdim. Hani ne yaparsanız yapın orada kalmak zorunda olduğunuz yerler. Vicdanınızı dinlemekten kaçamayacağınız, toplum kurallarını yıkamayacağınız durumlar. Arkanızı dönüp koşarak uzaklaşmak istediğiniz, hiçbir gönül bağınızın olmadığı her yaptığınızın yüreğinize tahta perdeler çevreleyen saçma durumlar.


        Zaman ne ki, bilmeseydik günü ayı, dakikayı, saniyeyi ve daha bir sürüsünü ne değişirdi. Acılarımızın, sevinçlerimizin, savaşlarımızın, kavuşmaların, ayrılıkların, zalimliklerin, iyiliklerin, kahramanlıkların tarihleri olmasaydı ne olurdu. Hiçbir anı kalmasaydı bizden sonrakilere. Her nesil her defasında kendi hikayesini en baştan kendisi yazmaya başlasaydı ne olurdu. Bence ne güzel olurdu. Hakkımız olmalıydı bu. Niye bizden öncekilerin sefaletinden kurtulamıyoruz, niye minnettarız veya niye öfkeliyiz geçmişimize.


        Bitkiler, hayvanlar tam da benim dediğimi yaşıyorlar galiba, geçmişleri yok. Doğuyorlar, yaşayıp ölüyorlar. Akıl sanki ağır bir yük gibi omuzlarımızda. Her şeyi biliyoruz o her şeyin içinde hiçbir şeyi bilmediğimizi de. Dünya ne zaman oluşmuş, ne zaman yok olacakmış, evrende yaşanacak başka yerler var mıymış. Olsa ne olacak diyen bir kişi yok. Yaşadığımız dünyaya ne hayrınız oldu ki yenisine katkınız ne olsun. Hiç karamsar değilim ya da öfkeli, önümde bir denklem var onu çözüyorum yalnızca. 


        Bir sözüm var duyan kazanacak duymayan pişman olacak. Bir çeyrek altın verene söyleyeceğim yalnızca. Böyle bağırarak sokaklarda dolaşan birine inanıp altın veren çıkar mı acaba. Çok merak uyandıran sözler öyle değil mi. Bu yoksulluk yıllarında elbette hayal bir söze bir altın almak. Zaten çok eski masala aitti. Sözlerin altından değerli olduğu zamanlara. Zaman ilgisiz değil cümlelere arada bir sahipleniyor. Hayatları sözlerinden değersiz olanlar mesela, çabuk ölenler öldürülenler. Bu yüzden öksüz, yetim kalmıyor mu çocuklar.


        Konuşmak her zaman masum, dinleyenler hep mi haksız. Vurulmak ölmek demek değildir ki her zaman. Vurulmak istemeden değişmektir yaşayarak. Bu değişimi sağlayan bazen duymak, okumak istemediğimiz sözcüklerdir, bazen kurşunlar, bazen suskunluklar, bazen arkasını dönüp gidenlerdir.


        Vurulmak kocaman açılmış gözlerinizle, acı içinde, gözyaşlarınızın kuruyup akmadığı, duygularınızın üstüne kireç döküldüğü zamanlardır. Vurulmak yıllar yılı denizi görmeyi hayal edip denize varmadan yok olmaktır yani hiç olmaktır.


        Abim, ablam, abimin eşi, çocukları pikniğe gitmiştik. İlk kez yurt dışına çıkıyordum, ağaçları, toprağı, gölü görünce içimden çok şaşırdığımı anımsıyorum. Aynı memleketteki gibi demiştim. Yani üniversiteyi yeni bitirmiş çalışan biri olarak nasıl böyle düşünmüştüm hiç bilmiyorum. Kültürler farklı olunca doğa da başkalaşır aynı olmaz diye kurguladım herhalde, çok saçmaydı.


        Ellerimizde piknik sepetleri, yere serip oturacağımız yaygılar girdik ormana. En önde abim sıralandık. O kadar yüksek ağaçlar vardı ki zaman zaman gökyüzü görünmüyordu. Hava sıcaktı ama hem de bu ülkede her zaman yaşanmayacak kadar sıcaktı. Abimler daha önce gelmişler, biliyorlardı, piknik alanı varmış oraya gidiyorduk. Araba alınmıyordu içeriye. Zaman geçiyordu biz yoruluyorduk ama gideceğimiz yere bir türlü varamıyorduk. Abim son derece zeki bir insandı, mimarlık son sınıf terk, ODTÜ Kimya terk, yurt dışında ekonomi, yani önceden gittiği yeri unutma ihtimali yok. Çocukları sırayla taşıyorduk kucağımızda. Resmen dağ başıydı soru soracak bir kişi bile çıkmamıştı karşımıza. Sanki aynı yerlerde dolanıyor gibiydik. Arada ağaçların gölgesinde oturuyor sonra yine yürüyorduk. O yıllarda cep telefonu filan yoktu tabi. Dile getirmiyorduk ama kaybolmuştuk, akşam olursa ne yapacağız korkusu yüreğimizde kıpır kıpırdı. Hiçbirimiz nasıl yaşanıyor böyle bir şey sorgulamıyorduk. Ağaçlar ağaçlar, tepede mavi gökyüzü, derin bir sessizlik ve adımlarızla çıkan sesler. Aslında çocuklar yanımızda olmasa, çadırımız, ışığımız olsa o kadar da vahim olmazdı hatta keyifli bile olurdu bu durum. Ama öyle değildi.


        Kurtulduk bir süre sonra, orman korucusuna rastladık, sevinçle arabamızın yanında bulduk kendimizi, ne daha önce ne daha sonra bu şekilde kaybolmamıştık. Sonuçta eve döndüğümüzde heyecanlanmanın dışında güzel bir havada güzel bir ormanda uzun bir yürüyüş yapmış olduk.


        Bir sözüm var duyan kazanacak duymayan pişman olacak, bir çeyrek altın verene söyleyeceğim. Bizi o gün ormana bırakan hayat bir daha çıkarmadı aslında oradan. Gördüğümüz korucu bir hayaldi sanırım, biz hiç bulamadık çıkış kapısını ama o ormanda yaşamayı öğrendik. Eksildik, ağaçları suladık gözyaşlarımızla, toprağın öğüdünü dinledik çeyrek altın verip ama hiç çıkamadık dağlara.


        Vurulmak ölmek değildir her zaman, vurulmak istemeden değişmek değiştirilmektir zamansız.Vurulmak kocaman açılmış gözlerinizle, acı içinde, gözyaşlarınızın kuruyup akmadığı, duygularınızın üzerine kireç döküldüğü anlardır. Sözlerin altından değerli olduğu zamanları kaçırmaktır.

        


  ZERRİN TİMUROĞLU  

  

  İSTANBUL   2020  .

 

14 Mart 2021 Pazar

Frekans

        İnsanlar, hayvanlar sesleri de renkleri de belirli frekanslarda görürler, duyarlar. Hayvanlar bu gerçeklerini değiştirememişlerdir ama insanlar doğanın verdiği izni akıllarıyla değiştirmiş, geliştirmiştir de gerçekten olağandışı bir şey midir bu yoksa keşfedilen her şey de bilmediğimiz frekanslar kadar mıdır. Yani yaşamlarımıza katılan katalizörlerden haberimiz var mıdır gerçekten, bilmiyoruz.

        Geçen onca yıla rağmen temel davranışlarımız değişmiş midir. Yani açlığımız, keşfetme dürtümüz, çoğalmamız, merakımız, acılara katlanmamız, öleceğimizi bile bile saçma sapan eşyaları sahiplenmemiz. Her türlü kötülüğe, sefalete, hiçliğe inatla direnmemiz ve buna hiç şaşırmamamız. Savaşlar, zulümler, anlaşmalar, saraylar, barakalar, gemiler, uçaklar, denizaltılar, denizüstüler, uzay araçları, galaksinin keşfi. Size de garip gelmiyor mu, bir pazılın başına oturtulmuş çocuklar gibi hissetmiyor musunuz kendinizi. Ben her zaman öyle hissediyorum, niye bu pazılın başındayım gerçekten merak ediyorum.


        Biliyor musunuz guguk kuşları asla kendi yumurtalarının üzerine kuluçkaya yatmazlarmış, hep başka kuşların galiba kargaların yuvalarına bırakırlarmış yumurtalarını. Kargalar da kendi yavruları ile ısıtır, besler, büyütürlermiş. Acaba farketmediklerinden mi, yoksa guguk kuşları ile bizim bilmediğimiz bir anlaşmaları mı var. Yani biz insanlar bilmediklerimizi kabulleniyor muyuz, bence hayır. Kabullenmiş olsak birbirimizi öldürmekten, dünyanın bir yerlerinde açlıktan ölen insanların varlığını bile bile insan haklarından söz etmekten, dünyanın tüm dengelerini, suyunu, toprağını yok etmekten vaz geçerdik. 


        İnsanlar bütün bu tuhaflıkların, bilinmezlerin, kuşkuların, kaygıların etrafından dolanmayı öğrenmiş, soluk almayı, dayanamadığı gerçeklerin üzerine renkli tüller örtmeyi, duymak istemediği sesleri bastıracak sihirli notaları, masalları, resmi, heykelleri, kendi yarattıkları dünyaları kitaplarda anlatmayı öğrenmiş. Bunu öğrenen insanlar mutlu olmuş mu, hayır, öğrenemeyenler ne mutlu olmuş ne de mutsuz, onlar sessizce kabullenmişler. Zaten bütün sorun kabullenmektedir çünkü. 


        İyi niyet kabullenişleri kolaylaştırır. Yani o kadar da masum değildir alttan almak, hedefe varmak için duygular hoyratça kullanılır. Bazen tatlı dille, bazen özveriyle, bazen sanatla. Yoksa bu kadar kolay ikna olur muydu insanlar. Hitler tek başına mı öldürdü altı milyon Yahudi'yi, tabiki hayır, o kötülükleri yapanlar ikna oldular hem de hiç acımadan. Kendilerine ne yalanlar söylediler acaba, çocuklarının gözlerine bakarken, bir aşk filmi izlerken, Brahms dinlerken yutkunabildiler mi. Tabi ki yutkunabildiler çünkü gerçek kötüler kendilerininin en iyi insan olduğuna herkesi kolaylıkla inandıranlardır. Kandırmakta usta olanlar.


        Aklından bunları geçirirken yürüyordu bir yandan, okuldan yeni çıkmıştı ve gerçekten çok yorgundu. Sekiz saat Fizik anlatmıştı ki bunu çok seviyordu. Problemleri önce didik didik edip, çocukların merak edebileceği her şeyi önceden düşünüp, dikkatlerini topluyor ardından onlarla yavaş yavaş çözümü oluşturuyordu, keyifliydi. Ama çok da yorucu. Hayatımızdaki sorunların iyileştirilmesi de bu yöntemle mümkündü aslında. Fizik neyi niye yaşadığımızı, duygularımızı, mücadelelerimizi sayısal olarak çözümleyen, yanıtlayan çoğu zaman, hayatın gizemini anlamaya çalışırken çok da hayal kurmamamız gerektiğini her an bize hatırlatan, müthiş bir rehberdir. Elbette hata payı vardır, ama hatayı kabulleniş Fizik'te kader değil matematikseldir ve bunu abartmaz.


        Eve yaklaşmıştı. Limonlu, sıcak bir çay içmeliyim önce diye düşündü. Yorgunluğunu unutturacak, sevginin, heyecanının, tüm duyguların doğal seyrini yavaşlatacak sihirli içecek.


        Anahtarı çevirdi, kapıyı açtı, karşısı mutfaktı. Sokak kapısı kısa bir koridora açılıyordu. Koridorun sağ tarafında genişce bir salon, sol tarafında yan yana iki küçük oda vardı. Elini sol duvarda gezdirdi, düğmeye bastı, ışığı yaktı. Çantasını vestiyere astı, dosya çantasını alıp salona geçti, ışığı yaktı. Çantasını masaya bıraktı, biraz dinlenip yazılı kağıdı okuyacaktı. Çocuklara söz vermişti yarın sonuçları söyleyeceğine. Banyoya gitti, elini yüzünü yıkadı, mutfağa yöneldi. Ocağı yakıp çay için suyu üstüne koydu. Üstünü değiştirip, elinde limonlu çayıyla koltuğuna oturduğunda kemikleri sızlıyordu gerçekten. Derslerini oturarak da anlatabilen arkadaşlarına imrendi. Fizik asla oturarak anlatılamazdı. Bir süre öyle boş boş etrafa bakınıp, çayını içti. Küçük bir radyosu vardı, televizyonu yoktu, alamamıştı. Ama radyo programları çok iyiydi hem masada çalışıp hem de program dinleyebiliyordu. Hele gece onikide başlayıp, iki gibi biten bir sohbet, müzik, kısa skeçler programı vardı ki alışkanlık yapmıştı onda. Haftada bir kez de radyo tiyatrosu olurdu. Olağanüstü güzeldi. Mutlaka dinlerdi. Yatağına yatar, ışığı söndürür, radyoyu başucuna koyup, seslendiren muhteşem devlet tiyatrosu sanatçılarının hayallerini özenle süslemesine izin verirdi.


        Bazen çok korkulu olurdu oyunlar, şatolarda gıcırdayan kapılar, haykırışlar, çığlıklar, ölümler. Yorganın altında titreyerek tamamlardı o zaman radyo tiyatrosunu. Hem gurbetteydi hem yalnız doğaldı korkması tabi.


        Bu gece de var tiyatro diye geçirdi aklından, işini çabuk bitirip yatsa iyi olurdu.Yemeğini yedi, okuyabildiği kadar yazılı kağıdı okudu, mutfağı toparlayıp yattı. Radyoyu başucuna koyup, frekansı radyo tiyatrosunun verildiği radyo kanalına ayarladı.

    

        Yatak odasının camından sokak lambasının ışığı süzülüyordu içeriye, sanki gece lambası varmış gibi aydınlık oluyordu oda. Yatağa girmeden kalın perdeleri açmış tülü çekmişti, dışarıdan daha çok ışık girsin diye. Başlamıştı tiyatro  karı koca iki kişi seyahate çıkmışlar, yabancısı oldukları çevrede yollarını kaybetmişlerdi. Benzileri bitip, karanlık da çökünce arabada gecelemeye karar vermişlerdi. Efektler müthişti. Issız yolun dört bir yanından gelen tanımsız sesler, yaklaşan bir bilinmez ses, çaresizlik, kanının damarlarında buza kestiğini hissetti. Kadın arabada kalmakta ısrar ederken kocası, çıkıp güvenli bir yer aramayı öneriyordu.


        Dinlemeyip kapatsa mıydı acaba, bayağı korkmuştu. Ama çok da merak ediyordu, başlamıştı bir kez, bitirmeye karar verdi. Kocasına daha fazla direnemeyen kadın arabadan indi. Kocası da indi, arabayı kitlediler ve çok uzakta ışığı gözlerine ulaşan yere doğru yürümeye başladılar. Gökyüzünden başlarına fırlatılan yıldızların uyarılarını gördüler ama önemsemediler. 


        Onlar şatonun kapısını çalmaya başladıklarında uykunun eteklerine yapışmış koşturuyordu. 


        Kapı çalınıyordu, tak tak kapı ısrarla çalınıyordu. Şatoda yaşayanlar iyi miydi acaba. Niye duymuyorlardı ki bu sesi. Şatonun ışıkları yanıyor muydu acaba. Tak tak kapı ısrarla çalıyordu. Gözlerini açtı. afalladı ilk önce dinledi, çalan kendi kapısıydı ve daha sabah olmamıştı. Korktu, gece gece kim çalardı ki kapısını böyle. Sırtına bir hırka alıp, çekine çekine sokak kapısına yaklaştı, kim o,

    -Hocam ne olur açar mısınız,


        Şaşırdı bu öğrencilerinden biriydi, daha bugün bazı sorunları üzerine konuşmuşlardı. Hemen açtı kapıyı kızcağız perişan bir halde attı kendini içeriye, gözlerinde yıldızlar utanç içinde sönmüştü.




ZERRİN TİMUROĞLU

     

2019  İSTANBUL


10 Mart 2021 Çarşamba

Aç Kapıyı

        Hep büyük olaylar, heyecanlı entrikalar, kavgalar, mücadeleler, sayfalar dolusu yazılmış aşklar, aklımızda kalır mı hepsi, yoksa anlar mıdır ürperten içimizi?

        Okuduğumuz kalın kitaplardan, bir an karşılaşan, birbirini kalabalıkların içinde farkeden, aklına bir anda takılan, aslında o bir anda belkide farkında olmadan dikenli tellerle çevrilen sevdalar kalmaz mı aklımızda. Sayfalar dolusu yazılmış bir kitapta yıllarca, kemerli bir yapının ardında fısıltıyla kaybolan bir kahraman yakmaz mı içimizi. Şamdanları çalan bir kürek mahkumunun ayak bileklerindeki zincirlerin sesi kesmez mi nefesimizi. Atının üzerinde hiç düşmeyecek, hiç vurulmayacak, hiç yenilmeyecek gibi duranın kalbinden vurulduğu an değil midir aklımızdan çıkmayan. Bir aynada ikizini yaşatan iyiyi, kötüyü karıştırdığını, kendini o aynada bitirdiğini öğrendiğimiz tüyler ürpertici an değil midir roman kahramanından yıllarca aklımızda kalan.


        Kapının koluna uzandı eli, açmalı mıydı, o kadar merak ediyordu ki ardındakini. Açtı, eşikte durdu, güneşli bir günü yaşayan, yemyeşil çimenlerle kaplı bir bahçeden gelen çiçek kokularını içine çekti. Oldukça büyük bir bahçeydi. Etrafı beyaz boyalı tahta çitlerle çevrilmişti. Sağ tarafta biraz ilerde beyaz boyalı iki katlı bir ev vardı. Sol tarafta küçük bir koru görünüyordu. Adımını attı, eşikten geçti, kendini bahçede buluverdi. Güneş öyle sıcaktı, öyle güzel ısıtıyordu ki kemiklerini, başını arkaya attı, gözlerini yumdu yüzü güneşle şenlendi, güzeldi. Evin içinden sesler geliyordu, bu güzel manzaraya, huzura yakışmayan sesler. Kavga ediyordu birileri, kadın, erkek ,çocuk sesleri birbirine karışıyordu. Yavaş yavaş eve yaklaşmaya başladı. Evin verandasına birkaç basamakla çıkılıyordu, verandaya bakan kapının iki yanında geniş iki pencere vardı. Perdeleri yar açıktı. Pencerelerden birine yaklaştı, içerisi güzel döşenmiş geniş bir salondu. Baktığı pencerenin tam karşısında geniş bir beyaz kanepede iki küçük çocuk birbirlerine sokulmuş, ağlıyorlardı. Salonun ortasında orta boylarda, sarışın, uzun saçlı bir kadın karşısında, uzun boylu esmer bir adamla tartışıyordu. Daha doğrusu avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Adamın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Konu kıskançlıktı galiba. Kadın adama neden o kadınla gezdiğini soruyordu, kimse o kadın. İkisi de çocuklara bakmıyorlardı. Güzel bir evde, güzel bir bahçede iki güzel çocuk yalnız bile değillerdi, yalnız bile. Kendi dertlerine dalmış, sevmeyi sevilmeyi eskitmiş anne babalarının bağırtılarında boğuluyorlar, geleceklerine kuşku, korku, mutsuzluk, güvensizlik boca ediyorlardı. Susacaklar mıydı anne, baba. Kim bilir kaç kez, kaç kere ağlamıştı bu çocuklar onlara bakıp. Umutlarında kaç lamba sönmüştü haykırışlarla, o anlarda nasıl alınmıştı mutlu gelecekleri ellerinden bilinmez.


        Daha fazla bakmak istemedi. Bahçeye döndü sessiz adımlarla. Özensiz bir bakışla göz attı bahçeye, geldiği kapıdan geçti, kapattı ardından kapıyı. Bir andı tanık olduğu, ne çok şey anlatmıştı.


        Bir başka kapının önünde buldu kendini hemen. Gidemedi, illaki açmalıydı. Elini uzattı, kolu çevirdi. 

        

        Bulutlu, hafif yağmurlu bir hava vardı kapının ardında. Alaca karanlık çökmüştü etrafa. Görüş mesafesi çok değildi. Kapıya çok uzak olmayan bir evden puslu bir aydınlık ulaşıyordu gözlerinize. Tereddüt etti, kapıdan girmek istemedi önce. Ama buna karar verecek durumda değildi sanki, içeri adımını atmış, ışığa doğru yürümeye başlamıştı bile. Evin önüne geldiğinde sessizlik şaşırttı onu. Küçük, bakımsız bir evdi. Perdeleri sıkı sıkı kapanmıştı, içeriyi görmesi mümkün değildi.Perdeye içerden yansıyan gölgelerden en az iki kişinin evde olduğu anlaşılıyordu. Ne yapacağım ki diye düşündü içeriyi göremiyorum, hava puslu dışarda da kalmak istemiyorum. Ne özelliği var ki bu kapının, niye bir seçenek olmuş ki diye düşündü. Belli ki yoksul insanlar, kederleri havayla tam bir uyum içinde, kayda değer ne anları olabilir ki. Tam dönecekken evin kapısının açıldığını gördü. Hemen saklandı bir duvarın ardına. Genç, yapılı, üzerinde eski bir kaban, başında kasketiyle genç görünen bir adam çıktı dışarı.Çekindiği bir şeyler var gibiydi. Korkuyla bakındı çevreye. Kapıyı kapatmamıştı, eliyle içerdekine gel işareti yaptı. Durmadan etrafı kolaçan ediyordu. Evin ışığı söndü, adamın kapıya uzanan elini bir el tuttu. Başında kırmızı beresi, beresinin altından dışarı fırlamış siyah saçlarıyla, siyah, kısa montlu, pantolonlu, genç bir kız çıktı dışarıya. Aynı korku, aynı heyecanlı bakışlar vardı onda da. Çıktıkları kapıyı sessizce kapattılar arkalarından. Bulutlar bir an dağıldı, bir an daha bir aydınlık oldu etraf. Sanki bütün camlar kırıldı, sanki ağaçlarda tek bir kuş kalmadı, sanki utançtan kahroldu bulutlar, sanki sanki, bir an evin önüne yığılıp kaldılar adamla, kadın. 


        Koşarak geri döndüm, koşar adım içeri girip kapattım, kitledim ardımdan kapıyı. Merak etmedim niyesini, nasılını, fark eder miydi, haklı kılabilir miydi hayatların bitirilişini herhangi bir açıklama. Ne özrü ne affı olurdu böyle bir şeyin.


        Artık tek bir kapı kalmıştı ardına bakmadığı. Yaklaştı, çekinerek açtı. Açar açmaz Carmen'in eşsiz notları kucaklayıp, aldı onu içeriye. Muhteşem bir yapıda, muhteşem bir gösterinin kalbine bağdaş kurup oturdu en sevdiği ile. Bitmesin isterdi o an, hiç bitmesin. En sevdiği, en kıymetlisi ve Carmen, o an bir ömürdü belki de. Bu kapıdan ayrılmak istemedi .


        Kavak ağaçları en sevdiklerim. Sesleri uçan halı misali kaldırır beni, götürür istediğim her yere. Korkmam, kıvrılır yatarım üstünde. Altımda dağlar, ovalar geçip dururlar, hiç yorulmam. Nasıl sarıp sarmalarlar yapraklarıyla sizi, soru sormazlar, merak etmezler, üzmezler. Kapatın gözlerinizi işlerini kolaylaştırın kavakların, konuşmayın, insan sesinizle huzuru bozmayın.



  ZERRİN TİMUROĞLU


   2019   İSTANBUL


      


        


    


7 Mart 2021 Pazar

Bir Yer Olsaydı

        Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde ülkenin birinde diye başlayan yaşamlarımız, seçim yapma şansımızın olmadığı ailelerimiz, ortamlarımız, hayatımız.


        Sevgisizlik yaşam ırmağınıza sürekli zehir akıtan, asla önünü alamadığımız, zararlarından yıllarca yıllarca kurtulamayacağınız  hüzün dolu bir gerçektir. Hele bu anne, baba sevgisizliği ise suyu çekilmiş, kurumuş bir gölün dibinde büzülüp kalırsınız. Kimseye anlatamazsınız derdinizi, bu kavramlar tartışılamaz. Dayak, eziyet, bakımsızlık tartışılır ama sevgisizlik tartışılamaz. İnsanın içini bomboş bırakan, paylaşmak istediklerini anlamsız kılan, varlığınızı değersiz kılan, her zaman sorular demetini elinizde tutup, sizi şaşkına çeviren sevgisizlik asla konuşulamaz.


        Eve gelmişti, kapıyı çaldı bekledi. Annesi açtı.

    -Merhaba

    -Merhaba

        Kabanını çıkardı, astı. Çok zor bir gün geçirmişti, resmen haksızlığa uğramıştı. Arkadaşlarının yaptığı şeylerden sorumlu tutulmuştu, okul müdürü odasına çağırmış, azarlamış, iyi bir öğrenci olarak böyle bir olayın içinde yer almasını kınamıştı. O kadar korkmuş o kadar şaşırmıştı ki olayın ne olduğunu, niye kendisini suçladıklarını bile soramamıştı. 


        O gün okulda son sınıfları kasabanın sinema salonunda tarihi bir film seyretmeye götürmüşlerdi. Önlerde bir yerden arkadaşları ile seyretmiş ara verildiğinde yiyecek bir şey almak için sinema salonunun büfesine gitmişti. Tekrar yerine dönerken ailecek de görüştükleri bir ailenin kızı ile karşılaşmış, locadan filmi seyrettiklerini öğrenince locaya bakmak için birkaç dakika uğramış tekrar yerine geçmişti. Sonra filmin ikinci yarısı başlamadan az önce arkada locaların olduğu yerde kalabalığın toplandığını, öğretmenlerin bir kısmının da telaşla oraya gittiklerini görmüştü. Film başlayınca da unutmuştu. Müdür beyin sözünü ettiği olay neyse o arkadaşı ile ilgili olmalıydı başka bir şey gelmiyordu aklına.


        Yemeğini yiyip kitaplarına gömülmek istiyordu tabi mümkün olursa. Annesi anlatılması, yorumlanması ve hatta tartışılması sessizce kesin bir şekilde yasaklanmış biriydi. Nasıl başarmıştı bunu, kendini nasıl ulaşılmaz kılmıştı tuhaftı. İyi yemek yapar, evi temizletir, güzel misafir ağırlardı, özellikle evden hiç eksik olmayan akrabalarını. Adını uzun yıllar koyamadığı bir tuhaflık vardı annesinde ama kimsenin hatta kendinden başka kimsenin fark etmediği. Yüz ifadesi birkaç kopyadan ibaretti, en acı olaylarda bile bakışlarında hiç dalgalanma görmemişti. Kendini üzecek her olayı tümüyle en kısa sürede yok varsıyordu. Hiçbir yaşanmışlıkta bir kez olsun hatasını kabul ettiğini görmemişti. Ne kardeşlerinin ne kendisinin doğum günlerimizi bir kez hatırladığını görmemişti. Bir gün olsun sevgiyle sarılıp sizi seviyorum dediğini duymamıştı. Bir gün olsun herhangi bir şekilde haksızlığa uğradıklarında onları savunduğunu görmemişti. Ama güzel elbiseler dikip, güzel yemekler yapmıştı.


        Çoğu zaman elimi uzatsam annemin vücudundan geçip diğer tarafa geçecek gibi hissederdim, üzüntünüz, sevinciniz, heyecanınız ardını göremediğiniz bir hiçlikte kaybolurken öylece kalakalırdınız ve bunu yalnızca siz bilirdiniz. 

  

        Zaten hayatlarımızı tutsak eden sadece bizim bildiklerimizdir değil mi, kendimize sakladıklarımız, paylaşamadıklarımız. Ruh spektrumu olsaydı inanılmaz renkler görülebilirdi mutlaka, her bir insan için bilmediğimiz bir sürü renk. Tabi birde toplumdaki tabular. Bütün anneler iyi, bütün babalar iyi, bütün yaşlılar iyi. Böyle saçmalıklarla dünyanın daha iyi olmasını beklemek aptallığına inanıyoruz çoğumuz, ne denir. Belki de zorunluyuz bu suskunluklara, kabullenişlere, milyarlarca insanı bir arada tutmak, yönetmek, düzeni korumak kolay değil elbette. 

   

        Odasına gitti, üstünü değiştirdi, acıkmıştı. Mutfağa gidip tabağına annesinin pişirdiği yemekten koydu, biraz ekmek aldı, tekrar odasına döndü. Sıkıntılı olduğunda belki yüzüncü kez okuduğu çocuk kitabına sığınırdı, Heidi'ye. eline aldığında, ilk sayfayı çevirdiğinde ayağını Alplere basmış olurdu. Muhteşem dağların ardından kaybolan güneşin ona gülümseyişini, kanatlarını hiç oynatmadan gururla süzülen kartalın süzülüşünü hemen görürdü.

        

    -Kızım hadi bakkala gitmen lazım,

        Annesinin sesi yakaladığı huzurun ortasına kocaman bir delik açmıştı. Hep aynı şeyi yapıyordu, okuldan geldiği an söylese içeri girmeden kolay olacaktı. Ama kızının geldiğinde sıkıntılı olduğunu anlamıyordu, ya da umursamıyordu. Sesini çıkarmadı, cevap vermezse bakkala gitmekten kurtulurdu belki. Aslında bunun mümkün olmayacağını biliyordu, sürekli sesleniyordu annesi,

         

    -Hadi kızım, hadi kızım.

        Bir şeyin kibarca söylenmesi kötü olduğu gerçeğini değiştirmez yalnızca onu olduğu gibi görmenizi geciktirir bana göre. 


        Birkaç sayfa okusa Heidi'nin Peter le dağlarda keçilerini otlatmasını, yeşilliklerde çıplak ayakla koşturmasını, dağ göllerinin kıyısına oturup seyretmesini hayal etse, azıcık ferahlayabilse iyi olacaktı. İstemeye istemeye kalktı yerinden, salona gidip annesinin uzattığı parayı alıp, mantosunu giydi, dışarı çıktı. 


        Sevdiği kitapların konularını aklından geçirmesi yetmiyordu kendinden uzaklaşmak için, sessizlikte, yapayalnız uzun süre okuması gerekiyordu, gerçek dünyayla bağları kopmalıydı bir süre.

        

        Akşam olmuştu, babasının  gelmesine az kalmıştı. Çok merak ediyordu müdür babasıyla konuşmuş muydu yakın arkadaşı idi çünkü. Çok sert biriydi babası, öyle kimseye söz hakkı filan vermezdi. Olayın ne olduğunu bilse gene de iyi kötü açıklama yapmaya çalışırdı, onu da bilmiyordu.


        Korkuyordu korkmasına ama öyle  ruhsuz bir evde büyümüştü ki, tüm duyguların yalnızca taklit edildiği yalanların ustaca kıyı köşe yıllarca saklandiğı, iyi bir aile karalamasını o kadar çok yaşamıştı ki ne olacağını biliyordu. Sofraya oturduktan bir süre sonra babası annesine, 

    -Şu geçen akşam oturmaya gittiğimiz bankacılar vardı ya onların kızı bir çocukla kaçmış dün, okul ayağa kalktı, dedi.


        Çok şaşırmıştı, bu locada görüştüğü kızdı, demek o karışıklık bu nedenle idi. İyi de kendisi ile ne ilgisi vardı ki, hiç anlayamamıştı. Babası ona bir şey dememişti müdür bir şey söylememişti demek. Peki kendisini niye azarlamıştı. İşte yine saçma sapan, çözemediği bir durumun ortasında kalmıştı. Bir yer olsaydı, o yerde bir ulu kişi böyle, düğümlendiğinde yüreği yanına gidip her şeyi anlatabileceği, ya da anlatmadan sessizce paylaşabileceği. Bir yer olsaydı ailesini seçebileceği, ne zaman kurtulabilirim diye düşünmeyeceği bir ev olsaydı. Bir yer olsaydı her zaman daha iyisini düşlediği, sevgisizlik dehlizlerinde kaybolmadığı, kitapların sayfalarında her defasında kaybolmak istemediği, bir yer olsaydı.




  ZERRİN TİMUROĞLU         


    2017 İSTANBUL


 

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...