27 Eylül 2021 Pazartesi

Sizce

        Umutsuzluk, içimizdeki bütün ışıkların tek tek sönmesini beklemek, çaresizce, bildiğiniz, anladığınız şeyleri bilmiyormuş gibi yaparak, anlamamış görünerek.

    -Her şeyi tarif edebileceğimizi düşünüyoruz, her hissettiğimizi, her yaşadığımızı, anlatabileceğimizi.


    -Sus dedi arkadaşı, sessiz ol, gelmek üzeredirler.


        İki genç adam çöp bidonlarının arkasına saklanmışlardı. Caddenin karşısında iki katlı evler sıralanmıştı. Kapılarına bir kaç basamakla çıkılıyordu. Kaldırımlarda belli aralıklarla dikilmiş ağaçlar yemyeşildi. Çok kalabalık bir cadde değildi, ıssızda sayılmazdı. İnsanlar iyi giyimliydiler, güzel arabaları vardı, varlıklıydılar belli oluyordu bu. Boyunları bükük değildi, gözleri yere bakmıyordu yürürken, birisi bir şey düşürmüş müdür diye merak etmiyorlardı.


        Genç adamlardan biri oldukça zayıftı, uzun boylu, sarışın, iri kemikliydi. Yüzünde hayatı olduğu gibi kabullenmiş, onun oyunlarına ayak uydurmuş, ne yaşarsam kabulüm anlayışında bir ifade vardı.


        Diğer genç kısa boylu, esmer, kısacık kesilmiş, düz siyah saçları, küçücük siyah gözleriyle, inatçı, isyankar, hayata sitemli biri gibi görünüyordu. Kaderine hem küs hem ne olup bittiğini hala anlayamamış, kendi gerçeğinin üstüne beton dökmüş biri gibi, dertlerinin sesini derinden, çok derinden hep duyacak biri gibi.


        Hava soğuktu, hafif hafif kar serpiştiriyordu, akşam saatleriydi, kararmıştı hava, caddenin ışıkları yanmıştı.Sanki hayat yanan bir şöminenin etrafında, güzel bir ailenin güzel yemekler yiyip, hoş sohbetler yaptığı, güzel bir evde hiç bozulmayacak, güvenli bir beraberliğin tarifiydi, zamana asla yenilmeyecek olandı huzur ve mutluluk.


        Her akşam yanan sokak lambaları bunu düşündürüyordu ona, nasıl, niye bilmiyordu. Esmer genç aklından geçenleri söylemek istedi arkadaşına vazgeçti sonra, tuhaf, tuhaf bakıp gülecekti kesin. Anlamadığından değil, hayal kurmayı kendilerine yakıştıramadığından.


    -Çıkıyorlar.


        Çöp bidonlarının arkasına daha bir sindiler. Tam karşıdaki evin sokak kapısı açılmıştı, bir çocuk, bir kadın ve bir adam çıkıp, kapının önündeki arabalarına bindiler. Onlar uzaklaşana kadar beklediler, sonra dikkat çekmeyecek bir şekilde doğruldular, karşıya geçtiler. Daha önce macunla kopyaladıkları anahtarla kapıyı açtılar, içeri girdiler.


        Girdikleri anda evin temizliği, güzelliği, lüksü şaşırttı onları, küçük bir saraydı sanki.


        Sarışın genç,


    -Bu kadarını beklemiyordum, gerçekten zenginlermiş dedi.


        Esmer olan,


    -Kimi böyle kimi bizim gibi arkadaş, biz işimize bakalım hadi, her an dönebilirler.


    -Tamam dedi arkadaşı, dağılalım, sen üst katta değerli bulduklarını al, ben de alt kata bakacağım. On beş dakika sonra kapının önünde olalım.


    -Tamam dedi, esmer genç, üst kata giden merdivenleri üçer beşer çıkmaya başladı. İki sene önce birileri ona böyle işlerin içinde olacağını söyleseydi, kavga çıkardı kesin. Ne olmuştu kendisi de cevaplayamıyordu bunu, içindeki bütün ipler kopmuştu umuda bağlı, iyiye, doğruya, mutluluğa giden bütün yolları kaybetmişti. Esmer, düz, kısa saçında gezdirdi elini, gözleri buğulandı, elinin tersiyle bastırdı gözlerine. Yatak odaların yöneldi, çekmeceleri karıştırmaya başladı.


        Alt katta sarışın genç mutfakta, yemek odasının dolaplarını, büfelerini karıştırıyordu. Bulabildikleri değerli, kolay taşınabilir her şeyi küçük torbalara doldurup kapıda buluştular.


        Tam çıkacaklarken esmer olan arkadaşının koluna sarıldı, sessizce,


    -Tuhaf değil mi diye sordu,


    -Ne tuhaf, çıkalım hadi.


    -Çok tuhaf, bu kadar zengin bir evde alarm niye çalmadı,


    -Çalsa da biz hallederdik biliyorsun, hemen kapatabilirdim ben.


    -Biliyorum ama çalmadı,


    -Yani,


    -Biliyorlardı ve şimdi bizi bekliyorlar dışarıda, her şeyle birlikte yakalayacaklar.


        Sarışın genç telaşla, korkuyla,


    -Ne yapacağız peki,


        Esmer genç sustu, düşünüyordu, her yer sarılmış olmalıydı, nasıl kaçacaklardı. Sirenleri duyduklarında hala kapının önündeydiler. Polisler teslim ol çağrısı yapıyorlardı, silahları yoktu asla kullanmazlardı ancak polisler bunu bilmiyorlardı elbette.


        Çare yoktu teslim olmaktan başka, kapıyı araladılar, beyaz bir örtü bulmuşlardı mutfaktan onu gösterdiler. İki dakika sonra kıskıvrak yakalanmışlardı, evin babası polislerin arkasından öfkeyle bakıyordu onlara. Kar tipiye dönmüştü, sokak lambalarına şov yapıyorlardı, en çok onların önünden geçip düşüyorlardı yere. Diğer evlerden çıkan insanlar vardı, sokak çok kalabalık olmuştu birden. Ve yönetmen uzaktan bağırdı, 


        Çok iyiydi çoçuklar, tebrikler, yarın devam. Herkes alkışlıyordu.


        Hayat her zaman bir sahne değil midir zaten, gerçekle, gerçek olmayanı kim ayırt edebilir ki. Sizce neydi.


ZERRİN TİMUROĞLU

2021


24 Eylül 2021 Cuma

Rudolf Nureyev

        İşe zamanında yetişmek için koşturuyordu. Sabah trafiği öyle yoğundu ki belediye otobüsü kaplumbağa hızıyla gelmişti. Durakta iner inmez az ilerideki yaya geçidine yönelmişti.

        Hava yağmurluydu. Usul usul bir yağmurdu, damlalar düştükleri hiç bir şeyi incitmek istemiyorlardı. Toprak sevinçten öyle güzel kokuyordu ki, ağaçlardaki her bir yaprak, küçücük şişelerine doldurmak için bu eşsiz kokuyu yarışıyorlardı.


        Yaya geçidine geldi, kalabalıkla beraber beklemeye başladı, iki dakika sonra yeşil yanacaktı, arkasına döndü, küçük parkın hemen ardında denize baktı. Göğün rengini giymişti, su gibi, buz gibi. Tekrar önüne döndüğün de yeşil yanmıştı yayalar için.Hızla geçti bir caddeyi, diğerine koşturdu. Caddeler genişti o yüzden acele etmeliydi tekrar beklememek için.


        Birden sağ bacağında derin bir acı hissetti, bağrışmalar duydu etraftan merak etti, bakmak istedi, düştü. Kalabalıktan insanlar ona doğru koştular. İlk önce anlamadı niye buz gibi asfaltta oturduğunu, yardım etmek için uzanan ellere şaşkınlıkla baktı.


    -Merhaba, dedi genç adam.


        Elinde bir futbol topu büyüklüğünde ışık taşıyan genç adama baktı. Yardıma koşanlardan biriydi herhalde diye düşündü.


        Bir şey değişir sonra her şey değişir derler. Asla öyle değildir oysa. Yaşayanlar bilir bunu; Her şey değişir sonra bir şey değişir. O bir şey hayatın anlamıdır. Kaplumbağayı soğuk su içinde ocağın üstüne koyup, yavaş, yavaş ısınan suya tepkisini sıfırlamak gibi. Her şey değişirken birer birer önemsememek, yolculuğu sürdürmek.


    -Merhaba, size de mi bir şey oldu,


        Çok yakışıklı bir genç adamdı. Köşeli bir yüzü, mavi gözleri, kumral, gür, dalgalı saçları vardı. Üzerinde çok şık bir koyu yeşil ceket, içinde bir ton  açık gömlek ve desenli bir kravat vardı. Kot pantolonu ceketinin altına çok yakışmıştı.


        Gülümseyerek, geldi yanına oturdu. Odasının duvarına astığı, hayatı boyunca duygusal olarak etkilendiği tek sanatçı olan Rudolf Nureyev’ e benziyordu sanki. Nureyev o resimde gülümsüyordu. Öyle bir gülümsemeydi ki bu, size resimden el uzatıyor gibi, tüm dertlerinizi biliyor ve yardım ediyor gibi, bir gün mutlaka mutlu olacağınızı vadediyor gibi, bir anda sizi dünyanın istediğiniz herhangi bir ülkesine götürebilirmiş gibi, aşkı en iyi bilen, en güzel yaşatabilecek olan gibi, öyle gülümsüyordu. Bir gazeteden kesmişti o resmi. Zaten ilk ve son astığı resimdi o, bir daha asla bu derinlikte bakan, böyle konuşan , böyle derin bakan bir çift göz görmemişti.


    -Hayır, bana bir şey olmadı. Ben size yardıma geldim.


        Elindeki ışık topunu hiç bırakmadan yanına oturdu.Mavi gözlerinden bir ışık demeti yüreğinden geçti,


    -Nasıl yardım, niye yardım edeceksiniz ki , benim bacağım ağrıyor biraz, düştüm ben.


    -Sakin olun. Her şey az sonra belli olacaktır.


    -Ne belli olacaktır.


        Gözlerini yüzüme dikip, sordu,


    -Nasıl iyi miydi hayat,


    -Herkesinki kadar, ne çok iyi ne çok kötü.


    -Biliyorum çalışkansın, işinde başarılısın, zengin olamadın ancak iyi bir yaşamın var. Ne var ki mutlu değilsin, hiç olamadın.


        İçindeki yanardağ fokurdamaya başladı birden, engelleyemeyeceği bir korkuya yeniliyordu adım adım. Genç adam anladı hemen,


    -Korkma, dedi, korkma her şey iyi olacak.


        Onunla konuşurken bildiği, yaşadığı dünyayı unutmuştu, yalnızca bu iki mavi gözün içinde hapsolmuştu. Araba sesleri, insan sesleri, telaş görüntüleri, hepsi hayal gibiydi.


    -Biliyor musun dedi adam, indir o duvardaki resmi artık kalbini kafese koyma, özgür bırak artık, olmaz mı.


    -Neden,


    -Çünkü sevginin resmi olmaz, o yalnızca yaşanır. Hislerin bir nesneye dönüşürse yolu tıkanır, ilerleyemez.


    -Uykum var,


    -Uyu o zaman.


        Uykuya dalarken, mavi gözlerine Nureyev’i resmeden genç adamın, uzandığı sedyede göğsünün üzerine elindeki ışık topunu bıraktığını gördü ve derin bir uykuya daldı.


        Günler sonra iyileşip eve döndüğünde odasının duvarındaki resme baktı, baktı, indirmedi duvardan, kıyamadı, bu gülümsemeden, bu anlatım selinden vazgeçemedi. Eline bir mavi kalem aldı, maviye boyadı Nureyev’in gözlerini, niye yaptı bunu, bilemedi.



 ZERRİN TİMUROĞLU

 2021


22 Eylül 2021 Çarşamba

Gülümsemek

        Öfkeyle çıktı evden, öyle sinirliydi ki kapıyı bütün gücüyle çarptı. Annesine, babasına anlatamamıştı bir türlü, evlenmek istemiyordu. Sahile yakın ancak yükseklerde bir köyde yaşıyordu ailesi ile birlikte. İki kız kardeşi daha vardı, kendisi on sekizinde; diğerleri ikizlerdi, on altı yaşındaydılar.

        Karda, kışta kıyamette, bazen yaya, bazen kızakla, bazen atla kasabadaki okullara gitmiş, bitirmişti liseyi. Üniversite sınavlarına girmek için hazırlanıyordu ki köyün zenginlerinden birinin oğlu görücü göndermişti evlerine. Çok iyi bir aileydi, oğulları doktordu, tanıyor sayılırlardı, iyi bir gençti. Böyle olunca da anne, babası kaçırmak istememişler, kızlarına çok iyi bir kısmet çıktı diye sevinmişlerdi. Babası son sözünü söylemişti, evlenecekti.


        Kapıyı çarpıp çıkmıştı ve yürüyordu, köyleri zaten denizden oldukça yüksekteydi, evlerin de tepelerden birindeydi, pencereden bakıldığında sanki uçurumdan yuvarlanacakmışsınız gibi hissederdiniz, güzeldi, inanılmaz bir özgürlük duygusu boca edilirdi yüreğinize. 


        Bu köyde doğmuş bu köyde büyümüştü, aynı evde ancak her sabah sokak kapısını aynı garip korkuyla açmaktan kurtulamamıştı, ya uçuruma düşersem, ya kapının tam önüne gelmişse. Köyün neredeyse insan boyundaki köpekleri gün batımlarında uçurumu gören kayalıkların en ucuna oturur sanki gizli bir görevi yerine getirir gibi kıpırdamadan, dikkatle güneşin batışını izlerlerdi, niye, neye bakarlardı uzun uzun bilinmez.


        Köyden de yukarıya çıkmıştı, ormanın başladığı yerde kayalık bir açıklık vardı, sanki kendiliğinden oluşmuş bir küçük, açık tiyatro gibi. Kayaların bir kaçının üstü yassılaşmış, rahatça oturulabilecek hale gelmişti. Her zaman düşünmek için, korkularından kurtulmak için gelirdi buraya.


        Nasıl zorlayabilirlerdi onu evlenmeye, babası nasıl dinlemezdi onu, anlamıyordu. Aslında  çocuklarını dinleyen, onlara arada sırada söz hakkı tanıyan bir babaydı, niye bu olayda çok sertti. Yassı kayalardan birine oturdu, sırtını arkaya dayadı, ağaçların fısıltılarını dinledi bir süre, eline, yere düşen ağaç dallarında birin aldı, yere, toprağa bir şeyler çizmeye başladı.


        Evleneceği kişiye aşık değildi ki, görmüştü bir kaç kere, düğünlerde filan yan yana oturup konuşmuşlardı da ancak o kadar, tanımıyordu, tanımakta istemiyordu, yoktu bir özelliği. Gözünden yaşlar akıyordu içinde kedere teslim edilen ne varsa teker teker kurtarıp, gözyaşlarıyla dışarı atıyorlardı. 


        Kalkmalıydı, ıssızdı buralar, karanlığa kalmamalıydı. Oturduğu kayadan doğruldu tam köy yoluna yönelmişti ki arkasından bir ses duydu,


        -Bunca zamandır gelip gidersin hiç üzgün değildin, ne oldu.


        Şaşkınlıkla bakındı etrafına, kimse yoktu,  sanki sırtını dayadığı kayadan geliyordu ses, nasıl olurdu, buz kesti korkudan,


        -Korktun mu, korkma dedi kaya, ben iyi bir kayayım, kötülük yapmam. Sen de iyi bir genç kızsın, akıllı, çalışkan, ne oldu anlat hadi.


        Kız hemen dönüp koşmak istedi ancak ayaklarını hareket ettiremiyordu sanki, kaldı,


        -Biliyorum seni evlendirmek istiyorlar, peki sen niye istemiyorsun


        Konu bu olunca kimle konuştuğunu unuttu bir an, dertlendi,


        -Tanımadığım biriyle nasıl evlenirim ve ben okumak, çalışmak istiyorum, bilim kadını olmak istiyorum, yeni şeyler keşfetmek istiyorum, evlenip annemin yıllardır yaptığı işlerde bitirmek istemiyorum hayatımı. Üstelik evleneceğim kişiye aşık olmak istiyorum, köle miyim ben, olur böyle emirle evlenmek.


        -Seni isteyen gençle konuşmalısın derim ben belki hayallerini gerçekleştirecek olan odur.


        Gözyaşları içinde kayaya baktı, 


        -Sen bir hayalsin tamam çünkü dertleşmeye çok ihtiyacım var, bir hayal nasıl hayal kurar onu anlamadım.


        Kayanın dış yüzeyi yağmurla yıkanmış, parlamıştı, 


        -Çünkü ben seni iyi yapacak her şeyi yaparım hatta bu yüzden hayal de kurarım. Korkma o iyi biri beraber mutlu olacaksın, seni çok seviyor.


        Kız,


        -Sen nerden tanıyorsun, ne bilebilirsin ki, benim gitmem gerekiyor, geç kaldım


        Kız köye doğru koşarken, bu konuşmanın garip bir şekilde kendisini etkilediğini, o gençle evlenme fikrinin artık o kadar da korkunç gelmediğini fark etti, şaşırdı. Evlerinin kapısına geldiğinde dönüp arkasına baktı, onu isteyen gencin yağmurun altında tepeden indiğini gördü, üstü, başı toprak olmuştu, ıslanmıştı, bir an durup uzaktan kıza baktı, gülümsedi.


        Bir yola çıkılmışsa, gönülden, en içten duygularla atılmışsa bir adım ikna edebilmenin yolları bulunmalıdır, gülümseyen kayaların arkasında gizlenip, vazgeçmeyip, kaydıraklardan kayar gibi neşeyle uçurumlara düşmek.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021

    


             


19 Eylül 2021 Pazar

Merak Etti

        Pişmanlık eğer kader varsa saçma bir duygusallık olur. Yaptıklarımız, yaşadıklarımız önceden belirli ise bin kere pişman olsak ne değişir. 

        Bu duygu bir tehdit gibi durur yüreğimizde, pişmanlık, keşkelerle elele. İnsana özgüdür, insana aittir. Çıkarlarımız için midir üzüntümüz yoksa başkalarına verdiğimiz zararların önünde mi diz çökeriz. 


        Nelere pişman olabiliriz ki, yanlış kişi ile evlenmemize, yanlış meslek seçimimize, yanlış arkadaşlar edinmemize, yanlış şehirde oturuyor olmamıza. Peki yanlış evde doğmamıza, yanlış ülkede yaşıyor olmamıza, okula gidemeyişimize, boyumuzun kısa olmasına, uzun olmasına, çok zeki, çok aptal olmamıza ve daha bir sürü şeye de pişman olabilir miyiz.


        Elbette olamayız, tasarlanmış rollerin repliklerinde biz hepimiz bir şans yakalamaya çalışıyoruz. Keşkeler de bu oyunun kurallarından, öyle hissetmeliyiz ki oyunu bırakmamalıyız. Kendimizi ne kadar suçlu hissedersek o kadar gayret ederiz oyunu bitirmeye.


        İki kertenkele güneşli bir günde büyük bir kayanın üstünde uzanmışlar güneşin keyfini çıkarıyorlardı. Öyle koyu bir sohbete dalmışlardı ki gökteki kartalı fark etmediler. Kartal da görmedi onları yani henüz görmedi. Kertenkelelerden bir diğerine iki gün önce başına gelen ilginç bir olayı anlatıyordu. 


        Yakınlarda bir çiftlik vardı, karı, koca üç çocuklarıyla yaşıyorlardı. İki kız, bir erkek olan çocuklar on, on beş yaşlarındaydılar. Çok çalışıyorlardı, çiftliğin bütün işini aile, kendisi yapıyordu. Her gün çok erken kalkıp, hava kararana kadar çalışıyordu hepsi. Kimi ahırdaki hayvanlara bakıyor, ahırı temizliyor, sütleri sağıyor, kimi hayvanları otlağa götürüyor, kimi tarlaya gidiyor kimi ev işlerini yapıyordu.


        Yalnızca haftada bir gün çalışmıyorlardı. O gün güzel giyiniyorlar, küçük sepetlere yiyecekler koyup, evlerinden oldukça uzakta bir göl kenarına gidiyorlardı. 


        Hikayeyi dinleyen kertenkele güneşte biraz daha uzanırken, arkadaşına, ne var ki bunda insanlar hep yapıyor bunu dedi.


        Doğru diye karşılık verdi arkadaşı, ben de yanlışlıkla sepetlerine girmemiş olsaydım hiç şaşırmazdım zaten.


        Ne oldu ki ne gördün diye sordu kertenkele. O sırada gökteki kartalı fark etmiş arkadaşını da uyarmıştı. Gerçi hala kartal onları görmemişti, yine de tehlikeliydi.


        Merak etme dedi hikayeyi anlatan kertenkele, ben de gözlüyorum kartalı. Neyse aileyle birlikte göle gitmek zorunda kaldım. Yere örtüler serdiler, yemeklerini çıkardılar, sessizce yediler. Çocuklar sanki çocuk değildi, ne oynadılar, ne güldüler, öylece oturup etrafı seyrettiler.


        Garipmiş gerçekten dedi diğer kertenkele, belki bir üzüntüleri vardır, kim bilir.


        Birden kartalın hızla onlara doğru alçalmaya başladığını gördüler, birbirlerine hoşçakal deyip, kayanın altında hızla kayboldular. 


        Gözden kaybolmadan  hikayenin sonunu merak eden kertenkele bağırdı arkadaşına, sonra ne oldu peki, bu kadar mı yani. Arkadaşı hızla kaybolurken kuyruğunu gösteriyordu arkadaşına, ne söylüyordu duyulmadı son anda, heyecanla kuyruğunu kayaya vura vura kayboldu.


        Bir daha karşılaşabilirler miydi acaba, hikayeyi dinleyen merak etmişti, insanlarla kuyruk arasında nasıl bir benzerlik, ilgi olabilirdi ki. Saklandığı yerde düşünürken kartalın onu izlediğini anlamamıştı, güçlü gagasıyla kertenkeleyi yakalayan kartal bir an sonra gökyüzünde kaybolmuştu.


        Kertenkele ölmeden önce dikkatini dağıtan ve aslında kendisini hiç ilgilendirmeyen hikayeyi dinlediğine pişman olmuştu.


        Arkadaşının arkasından gülümseyerek bakan hikayeci kertenkele, saklanmak için daha iyi bir yer bulmuştu, kartalı erken fark edip kandırmıştı arkadaşını. 


        Kendi kendine söylendi keyifle, ya bir düşün kertenkele, ne olabilir ki piknik yaptılar her zamanki gibi. Bizim hikayemiz daha ilginç, daha tehlikeli, daha zor, insanları merak etmek bize mi kaldı.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021


18 Eylül 2021 Cumartesi

Neden Yaptın, Sözünü Tutmadın

        Küçük kardeşinin elinden tutmuş karanlık yolda yürüyordu. Fazla hızlı gidemiyordu, kardeşi yorulmuştu. Toprak yolda taşlar da oluyordu bazen, karanlıkta görmüyorlardı, takılıp düşüyorlardı.

        Kendisi on sekizinde, kardeşi ise beş yaşındaydı. Bir abla olarak küçük erkek kardeşini koruyup, kollamak onun göreviydi ayrıca çok seviyordu kardeşini. Belki de o doğmasaydı yaşamanın hiç anlamı kalmayacaktı. Birbirlerinden başka kimseleri yoktu. Vardı, annesi, üvey babası ve onların akrabaları, kardeşi için ve kendisi için hiç olmasalardı daha iyi olurdu.


        Okulunu yarım bırakmıştı liseden, eve her geldiğinde kardeşinin yüzünde, sırtında morluklar  görüyordu hep, dövüyorlardı hem annesi hem üvey babası. Büyük bir şehirde yaşıyorlardı, iyi kazançları vardı annesinin de, üvey babasının da. Ancak biraz daha kalacak olsalardı kardeşi, ölebilir veya sakat kalabilirdi. Çok önceden plan yapmış, akşama doğru, bakkala diye kardeşini de alıp çıkmıştı evden, küçük bir kıyı kasabasına aldığı biletle, otobüse binip görünmeden arka kapıdan inmişlerdi ve karanlığa dalmışlardı öylesine.


        Onları arayıp aramayacaklarını bilmiyordu, belki sevinirlerdi bile ancak konu komşuya hoş görünmek için bir iki arayacakları hatta polise haber vercekleri kesindi. Zalimdiler, duygusuz, baştan ayağa kötüydüler ancak kimse bilsin istemezlerdi. En sinsi insan türü, hem çok kötü hem iyilikte popüler görünme isteği, maskeleri inanılmaz değişkendi.


        En çok bu tür insanlar savunur toplumsal tabuları bilir misiniz en çok bunlar ahlak bekçisidir, dayağı en çok bunlar kınar, kalabalıkta en çok bunlar şefkatlidir çocuklara. Yalanın her şeklini çok iyi bilirler, etrafa saçtıkları çöpleri, yok olan sevinçleri, bir gecede büyüyen çocukları en iyi onlar bilirler. 


        Amorf yapılarından usta bir ilüzyonist gibi Afrodit, Eros yansıtırlar ve genellikle başarırlar, inandırırlar.Serçeler, kargalar göç etmez, edemezler bir anlasak; bir öğrensek tanımayı, boğazımıza bu kadar düşkün olmasak, salyangozları canlı canlı kaynar suya atıp keyifle yemesek, yapmasak ne iyi olurdu. Bir planı daha yoktu, bu kadar düşünebilmişti. Birazdan bir arkadaşıyla buluşacaktı, yardım edecekti onlara. Yazın çalıştığı bir mağazadan iş arkadaşıydı, iyi bir çocuktu, üniversitede tıp okuyordu. Dertleşirlerdi arada, buluşup sohbet ederlerdi. Kaçacaklarını söyleyince yardım teklif etmişti, kendiside kabul etmişti.


        Arkadaşının onları bulacağı parka geldiklerinde kardeşi çok yorulmuştu, hemen ablasının kucağına başını koydu, uzandı banka, gözlerini yumdu. Issızdı park, vakit geç olmuştu ve hava oldukça serindi. Küçük çantasını yanına koydu, kaygıyla etrafına bakındı. Aramıştı arkadaşı azıcık gecikecekti, dersten geç çıkmışlardı.


        Yola yakın bir bank seçmişti, bir araba az ilerdeki kırmızı ışıkta durdu, şoförün dinlediği şarkı, karanlığın, yalnızlığın ortasına indirdi koca yumruğunu, darmadağın etti yalnızlığı. ’Acıyı sevmek olur mu’ diyordu şarkıda, ‘hani hayat bir oyundu, artık içime sinmiyor ‘ diyordu.


        Çantadan bir ince ceket çıkardı, kardeşinin üstüne örttü. Arabada çalan şarkı bir kaç dakika dinlendirdi beynini, güzeldi sözleri. Gerçekten acıyı sevmek olmazdı, muhtemel aşk acısından söz ediliyordu, belki bir o acı sevilebilirdi her şeyin iyi olacağını düşünerek.


        Böyle karanlıkta, ıssızlıkta şehrin ortasında bile olsa bir park ne kadar da ürkütücü olabiliyormuş diye düşündü. Hemen karşılarındaki banka, takım elbiseli, beyaz gömlekli, şık ayakkabılı, kırklı yaşlarda görünen bir adam oturdu. Elini kardeşinin sırtına koydu, kaygıyla adamın oturduğu yerin tam tersi yöne karanlığa bakmaya başladı, korkmuştu.


        Pusuya yatmış, iyice toprağa yapışmış, sessiz, bütün kaslarını görevlendirmiş bir kaplan vardı sanki bankta. Niye oturdu ki bu havada oraya diye düşündü. Hadi biz çaresizlikten o niye tam karşımıza geldi, iyi niyetli olamaz. Tam kardeşini uyandıracakken, telefonu çaldı, arkadaşı parkın alt kapısına çağırıyordu. O kadar rahatlamıştı ki, bağıra, bağıra geliyoruz demişti, bizi bekleyen var mesajı vermişti adama.


        Alabalık hiç denizde yaşar mı, lüfer, çinekop göle yakışır mı. Kolay mıdır insanı ölçmek biçmek, etiketlemek, kolay mıdır herkese arkanı dönmek. Yağmurun altında ıslanmak mı, sundurmaya sığınmak mı yoksa boşverip sırılsıklam olmak mı yağmurun altında, hangisi.


        Kardeşini kaldırmak zor olmuştu, hızlı hızlı yürüdüler, parkın, arkadaşının kendilerini beklediği kapısına yaklaştılar. Bir oda bulduğunu söylemişti arkadaşı bir kaç gün kalabilirlerdi iki kardeş. Sonra izlerini kaybettirmelerini planlayabilirlerdi


        Tam kapıya yaklaşmışlardı ki, kardeşi heyecanla bağırdı, elleriyle kapıya yakın bir yeri işaret edip bağırıyordu, abla bak, abla bak, kaplumbağa. Gerçekten de bir kaplumbağa anlatacağı öykülerin gizeminde susuyordu. Başını evine çekmeden kardeşlere baktı, tam bir şey söyleyecekmiş gibi, konuşmayı az sonra sökecekmiş gibi, uyaracak mıydı, kutlayacak mıydı, baktı, baktı sonra çalılıkların çokluğunda gözden kayboldu.


        Bir söz bir hayat demektir. Tutulmayan sözlerde nefesler söner belki güzel olan her şeyle birlikte. 


        Arkadaşını görünce kapının önünde, sevinerek ona doğru yürüdü, sıkı sıkı tutmuştu kardeşinin elini. İnanamadı bir an, arkadaşının yanında üvey babasını görünce inanamadı. Bir akrabası ile gelmişti. Kardeşi korkuyla ablasının bacaklarına sarıldı, sımsıkı sarıldı.


        Uçurumlardan bakmalıyız düş kırıklıklarına, bütün güvenimizi dağlara fırlatmalıyız, haykırışlarımızı en tepeden bırakmalıyız, atlamalıyız, atlamalıyız.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021


     


      


      


        




       


16 Eylül 2021 Perşembe

Işığa Doğru

        Ne yaşıyorsak anlatamadıklarımızdan, neyi yanlış yapıyorsak elimize, kolumuza dolanmış geçmişin kördüğüm iplerinden, niye ağlayamıyorsak, geçmişin çöllerinde kuruyup giden gözyaşlarımızdan, neyi doğru yapmaya uğraşıyorsak ,geçmişin karanlık kapılarının açılmasından korktuğumuzdan, yani öfkeden, yani çaresizlikten, yani acıdan.

        Otobüs hızla yol alıyordu. Karanlık basalı epeyce olmuştu. Otobüsün iç ışıkları söndürülmüş yalnızca şöförün bulunduğu yer aydınlıktı. Şoförün yanındaki koltukta hostes oturmuş, arada bir şeyler konuşuyordu. Yolcuların çoğu uyuyordu.


        Pencere tarafında oturuyordu, camdan dışarıyı seyrediyordu hayranlıkla, öyle güzel bir mehtap vardı ki herkese güzel düşler vadediyordu. Geçtikleri yerler tamamen boştu, hiç bir yerleşim yeri görünmüyordu, belki de bu yüzden mehtap bu kadar şımarmıştı, aydınlığın tek sahibini oynuyordu ancak çok güzel oynuyordu.


        Uykusu gelmişti, bırakamıyordu ışığın kollarını, aya yolculuktan vazgeçemiyordu. Sanki arada sonsuz gibi görünen tarlalardan yola atlayan bir şeyler görüyordu, göz yanılgısıydı tabi, ya da tarla fareleri, belki tavşanlar ya da başka şeyler.


        Bir ara göz kapaklarına söz geçiremedi, kapandılar, hiç istemiyordu oysa, gece bitene dek uyanık kalmak, ay ile, sonsuz topraklarla, atlayanlarla, zıplayanlarla olmak istiyordu.


        Tam yenilecekken uykuya, oturduğu tekli koltuğun yanındaki ikili koltuklardan koridor tarafında oturan bir kadının hıçkırdığını duydu, sessiz, sessiz ağlıyordu. Binerken bakmıştı bir ara, otuzlu yaşlarda, spor giyimli, kısa saçlı, orta boylarda bir kadındı, Oturur oturmaz çantasından bir kitap çıkarmış, oturduğu koltuğun önündeki fileye yerleştirmişti. Ancak ışığını açıp hiç okumamıştı kitaptan.


        Işıklar kapanmadan kitabın adını okumuştu, ’Ay’a giden kirpi’, merak etmişti. İlerleyen saatlerde tamamen unutmuştu yol komşusunu. Neden ağlıyordu ki acaba. Başını yavaşça çevirip baktı, kadın ışığını yakmadan, karanlıkta, elinde kitabını açmış okuyordu, bir yandan da gözyaşı döküyordu. Nasıl görüyordu ki karanlıkta, çok şaşırmıştı. Uykusu filan kalmamıştı, başını tekrar akıp giden tarlalara doğru çevirdiğinde ay ışığı koşa koşa gelip karşıladı onu, sarıp sarmaladı.


        Birinin üzüntüsünün nedenlerini merak etmek, ona yardım edebileceğimiz bir şey var mı diye sorgulamaktır bazen, çoğu zaman benden daha dertliler varmış deyip avunmaktır. Şimdi kadının hıçkırıklarını içinde hissediyordu, bir şey olmuştu ve kendisi bunu biliyordu. Oysaki tanımıyordu kadını nereden biliyordu.


        Ay yusyuvarlak, anlamlı çehresiyle otobüsü adım adım takip ediyordu, hiç bırakmıyordu peşlerini. Özgürlük kendi hayatınız hakkındaki söz hakkınızdır. Özgürlük haksızlığa uğramayacağınızın garantisidir, özgürlük arkaya öne, sağa, sola tedirgin bakışlar atmadan yürüyebilmenizdir. Doyasıya ağlayabilmek, doyasıya gülebilmektir, öğrenebilmektir korkusuz, özgürlük böyle bir şeydir.


        Otobüs ani bir frenle durdu. Uyuyan yolcular da korkuyla açtılar gözlerini. Her kafadan bir ses çıkıyordu, ne olmuştu, kaza mıydı, tekerlek mi patlamıştı. Şoför ve yardımcısı ön kapıyı açıp arabadan inmişlerdi, birkaç dakika sonra ön koltuklara yaklaşıp, merak edilecek bir şey olmadığını, yola çıkan iki kirpiye çarpmamak için durduğunu söyledi. Yola devam edeceklerdi. Herkes rahatladı, zaten kimse inmemişti arabadan, kapılar kapandı, motor çalıştı, araba hareket etti. Tekrar ışıklar sönmüştü, başını çevirip mehtabı seyrederken garip iki şeyin gökyüzüne yükseldiğini gördü sanki, o sırada eline bir diken battı, başını çevirdi yan koltuğa doğru, yoktu, kadın yoktu, koltukta bir kitap unutulmuştu, ‘AY’ A GİDEN KİRPİ.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021






    


      


15 Eylül 2021 Çarşamba

O Resim

        Sevgi özgürleştirebilmeli insanı. Hiç görünmeyen, hiç çekiştirmeyen, varlığını hiç unutturmayan, ayağınıza hiç dolanmayan olmalı. Hava gibi mesela, rüzgar olup esmedikçe farkında olmadığımız ancak onsuz yaşayamayacağımız.

        Ellerini, ayaklarını bağlayıp, yününden, sütünden, etinden yararlandığınız hayvanlara, ne tatlısın, çok seviyorum seni demek, insani ilişkilerinize de yansıyan bir vurdumduymazlığı alışkanlık haline getirebilir. 


        Sanki hiç bitmeyecekmiş, sonu yokmuş gibi görünen bir yeşil çim denizinin içinde yürüyordu. Omzuna astığı, içinde birkaç giyeceğinin, birkaç kitabının, özel bakım eşyalarının bulunduğu çantasıyla, yeni işe başlayacağı bir zengin evine doğru yürüyordu. Havanın kararmasına az kalmıştı, güneş sonbaharın nazlı, serin kollarına uzanmış, ağır ağır çekiliyordu huzurdan. Çimler, ağaçlar kızıllığa boyanmak için yarışıyorlardı. Uzaktan büyük, gösterişli evi görmüştü. Geniş bir arazinin ortasına, değerli bir elmas gibi yerleştirilmişti. Hem hava kararmadan varmak istiyordu eve hem de bu yolu sonsuza kadar yürümek. Kendini hiç böyle özgür, böyle coşkulu, böyle yalancı hissetmemişti, sanki kendi topraklarında yürüyordu.


        Çimlerin gururlu yatışlarının bitiminde koyu yeşil ağaçlar, yapraklarını hiç dökmeyen, sırlarıyla, hışırtılarıyla duruyorlardı. Onun bu evde çalışmaya gelen biri olduğunu anlamış gibi, dağınıklıklarını toplamaya niyet etmemişler, selam vermemişlerdi.


        Bu işe çok ihtiyacı vardı, üniversiteye devam etmesi için bütün yaz çalışmalı, para biriktirmeliydi. Bir arkadaşı aracı olmuştu işi bulmasında. Liseden tanıyordu, zengin bir ailesi vardı arkadaşının ancak bu onu diğer insanlardan koparmamıştı, çok alçak gönüllü, çok insancıl biriydi arkadaşı. Ailesinin de görüştüğü, güvenilir insanlar olduğunu söylemişti. Orta işlerine bakacaktı, temizliğe, bazen mutfağa. Zaten tecrübesi vardı, her daim çalışması gerekmişti. Yaz tatilleri onun için para kazanma aylarıydı.


        Eve yaklaştıkça, heyecanı artmıştı, ömründe bu kadar büyük, bu kadar güzel bir evi yakından hiç görmemişti, insan böyle bir eve sahip olsa hiç ölmez diye düşündü. Üç katlı, bembeyaz, kapı süslemeleri altın varaklı, ön cepheye bakan ikinci kattaki muhteşem sütunlu balkon, evin kapısına dek uzanan, uzun, beyaz mermerli, binbir çiçekle süslenmiş yol, olağanüstü görünüyordu.


        Ne şaşırtır bizi, inanılmaz olan nedir bizim için. Her birimiz farklı düşünürüz bu konuda. İnsanın yaptığı hiçbir eser bir bülbülden, bir menekşeden, bir kuğudan, bir kelebekten daha muhteşem ve şaşırtıcı değildir oysa. Balık gibi yüzen gemiler, kuşlar gibi uçan uçaklar, kaplanlar gibi koşan arabalar yapmakla övünürüz, keşfederiz sadece yoktan var etmeyiz.


        Kapıyı çaldığında hava kararmıştı, zil nazlı nazlı öterken, açılan kocaman kapının önünde beliren kadın hizmetli, yüzündeki tüm anlamsızlığı ile kim olduğunu sordu, sonra onu mutfağa götürdü. Eğer kendi başına gitmesi gerekseydi kesin kaybolurdu bu evde, bir sürü koridor, bir sürü merdiven ve kapı vardı. Haberi vardı hizmetlinin, onu mutfakta bir masaya oturttu, bir fincan çay ve sandviç ikram etti. O yiyip içerken de ertesi günden itibaren ne işler yapacağını, masada yanına oturarak anlattı. Daha sonra kalacağı odayı gösterdi, alt katta, küçük, aydınlık bir odaydı.


        Sevgi özgürleştirebilmeli insanı, hayaller umut vermeli. Dünyanın en güzel şeylerinden biridir bence hayal etmek. Kimse değiştiremez, karalayamaz, bozamaz, hayal ederken gülümsemenizi hiç kimse solduramaz. Hayallerinize kimse sınır koyamaz.


        Çok yorulmuştu, geceliğini giyip yatağına uzandığın da pencereden, tülün içinden geçerek gelen lambaların ışığında yıkadı gözlerini, uykuya dalmadan, mermerlerin üzerinde atların ayak seslerini duydu, çocukluğundaki faytonların parke yollarda çıkardığı sesler gibiydi.


        Hanımefendi, hanımefendi kalkın lütfen. Biri sesleniyordu ve hafifçe dürtüyordu onu, Oysa çok yorgundu, kalkmak istemiyordu. Ancak seslenen ısrarcıydı, açtı gözlerini, şaşkınlıkla etrafına baktı. Müzenin bekçisi, hanımefendi müze kapandı, uyuya kalmışsınız burda, lütfen evinize gidin.


        Büyük bir hayal kırıklığı ile toparlandı, özür diledi, kapıya yönelirken karşısında uyuya kaldığı, o çok sevdiği tabloya bir daha baktı, yemyesil çimler, yemyeşil ağaçlar, çok geniş bir arazinin ortasında bembeyaz bir ev, çalışmak için bile içinde olamamıştı. 




   ZERRİN TİMUROĞLU

    2021


      


13 Eylül 2021 Pazartesi

Aslında Kimsin

        Virajı dönünce hemen karşınıza geliyordu, masmavi, hiç görmediğiniz güzellikte, masmavi deniz. Ardından size doğru koşan bir ağaç kalabalığı, aralara turuncular serpilmiş, bir oyun oynar gibi kaybolup çıkıyorlar, kaybolup çıkıyorlar. 

        Ben denizi hiç böyle sevmemiştim. O virajı hiç dönmeyelim, karaya doğru hiç yol almayalım, hiç gözden kaybetmeyelim turuncuları istiyorum, elle tutulur bir heyecanla saklamak istiyorum renkleri.


        Elinde kocaman bir gül goncası, dış yapraklarını kopardı, sonra yine dış yapraklarını kopardı, sonra yine, sonra yine. Ne bulmayı umuyordu bilinmez, en içte de gül, en dışta da gül değiştirilemezdi. Güzel olan bunu kabullenmek değil miydi.


        Kumlar sanki başkaydı, kumlardaki küçük taşlar, denizden az ötede bodur ağaçlar, küçük, küçük kayalar ve ıssız. Yalnız siz varsınız orada, dalgalara koşsanız da, denizle içli dışlı olsanız da, kayalıklara oturup şarkı da söyleseniz gün batımında, kızıl güneş ve siz.


        Kumsalda küçük bir kulübe vardı. Tahtadan, tek odalı, içine bir yatak, bir masa, sandalye yerleştirmişler. Masa, kulübenin denize bakan penceresinin hemen önündeydi. Üzerinde bir tomar beyaz kağıt, yanında bir kaç  tükenmez kalem ve bir şamdan vardı. Şamdanda kalın, beyaz, yarısına kadar yanmış, tükenmeyi tatmış iki mum vardı.


        Yatakta bir yastık, eski, mavi bir yorgan  duruyordu, serinlik yayıyorlardı etrafa sanki, nedeni cevapsızdı. Vakit akşam üzeri, güneş birazdan batacak. Az önce masmaviden, turuncalardan virajı dönerek gelen biri kulübeye doğru yürüyor. Üstünde ince, beyaz bir pantolon, mavi, kısa kollu bir tişört var, küçük bir siyah çanta taşıyor elinde.


        Hem yürüyor hem başını sola çevirmiş denize bakıyor coşkuyla. Bir elinde ayakkabıları var, kumlarla kavuşmuş ayaklarında tuhaf gıdıklanmalar hissediyor.


        Dalgaların zarif kolları sayısız beyaz gülleri, hiç bıkmadan, hiç bıkmadan özenle getirip bırakıyordu kumlara, incitmekten korkar gibi, gözlerinde yaşlarla. Büyük bir saygıyla denize dönerken iki sözcük bırakıyordu. Kumdaki yengeçler koşuyorlardı sözcüklere, sırtlarına alıp, denize dalıyorlar, suların kralına götürüyorlardı, niye, ne anlıyorlardı insan dilinden.


        Kulübenin sahibi elindeki çantayı yatağın üzerine bırakıp, dışarı çıkıyor hemen. Hemen denize doğru yürüyüp yakınında kumlara oturuyor, sanki bütün havayı içine çekmek ister gibi art arda derin nefesler alıyor. Dizlerini karnına çekip, iki koluyla kenetliyor, çenesini dayıyor koluna, gözlerinde bir yenilmişlik, kabulleniş. Belki artık bir daha bulamayacağı bir sevgiye  ihaneti resmeden gözlerinini yıkıyor şimdi denizde, gökyüzündeki yıldızlar ışıktan iplerini atıyorlar ona, çağırıyorlar yukarıya. Unutuyor her şeyi bir anda güneş batmış meğer, yıldızlar yağmur gibi yağmış meğer, dalgalar ayaklarına beyaz gülleri sermişler meğer, ne güzel, ne güzel.


        Ayağa kalkıyor bir süre sonra, kulübeye girip üstünü değişiyor. Mavi bir eşofman giyiyor, şamdandaki mumları yakıyor, çantasından yiyecek bir şeyler çıkarıyor, masaya koyuyor, sandalyeye oturuyor. Kağıtları önüne çekiyor, kalemlerden birini eline alıyor, hem bir şeyler yerken hem de yazmaya çalışıyor.


        Bir süre sonra kapının çalınması ile irkiliyor. Korkuyla pencereden dışarı bakıyor oturduğu yerden, öyle korkuyor ki kapıya bakamıyor bile. Herhangi bir yerleşim yerine çok uzak bir yer burası, kimse gelmez ki buraya. Bugüne kadar hiç olmadı böyle bir şey. Gözü yatağın üzerindeki çantasına kayıyor telefonumu almalıyım diye düşünüyor.


        Kapı tekrar vuruyor ve açılmaya başlıyor. Tamamen açıldığında gözlerine inanamıyor. Kocaman bir yengeç, kocaman kıskaçlarını açıp kapayarak merhaba diyor. İçeri girmesem siz dışarı gelir misiniz diye soruyor yengeç.


        Kalkıyor yerinden, yengeçle birlikte, hala kollarında beyaz gülleri özenle, bıkmadan kumlara bırakan dalgalara yakın bir yere kumların üzerine yerleşiyorlar.


        -Ben neden bu kadar sakinim diye soruyor yengece, sanki bir yengeçle her zaman konuşuyormuş gibi.


 Ona doğru dönüyor, kocaman açtığı gözlerinde korku, merak, hasret var neye hasret bilmiyor.


        -Ayrılmak zor olmuş sizin için, ancak ayrılık varsa bir vazgeçiş söz konusu ki duygular en az bir taraf için bitmiş demektir.


        -Sorun ayrılmak değil, geçmişi arkada bırakmak, yeniden güvenebilmek, yani yeniden ekip, biçmek, yeşertmek.


        -Siz dünyalılar tuhafsınız, yapacak o kadar işiniz, bulacak, keşfedecek o kadar şeyiniz, çözeceğiniz o kadar probleminiz varken, birbirinize bağlılığınızı abartmanız gerçekten vakit kaybı.


        -Ne demek dünyalı, siz uzaydan mı geldiniz,


        -Bir yengeçle konuştuğunuzun farkındasınız değil mi.


        -Siz neden geldiniz diye soruyor yengece, şimdiye kadar hiç olmadı böyle bir şey, ne oldu.


        Yengeç kıskaçlarını açıp kapıyor, açıp kapıyor, yıldızlar kayıp duruyor, dalgalar kumsala serilip duruyor.


        -Bir nedeni var sana söyleyemem, anlayacaksın, seni elçi seçtik, günlerdir güllerimiz kumsala yerleşti, senin için deniz en güzel maviye boyandı,


        -Neden ben,


        Yengeç bir şey söylemeden denize doğru gidip sularda kayboluyor, kız şaşkın sesleniyor arkasından, 


        -Niye ben,


        Kalkıp kulübeye dönüyor, masanın önündeki sandalyeye çöküyor, mumlar hala yanıyor, kağıtları hala masanın üstünde,. Birden en üstteki kağıtta, kocaman harflerle yazılmış yazıyı fark ediyor,


        ÇÜNKÜ SEN BİZİM YARATTIĞIMIZSIN.



ZERRİN TİMUROĞLU

    2021



8 Eylül 2021 Çarşamba

Yıldızları Yerine Tak

        Her şeyi bildiğimiz doğru değil aslında bilmediğimiz de doğru değil, çünkü zaman ilerliyor, yolculuk devam ediyor, inemeyiz otobüsten, binemeyiz başka bir araca, duramayız. Bilmek hükmümüzde değil, bilmek izne bağlı anlamıyor musunuz.

        Geniş bir sokaktı, iki yanında, bahçe içinde iki katlı, bazısı tek katlı evler vardı. Bahçelerin, oraya buraya saçılmış eşyaları zenginliği göstermiyordu, fakirliği de göstermiyordu, hep çalışma, hep didinme, umutların sırat köprüsünden taksitle, borçla geçmesi gibiydi daha çok.


        Bahçelerin hemen hepsinde tahta, minderli bir sedir, ağaçtan ağaca gerili bir ipe serilmiş çamaşırlar, kovası kenarına konulmuş bir kuyu vardı. Bazılarında süslü örtüleriyle biraz daha kolay geçinen insanları tarifleyen masa da olabiliyordu.


        Bir evin bahçesinde sedirde, elinde tesbihi ile, bakışlarını bir noktaya sabitlemiş, yaşlı bir adam vardı. Sanki hiç kalkmıyordu, buruş buruş ellerinin, kemikleri eğrilmiş parmaklarındaki gümüş yüzükle, yaşadığı her şeyi, hissettiği her şeyi bir heykele dönüştürmüştü. O evin önünden düzenli olarak geçen biri onu fark ediyordu, tıpkı ipe asılı çamaşırları, tıpkı kuyuyu fark eder gibi, yani bir bütünün içindeki bir unsur gibi.


        İnce, uzun boylu kız yine koşar adım geçiyordu sokaktan. Yine çok otobüs beklemişti ve eve giden yolu otobüs durağından uzaktı. Bahar aylarında bu uzaklık kız için muhteşem bir yürüyüşe dönüşüyor, oyalana oyalana uzatıyordu bile, işten çıkışta, parkta geziyormuş farz ediyordu kendini. Ancak hava artık erken kararıyordu ve sokak lambalarının iki tanesi hala yanmıyordu, korkuyordu biraz geçerken.


        Her şeyi öngöremiyoruz, herkesi anladığımız yalandı. Bize yutturulan yalanlara kanıyorduk, hepimiz, hepimiz düşebiliyorduk tuzaklara. Kimimizin bizi kurtaracak iyi arkadaşları vardı, kimimizin kardeşleri, ya da statüleri. Ya hiç kimsesi olmayanlar.


        Kız adımlarını daha bir hızlandırdı, geçen gün cüzdanını düşürdüğünde onu bulup arkasından yetiştirmeye çalışan adamdan kaçarken çok korkmuştu. Yine soğuğa rağmen bahçede, sedirde oturan yaşlı amcanın evinin önüne yaklaşmıştı. O günü düşünmüştü daha sonra, cüzdanını nasıl düşürdüğünü anlamamıştı, hiç çıkarmamıştı ki. Akbilini cebinde taşıyordu her zaman, markete falan da uğramamıştı.


        Başını gökyüzüne kaldırdı bir an karanlıkta yanıp sönen yanıp sönen sonsuz yıldızlara baktı, gülümsedi, düşürmüşüm işte bir şekilde yoksa adam nereden bulacaktı diye düşündü, indirdi başını, sedirdeki amcaya bakmak için sağa çevirdi. Hayret yoktu yaşlı adam bahçede, ne oldu ki acaba dedi kendi kendine. Tamam hava soğumuştu ancak yaşlı adam aldırmazdı hep otururdu sedirde, alışıktı herhalde.


        Arkasında bir ses duydu, döndü, yaşlı adamın evinin bahçe duvarına hızla gizlenen bir karaltı gördü sanki. Hemen önüne döndü, ne bahçelerde, ne ışıkları yanan evlerde kimse vardı. Görünürde her yer ıssızdı, insanlar ya mutfakta ya televizyon başındaydılar. koşmaya başladı, arkasından vücuduna giren maddenin soğukluğunu hissettiğin de çok geçti, karanlıkta, soğuk taşların üzerinde boylu boyunca uzandı, son kez yıldızların sonsuzluğuna çığlık attı. O yerdeyken yere tıkır tıkır vurarak uzaklaşan bir sopanın ve ayağını zorla sürükleyen birinin yaşlı zalimliği kaldı taşlarda.


        Uzaktan koşarak gelen uzun boylu, koyu renk ceketli, orta yaşlarda biri, elinde tabancası bağırıyordu. Yetiştiğinde bütün yıldızlar taşların üstündeydi, evlerden insanlar çıkmış ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.Elinde tabancası olan adam hızla yaşlı adamın bahçesine daldı, yaşlı adamı sedirinin üzerinden çekip aldı, bıçağını saklayamamıştı daha.


        İnsanlar günlerce konuştular bu olayı, o yaşlı adamın neden bunu yaptığını anlamaya çalıştılar, şizofren olduğunu öğrendiler. Her akşam kapısının önünden geçerken ona tatlı tatlı gülümseyerek iyi akşamlar dileyen güzel kızı hasta beyni ne kılığa sokmuştu bilemediler.


        Her şeyi bilmiyoruz ya kahrolmayı, ya üzülmeyi, ya bir anda unutup sokağa düşmüş bütün yıldızları yerine takmayı. Bilmesek bile öğreniyoruz, mecburuz, yıldızlara mecburuz.



  ZERRİN TİMUROĞLU

  2021




       


             


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...