26 Haziran 2022 Pazar

Sevmek

        Leo Buscaglia der ki; eğer sizi görmezlikten gelmeyen, varlığınızı kabul edip size sarılabilen bir kişi varsa, varsınız demektir.Ve devam eder, insan olmak, unutmak demektir; duvarlara çarpmak demektir; yanlış odalara girmek demektir; asansörde yanlış katta inmek demektir.

        Yakınlık kurmaya çalışmak bir risktir. Acı verebilir. Öte yandan, kendinizi görebilmenin ve geliştirebilmenin tek yolu da budur.


        Gece zor geçmişti, hem geriye gelirler korkusu hem sert adamın yarası artık iyice saçma bir hal almaya başlamıştı bu olay.


        Anlamıyordu, bir insan, kendisini değil başkasını seviyor diye birini öldürmeyi nasıl düşünebilirdi üstelik, öylesine bir anlık öfkeyle filan değil, basbayağı planlayarak, günlerce izleyerek. Üstelik iki iyi eğitim almış insanı da kandırarak.


        Gün ışır ışımaz çıkmışlardı yola. Sert adam çok solgun görünüyordu, kan kaybetmişti. İkisinin de morali darmadağın olmuştu. Bu son saldırı içlerindeki bütün temel kolonları yıkmıştı. Birden uzaktan araba sesi duydular. Birbirlerine baktılar, sevindiler, yola yaklaşmışlardı galiba.


        Hemen cebinden telefonu çıkarıp birilerini aradı sert adam, az sonra konuşuyordu, yola çıkabilecekleri yeri yaklaşık olarak tarif ediyordu, yaralı olduğunu, ona göre tedbirli olmalarını söylüyordu.


        İşlek bir yola yaklaşıyorlardı galiba, arabaların uğultusu artmıştı. Küçük bir tepenin üstünden yolu gördüler. Sert adamın elini tuttu, yük kendi sırtındaydı bu yüzden zorlanıyordu, toprakta kaya, kaya indiler yola. Geçen arabalardan insanlar merakla bakıyorlardı onlara. Ama korkulu bir merak değildi bu, çünkü bu yörede kamp kurmaya gelen çok insan olurdu.


        Sert adam tekrar telefonla aradı adamlarını, bir kaç dakika sonra, siyah bir minibüs durdu önlerinde, iki genç adam indiler, benim yükümü aldılar, sert adamın koluna girdiler. İlk önce ben bindim, ardımdan sert adam zorlanarak bindi arabaya. İçerde bir başka adam daha vardı, hemen sert adamın omzuna yöneldi, giysileri kesti, yarayı açtı.


    - Biraz mikrop kapmış,  iyi ki daha fazla gecikmediniz dedi.


        Arabanın içinde mutlak bir sessizlik vardı. Hiç kimse konuşmuyordu, ne soru soruyordu birileri, ne bir şey anlatan vardı. Yaranın bakımını yapan adam, işini bitirmeden önce sert adama fısıldayarak bir şeyler söylemişti. Her ne ise bu duydukları, sert adamın hiç hoşuna gitmemişti.


        Araba durdu, kapı açıldı, sert adam indi, bana elini uzattı, tuttum indim ona ağırlığımı vermeden. Nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyordum. Kasabaya gelmemiştik, yaklaşmıştık ama daha yolumuz vardı.


        Önünde durduğumuz, ahşaptan yapılmış, bahçesinde rengarenk çiçekleri olan, kapısına kadar olan yolu parke taşlı, bakımlı, güzel bir evdi. Kapısı açıldı ve kendilerine doğru koşan beyaz önlüklü, yaşlı bir kadın sert adamın önünde durdu, merakla iyi olup olmadığını sordu, yapabilse boynuna sarılacaktı. Belli ki çok uzun zamandır tanıyordu.


    - İyi misiniz efendim,


    - İyiyim dadı, merak etme iyiyim, açız, yorgunuz, üşüdük.


        Kadın içeriye davet etti hemen. Kapıdan içeri girince, sert adamın dünyasının kendi yetiştiği koşullardan çok farklı olduğunu anladı hemen. Yüreği burkuldu, bir an kendini dipsiz bir kuyuda, sonsuz maviliklerin ortasında tek başına buldu. Kapanmaz araların varlığı acıttı içini.


        Dışardan da güzeldi ev ama içerisi, bu dünyada sahip olamayacaklarımızın bir sezonluk gösterimi gibiydi. Sert adam, şöminesi yanan, çok rahat, geniş, beyaz koltuklarla döşeli, şöminesindeki alevlerin içinizi ısıttığı, geniş pencereli odaya götürdü onu elinden tutup.


    - Bir şeyler yiyelim, dinlenelim sonra yatacağın odayı gösterecekler, bu gece çok iyi uyumalısın, iki gündür perişan oldun.


    - Zaten ben de öyle düşünmüştüm, ikimiz de çok yorgunuz.


        O sıcacık odada, rahat koltuklarda, etrafınızda pervane gibi dönen hizmetçilerle, güzel yiyeceklerle karınlarını doyurdular. Hiç konuşmadılar. Sert adamın gözlerinden akan sevginin sularına bıraktı kendini, o odada sonsuza kadar yaşamak istedi. Kendisinin bu kadar değerli bir şeyi yaşıyor olmasına şaşırıyordu, hayatı hep düşüş hep düşüşlerle geçmişti, birinin onu bu denli seviyor olmasına katıla katıla ağlamak istiyordu.


        Yemekten sonra onu yatacağı odaya götürdüler, yatağın üzerinde temiz eşofmanlar vardı. Bir duş alıp, temiz giysiler giydi, tam yatacakken kapısı vuruldu. Sert adamdı. O da temizlenmiş, yeni giysiler giymişti, geldi ve birdenbire ona sarıldı.


        Sımsıkı, bağrına bastı, saçlarını kokladı,


    - Seni seviyorum, sakın unutma dedi, gözlerini, gözlerimin içine akıttı, ben de sarıldım, hatta hep böyle kalabilsek diye geçti içimden, daha çok sarıldım. Kollarımdan tutup yüzüme baktı,


    - Hadi yat, dinlen artık, korkma on adam kuş uçurtmazlar, nöbetteler dedi. Ben de yatacağım.Yatağa yatınca, üstümü örttü, öptü ve ışığı söndürüp çıktı.


        O kadar yorgundu ki, hemen uykuya dalmadan, Leo Buscaglia’nın yazdıklarını düşündü yine; yakın ilişkilerin bir risk olduğu, acı verdiği, sizden çok şey isteyeceği, değişim gerektireceği, en derin duygularınızı açığa çıkarıp, kimi zamanlarda sizi çok mutsuz edeceği doğrudur. Ama, yakınlık dışındaki tek seçeneğiniz, umutsuzluk ve yalnızlıktır.



ZERRİN TİMUROĞLU

2022

22 Haziran 2022 Çarşamba

Yalansız Yarınlar

        Biraz dinlendikten sonra, tekrar yürümeye başladılar. Sert adam önde, kendisi arkadaydı. Arada telefonları çekiyor mu diye deniyorlardı ama, yok öyle bir yere rast gelmemişlerdi henüz.

        Eskiyi yaşamış, yeniyi görmüş biri olmak ve gideceği yerden sevgiyle istenip, oraya hoşnut gitmek ne güzel bir şeydi kim bilir. Bankacı arkadaşını ve eşini düşündü, gözleri doldu, daha birkaç gün önce kardeş gibi güvendiği insanlar şimdi, biliyordu ki kendisine her kötülüğü yapabilirdi. Sadece para için yapmışlardı bunu, sadece doktor kadının verdiği para için içlerindeki bütün iyiliği öldürmüşlerdi.


        Hayali terk ederken onları yüreği unutmadı hemen. Her insanda bildiğimiz başka insanlar yaşar. Fazla özen gösterirken bir yabancıya, duygularımız o bildiklerimizle yaşar.


        İnsan öyle olmalıydı ki, neşesi içten, mutsuzlukları umutlu olmalıydı. Öyle iyi hazırlanmış olmalıydı ki yaşama, yaşam kocaman dişleri ile karşısına dikildiğinde, iyi bir dişçi gibi söküp atmalıydı çürüyenleri.


        İnsan öyle iyi yetişmiş olmalıydı ki, yaşam bir sel gibi coşup gelince üstüne, atabilmeliydi kendini bir baraj settinin üstüne. Hem savaşmayı, hem barışmayı, hem hakkını savunmayı, hem hak yememeyi öğrenmeliydi insan.


        Birden sert adamın durduğunu, tedirginlikle sağ tarafa, ormanın içine baktığını gördü, yaklaştı, fısıltıyla,


    - Ne oldu,


        Sert adam, sağ elinin işaret parmağını dudaklarının üstüne bastırdı, sus işaret yaptı. Elini beline götürdü, yükünün arasından bir tabanca çıkardı. Hiç kıpırdamıyorlardı. sert adam kendisinin tam önüne geçti ve sakin olmasını söyledi.


        Bir an baktıkları yönde bir kıpırdanma oldu, basılan dal  çıtırtısı, bir hareket sanki. Bir ağacın arkasına geçselerdi iyi olacaktı belki ama sert adam, bir yandan, arkaya uzattığı sol eliyle kendisinin öne geçmesini engelliyor bir eliyle de silahını tutuyordu, büyük bir ağaç gövdesi de yoktu.


        Bir on dakika belki, öyle kaldılar, bir şey olmadı, ne ses geldi bir daha ne hareket oldu.


    - Bir hayvandı herhalde dedi, sert adam, hadi devam edelim. Kendisini öne geçirdi, hemen arkasında kalarak yürümeye başladılar. Hava kararmadan , bir su kenarı bulup çadırı kurdular, ateşi yaktılar. Ama sert adam çok kaygılı görünüyordu.


        Konuşmadan bir şeyler yediler. Sert adam,


    - Çadırı kurduk ama, burada, ateşin başında, gözümün önünde uyumanı istiyorum, ben nöbetteyim bu gece.


    - Ne gördün, ya da ne yapabilirler, öldürebilirler mi bizi, bundan kazançları ne olur ki.


    - Bir akıl hastasından ve onun paralı uşaklarından söz ediyoruz, sadece senden nefret ediyor ve sağlıklı düşünemiyor, bu ormandan çıkar çıkmaz, yetkilileri arayacağım, hastaneye yatırılması için ne gerekiyorsa yapacağım.


        Dünya beyazı sever, beyaz barıştır, umut, yüreklerde ak bir gündür, hüzünse kara. Siyah her serüvene konan acı bir noktadır. Biten ömürlerimize giyilen giysilerdir, aydınlık bir günü sonlandıran gecedir.


        Dünya siyahı sevseydi ne olurdu, geceyi hasretle bekleyip, ölüme beyaz mı giyerdik acaba. Yine de sever miydik beyazı.


        Uykuya dalmadan, geleceğin, geçmişin gölgesinden kurtulan, şaha kalkan bir gelecek olmasını diledi, ancak yalan olurdu bu. Yalansız günlerin, yalansız dünleri olmak zorundaydı çünkü.


        Serindi gece, ateşe çok yakın bir yere uzandı, hemen yanında sert adam oturuyordu, elinde bir ağaç dalı ateşi karıştırıyordu. Uykuya dalarken, onun için kaygılandığını hissetti.


        Bir silah sesiyle fırladı yerinden, sert adam onun önüne siper olmuş, ormanın karanlığına ateş ediyordu, karşı taraftan da ateş ediliyordu. Kaçan insanların ayak seslerini duydular. Sert adam yanında kaldı, elinde silah bekledi bir süre daha. Kendisine döndü korkuyla, gözleriyle taradı baştan sona,


    - Yaralanmadın değil mi,


    - Yok merak etme, sen nasılsın, çok merak ettim.


        Gözlerim, omuzundan akan kana takılınca bir çığlık attım,


    - Yaralısın,


    - Önemli değil, korkma, sararız şimdi.


    - Tekrar gelirler mi,


    - Bu gece değil, silahımız olduğuna şaşırdılar sanırım.


        Yarasını sardık beraber, birbirimizi tanıdığımızdan bu yana hiç bu kadar bir olmamıştı duygularımız belki, bir kaç mısra mırıldandı sert adam Hasan Hüseyin ‘den;


      tedirginsin

            yetmez gücüm anlamaya

      tedirginim

            almaz beni kanatların ötelerimden

      eğilmek istesem de kuş yarası sabahlarına

           karacalar çizilir gecelerime.


ZERRİN TİMUROĞLU

2022

19 Haziran 2022 Pazar

Ama

        İnsan sevmeyi, sevilmeyi büyüdüğü evde öğrenebiliyor ancak. Bir ağaç gibi, her dal verdiğinizde o dalı kesen, parçalayan, gözlerinizin içine bakıp, seni seviyorum demeyen, bir kez bile demeyen, anne, babaların evinde, sevgi hep bir bilmece olarak kalıyor kafanızda.

        Doğduğun ev bir tramplen gibi de olabilir sonraki yaşamınız için, bir bataklıkta. Ya çok yükseklere zıplar, sevinçle uçarsınız maviliklerde, ya yedi kat çamura saplanıp, güneşsiz kalırsınız yerin dibinde.


        Şans vardır, şans kaderindir. Bir nehrin en büyük girdaplarında savrulan da olabilirsin, en sakin yerinde, koparılmayan, özenle bakıp, büyütülen, güzel bir çiçekte.


        Çocukken kırgın, kızgın, inatçı bir çocuktu, sevmezdi insanları, sadece kardeşlerini severdi ama evi saçma akrabalarıyla dolduran ve sadece onları memnun etmeye çalışan anne, babasından ve o evden kurtulamazdı.


        Bir çocuğun hayatını mahvetmek istiyorsanız, onun anne, babasını sevmemesini sağlayın, bu o kadar ağır bir yüktür ki başını topraktan kaldıramazsın, derin, güzel bir nefes alamazsın, çünkü başlangıcını kaybetmişsindir, hayata nereden başlayacağını bulamazsın.


        Ev her zamanki gibi annesinin akrabaları ile doluydu. Ablası, hem okuyup hem çalışıyordu bir bankada, kendisi de şehre çok uzak okulundan, bütün gün bir simit bile yiyemeden, yorgun gelmişti. Evdekiler yemek yemeye hazırlanıyorlardı, teyzeleri, kızları, eşleri, annesi, ablası ve kendisi de iliştiler sofraya. Köfte, patates yapılmıştı, teyzesi ve eşi durmadan kızlarına sesleniyorlardı, köfte al, daha da al diye. Ablası ve kendisi köfteye çatal uzatmaya korkar olmuşlardı, kendi evlerinde, besleme durumdaydılar. Annelerinin umurunda değildi, niye benim çocuklarım yiyemiyor köfte diye sormuyordu, sanki hiç duymuyordu.


        Ama yemek bitince sofrayı toplamak, bulaşıkları yıkamak ablasına ve kendisine düşmüştü. Ona kalsa yer yerinden oynardı ama ablası o kadar düşkündü ki annesine ne yapsa faydasızdı. O çok yorulmasın diye ablasına yardım etmek zorundaydı.


        Hayatımızın rotasını doğru belirleyebilmek için, kendimizi, gerçeklerimizi iyi tanımalıyız, başka çaremiz yoktur. Büyüdüğünüz topraktan alamadığınız besinler, eksik, güçsüz, yıkık bırakmıştır sizi. Çocukluğu karanlığa teslim olanların gözleri kör olur aslında, sonra güneşin yanına bile bıraksanız gülmez yüzleri, açılmaz gözleri.


        Gece boyunca arada gözlerini açıp, sert adama bakarak uyudu, ama korkmadan, kaygı duymadan. Sert adam ateşi hiç söndürmedi, arada gelip üstünü örttü, bazen gözünü açtığın da sevgiyle kendisine bakarken yakaladı gözlerini.


        Her zaman inanırdı ki eğer sevdiğiniz adam, siz uyurken üstünüzü örtüyorsa sevgisinde samimidir, çünkü rol yapacak bir çift göz olmadan yapıyordur bunu yani sadece, özendiği için, sadece düşündüğü için.


        Sabah erken saatte toparlandılar, ateşi söndürdüler ve yola koyuldular. Sert adam önde o arkada, ağaçların arasında yürüyorlardı. Yolu bildiğini söylemişti sert adam o yüzden telaş etmeden, hedefe doğru, sakin gidiyorlardı. Hava serindi, hafif, güzel bir rüzgar konuşuyordu yapraklarla, arada saçına gelip, duyduklarını anlatıyordu.


    - Neden, beni kaçırıp, kötü davrandığı halde doktora yardım ettin, diye sordu birden sert adama.


        Önde yürürken durdu, hafifçe arkasını dönüp baktı kendisine sert adam,


    - Açıklamıştım, aile bana emanet etmişti demiştim.


    - Ne yaparsa yapsın, her zaman yanında olacaksın o halde,


    - Yanında değil, yapılması gereken yardımı yapacağım, hastaneye yatırmalıyım tekrar.


    - Beni öldürse bile onu koruyacaksın değil mi,


        Durdu, sırtındaki yükü indirdi, yanına geldi, karşısında durdu. Eliyle çenesini kaldırdı, ta gözünün içine baktı. Birden ayaklarının altında bir çukur açılmış gibi oldu ona bakarken,


    - Sana zarar veremez artık, onu bir kez bağışladım bunun için, beni anladı, bunun ikincisi olmayacağını, asla olmayacağını anladı, sonuçlarını biliyor.


        Bir dakika öyle kaldılar, ormanın içinde, birbirlerinin gözlerinin irisinde, başka her şeyi umursamadan.


    - Gitmeliyiz dediğinde, çenesini bıraktı, tekrar sırtlandı çadırı, yola koyuldular ama bu bir dakikada, aylardır  birbirlerine yazamadıkları bütün mektupları yazmış, açıp okumuş oldular.


        Çok yorulmuşlardı, en az dört saattir yürüyorlardı ve acıkmışlardı. Güzel bir su kenarı bulunca, mola verdiler, Küçük bir ateş yakıp, çay yaptılar, bir şeyler yediler. Ona bakmaya, tekrar gözlerine yakalanmaya korktu. 


        Kitabının sayfalarından çıkıp kelimeleri ile başka, beyaz bir kağıda tutunabilir miydi, anladı ki sert adam onun için önemliydi. Ama hayat ama içindeki sönmüş volkanlar, ama kaybolmuş sevinçleri, ama bilmediği mutluluk, ama.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022


18 Haziran 2022 Cumartesi

Geciktin

        Shakespeare’in Kral Lear adlı eserinde, Kral Lear, büyük ve ortanca kızlarının, yalanlarını, riyakarlıklarını, ihanetlerini anladığın da çoktan iş işten geçmiştir. Goneril ve Regan’ın nankörlüğü dayanılmaz acılar içinde bırakmıştır kralı.

        Ama Kral Lear’in acılarından biri hala evlatlarına duyduğu sevgidir. Onu mahveden iki kızını da hala sevmektedir ve bu krala, uğradığı ihanetten daha fazla acı vermektedir.


        En küçük kızı Cordelia’nın başta kabul etmediği dürüstlüğü, büyük ve ortanca kızlarının krala yaptıkları kötülüklerle örtüşünce Kral Lear için durum korkunç olur. Artık Kral Lear için duygular şöyle belirtilir Mina Urgan tarafından; Kral Lear sabırlı olacak güce henüz erişemediği gibi, öfkelenmek için gereken gücü de yitirmiştir.


        Neden, yıllar Shakespeare’ i yenememiştir, neden yenemeyecektir, çünkü her devirde statü, ortam, ülke değiştirmiş  babalar ve dürüst ya da ihanet eden kızları var olacaklardır ve olmuşlardır. Bu yüzden eskimez, eşsiz bir şiir diliyle anlatılmış hikayeleri dillerden düşmez.


***


        Ormanda kaybolmuştu, saatlerdir yürüyordu ve birazdan hava yeniden kararacaktı. Bu ormanda tek başına nasıl kalacaktı. Tıpkı Kral Lear gibi, sabrı kalmamıştı ama öfkelenecek gücünü de yitirmişti.


        Onu bu koskoca ormanda tek başına bırakmışlardı, hala inanamıyordu, arkadaşı, onun eşi, daha bir kaç gün önce kendisine aşık sandığı adam, hiçbirinin umurunda olmamıştı. Sert adamdan son zamanlarda şüphelenmişti ama arkadaşlarının bu ihaneti, Kral Lear’in iki büyük kızının yalanlarını öğrendiği andaki şaşkınlığı, kahroluşu kadar yıkmıştı onu. Bundan sonra hayatında kime güvenecekti, nasıl yaşayacaktı. Bu bir insana yapılmış en büyük kötülüktü.


        Yanında azıcık yiyeceği, azıcık suyu kalmıştı, çok yorulmuştu. Etraf iyice kararmadan, bulabildiği ilk açıklıkta, çadırını kurdu, ateş yaktı ve büyük bir tedirginlikle ateşin yanına oturdu. Bir yandan yanındaki son sandviçini yerken, ateşin kırmızı, turuncu dalgalarından cesaret topluyordu. Ormandan havanın kararması ile birlikte garip çığlıklar gelmeye başlamıştı, yenenler, yenilenlerin sesleriydi, şimdilik uzaktaydılar ama ya sonra.


        Ateşi sürekli yanar halde tutmak için epeyce çalı, çırpı toplamıştı en baştan ama uykusu gelmişti. Yaşadıkları, sabahtan beri yürüdüğü yol çok yormuştu onu, ne kadar dirense de kapandı göz kapakları. Öylece ateşin yanında bir örtünün üstünde, iki büklüm uykuya daldı.


        Rüyasında, yaşadığı ihanetle  nerdeyse aklını yitirmiş olan Kral Lear’ görür, yanında şakalarıyla Kralı güldürmeye çalışan soytarısından başka kimsesi kalmamıştır. Ve Kral Lear, şöyle der,


    - Her şey ya değişsin ya yok olsun.


        Bundan daha vurucu bir cümle olabilir mi hayatı anlatan, umudu ve umutsuzluğu  yüzümüze bir tokat gibi patlatan.


        Öyle bir çığlık gelmişti ki ormandan hemen açtı gözlerini, korkuyla, gözlerini kısarak, bir şey görmek için ormanın karanlığına baktı ve bir anda fark etti, irkildi, ayağa fırladı telaşla,


    - Lütfen korkma, benim, sert adam ateşin başında durmuş ona bakıyordu.


        Rüya gördüğünü sandı ilk önce ama hayır, oydu ve bakışlarında aynı sevgiyle karşısında ona bakıyordu.


    - Kimsin sen, ne çeviriyorsunuz siz, diğerleri nerede.


    - Anlatacağım, sen önce sakinleş, zaten bugün çok yoruldun, çok üzüldün, hasta olacaksın diye korkuyorum, daha önce ortaya çıkamadım, izleniyor olabilirdin çünkü, dedi.


    - Diğerleri nerede, doktor kadın, arkadaş bozuntuları, neredeler, onlar nasıl dahil oldu bu oyuna.


    - Şunu iyice anlamanı istiyorum, beni için sen her şeyden değerlisin, benim tek bir amacım var senin zarar görmemen, arkadaşlarına gelince, ben de onların doktorla işbirliği içinde olduklarını, buraya gelmek için yola çıkmadan az önce tesadüfen öğrendim.


    - Ama sabah onlarla gittin,


    - Hayır ben onların bir şeyler planladığını gece öğrendim ve ormana saklanıp bekledim, sabah beni aradılar bulamadılar, gittim zannedip kendi yollarına devam ettiler. 


    - Peki neden yol boyunca yanıma gelmedin,


    - Dedim ya seni izliyor olabilirlerdi, uzaktan daha iyi koruyabilirdim seni.


        Biraz sakinleşmişti, tekrar ateşin etrafında, yere oturdular.


    - İyi misin, diye sordu sert adam, endişeyle bakıyordu, yüreğinden gözlerine ulaşan koruma kalkanlarıyla sarıp, sarmalıyor gibiydi onu, sevgiyle bakıyordu. O an inandı ki sert adamdan kendisine bir zarar gelmeyecekti. Baktı ona, gülümsedi, sert adamın dudaklarında kıvrıldı sevinci,


    - Beni bir daha uzaktan sevme olur mu, yanımda olsan daha az korkardım, dedi.


        Söz, dedi sert adam, sustular. Gözlerini yumdu yeniden, güvendeydi artık.


ZERRİN TİMUROĞLU

2022

15 Haziran 2022 Çarşamba

İhanet

        Karı, koca çok mutlu görünüyorlardı, biri sekiz yaşında kız, diğeri on beş yaşında erkek, iki çocukları vardı. Anne babanın kurmuş olduğu sevgi çemberi dördünün de etrafında, Satürn'ün halkaları gibi duruyordu, görünmüyordu elbet ama hissediliyordu.

        Yine karı, koca bir aileyi misafir ediyorlardı, onların da on beş yaşında bir oğulları vardı. Tuhaf bir yabancılık vardı bu çiftin arasında, birbirlerine bakışlarında bir güvensizlik, kendilerinin bile fark etmediği belkide.


        Yakışıklı, çok zekiydi oğulları ve misafir geldikleri evin oğluyla arkadaştılar. İnsan, yıllar geçtikten sonra, her şey yaşanıp, bittikten sonra anlıyordu ki kurulan ve seneler sürmüş bir evlilik tamamen yalanmış. 


        Büyük kavgaları olmayanların güçlü duyguları olmuyormuş derdi bir tanıdığı kadın. Eğer bir koca, karısı daha çok çocuk istediği halde istemiyorsa, o eşe asla güvenme de derdi. Bilge bir kişilikti, tek başına, evlere temizliğe giderek beş çocuğunu üniversitede okutuyordu. En büyüğünün yakında mezun olacağına seviniyor, yükünün biraz azalacağını umuyordu.


        Büyük kavgalardan kastettiği dayak, kötü söz, aldatma falan değildi, ama birbirine ilgisini kaybetmeyen, birbirine aşık karı, kocaların tartışmaları olmalı derdi.


        Mutlu ailenin mutlu kadını ev sahibesi, bir markanın çizmelerini satıyordu evde, böylece aile bütçesine katkıda bulunuyordu. Geceyi tamamlayıp, kalkan misafirlerine de bir çift almalarını önerdi. Ama dışarıdan bakıldığında hiçbir sorunu yokmuş gibi duran ailenin babası buna şiddetle karşı çıktı. Hem de eşi almayı istediği halde, hem de eşi de çalışıp para kazandığı halde. Sanki eşi mutlu olacak diye kaygılanan biri gibi hoyratça karşı çıkmıştı.


        Duygulara da çığ düşer, duygu çöllerinde de kum fırtınaları çıkar, duygu volkanları da patlar birdenbire, birdenbire. Sinsidir ayrılık sinyalleri, kapıyı çalar, çalar kimseye duyuramaz sesini. Sonra aniden eşlerden biri tesadüfen belkide, kapıyı açar ve her şey biter.


        Sert adam ve Barış en önde, arkada bankacı arkadaşı, en arkada da kendisi, ormanda, yaprakların hışırtısında, bilmedikleri homurtularla yürüyorlardı. Bu gece daha önce kamp kurdukları açıklıkta kamp kurup, aynı gün arabaların olduğu yere yürüyüp, sonlandıracaklardı gezilerini.


        Öğretmen hala gece gördüğü rüyanın etkisindeydi. Ama boşuna değildi bu kaygısı, rüyaları genelinde çıkardı çünkü. Ve sert adam daha bir kaç gün önce kendisini kaçırıp, kötü davranan doktor kadını korumuştu. Şimdi buradaydı, neden, kendisini merak ettiği için, böyle bir saçmalığa nasıl inanabilirdi.


        Gerçekten bu kadar aptal görünüyor muydu, kendisi ile tanıştığı günden beri, hayatlarındaydı bu doktor kadın ve bundan hiç rahatsız olduğunu duymamıştı sert adamın. Aptallığı tuttu mu tutuyordu gerçekten, göz göre göre dalga geçmişlerdi kendisi ile. Bir tek arkadaşlarının bu işteki rollerini anlamamıştı, onların ne çıkarı vardı bundan. 


        Kendisi zengin değildi, ünlü değildi, güzel değildi, meşhur değildi, niye bu kötülüğü yapıyorlardı kendisine. Hele aynı zamanda ev arkadaşı olan bankacı kadın, o kadar iyi bir insan gibi davranmıştı ki, o dostça konuşmaları, sohbetleri, beraber yemek yerken yaptıkları sohbetler, kaçırıldıktan sonra, kurtulup eve geldiğinde, gösterdikleri yakınlık, sevgi, hepsi yalandı demek.


        Eski açıklığa gelmişlerdi, güneş batmadan çadırlarını kurup, dereden su getirdiler, ateşi yakıp, çevresine oturdular. Sıkı bir yürüyüş olmuştu, çok yorgundular.


    - Çok yoruldun mu, diye sordu sert adam, ona dönerek.


    - Yok dedi, yoruldum ama çok değil, çay içerken dinlenirim.


        Bakışlarına hala bu sahte sevgiyi nasıl yerleştirebiliyor diye düşündü. Öyle bakıyordu ki gözlerine, dünyanın bütün çiçeklerini ayaklarına serer gibi. Öyle tatlı soruyordu ki bir şey ister mi diye, en güzel senfoniyi çalar gibi.


        Yemeklerini yedikten sonra çadırlarına çekildiler. Çadırına girince, dışarıdaki üç kişinin kendisine ne kötülük yapacağını düşündü. O kadar yalnız hissettiki kendisini, tıpkı uzayın sonsuz boşluğunda dönen, yalnız başına dönen, çaresizce karanlığa mahkum gezegenlerden biri gibi, ağlamaya mecali bile kalmamıştı, yumdu gözlerini, kadere teslim oldu.


         Sabah uyandığında etraftaki sessizlik şaşırttı onu, kalktı, giyindi. Çadırdan dışarı çıktığında korkuyla baktı etrafına, Herkes gitmişti. Tek bir çadır yoktu, ateş sönmüştü ya da hiç yakmamışlardı. Kocaman ormanda bir başına kalmıştı. Derinlerden gelen garip seslerden ürktü, topladı çadırını, sırtladı yükünü, yürümeye başladı ve ne yazık ki dönüş yolunu çok hatırlamıyordu. Tahmin ettiği patikadan aşağıya doğru, ağaçların arasına daldı, sanki arkasından biri geliyordu, dönüp baktı bir kaç kere arkasına korkuyla, kimseyi göremedi, yürüdü, yürüdü.



ZERRİN TİMUROĞLU

2022

12 Haziran 2022 Pazar

Biliyorum

        Ben üstünden, başından, halinden, tavrından, ben yazarım cümleleri akan, her şeyi bildiğinden emin, her sözü ile umudunuzu kırmaya çalışan insanlardan hoşlanmıyorum.


        Öyle tavırları vardır ki, sen ne yaparsan yap, ondan olur alamazsın. Yazdıklarında ruh yoktur, sözcükleri cendereden geçirmişlerdir iki satır yazmak için, anlamların suyu çıkmıştır, duygular tanınmaz haldedir ama cakalarından yanlarına varılmaz. 


        O insanlar yüzünden dünyada pek çok eşsiz yazarın muhteşem eseri geç yayınlanmıştır. Yıllarca  geri çevirmişlerdir sonradan insanlığa mal olmuş eserleri.


        Atların nal seslerini dinlerken, hafif, hafif sallanan faytonun içinde düşünüyordu bunları. Az önce yazdığı öykülerini e-postayla gönderdiği bir yayınevinden, görüşmeden geliyordu. Aramışlardı, görüşelim demişlerdi ama elle tutulur bir açıklama yapmadan basamayacaklarını söylemişlerdi. Hayır tamam da niye olumsuz yanıt vermek için ta oraya kadar çağırmışlardı.


        Faytonun, kapalı kabininin penceresinden, ortasından geçtikleri ormanın yeşilliğine sarıldı gözleriyle, tekrar nal seslerine boğdu kulaklarını, temizlemek istedi bütün hayal kırıklıklarını hayallerinde, unutmak istedi parçalanmış umutlarını.


        Kulaklarında güzel bir müzik vardı ama sadece hayal, rüzgarın kıskandığı yeleler, damlayan yağmur taneleri, bazen yapraklara düşen, bazen, yapraktan yere düşen bazen toprağa kavuşan doğrudan.


        İçinde inanılmaz bir deli kargaşa vardı, ne olduğunu bilmiyordu, bu başarısız görüşmeye mi kızgındı, yine yenilmeye mi, yine boş yere umutlarını yollara dökmeye mi. Bilmiyordu ama kazan kaynıyordu yüreğinde sanki, ateşin altını nerden kapatacaktı, bilmiyordu.


        Birden aklına geldi, nereden binmişti bu faytona, fayton artık kullanılmıyordu ki, kim sürüyordu faytonu. Bütün bunları düşünüyordu ama hiçbir şey yapmıyordu, ne faytonu durdurmaya çalışıyor, ne bağırıyordu. Hala küçük pencereden yeşilliğe bakıyor, rüzgarı ve atların koşusunu dinliyordu.


        Sonunda sessizlik oldu, faytonun kapısı açıldı, sert adam elini uzatıp inmesi için ona yardım etti. Çok yüksek ağaçların, güneşe kafa tuttuğu bir yerde durmuşlardı, birkaç adım ötede coşkuyla akan bir nehir, sanki onlara koşuyordu. Sadece sert adam vardı ve niye durdukları belli değildi.


    - Neden durduk, diye sordu sert adama,


    - Birazdan anlarsın diye cevap verdi sert adam. Nazik ama soğuk, mesafeliydi. Bakışlarında gerilerde unutulmuş, hiç hatırlanmayan duyguların boşluğu vardı, canını acıtan, bir daha yerini dolduramayacağını hissettiren.


        Ağaçların arasından gelen sese döndü, şaşırdı, doktor kadın ve arkadaşları gelmişlerdi. Doktor kadın   koşarak sert adama sarıldı, sevgiyle kucaklaştılar. Arkadaşları da elleriyle selam verdiler sert adama. Kendisi bir ayrık otu gibi kalakalmıştı onların arasında.


        Nasıl olabilirdi bu, neden hepsi karşıydı ona, sert adam nasıl olur da böyle aşkla sarılırdı doktora. Daha dün telefonla gelip kendisini kurtaracağını söylemişti oysa.


        Sert adam, doktor kadın ve arkadaşları ona hiç bakmadan faytona doğru yürüdüler, arkadaşının eşi, Barış sürücü yerine geçti, diğerleri arkaya geçtiler, oturdular. Hiçbir şey yapmadan sadece onları izliyordu, onlar hareket ettiğinde ormanda yavaş yavaş gölgeleri konuk etmeye başlamıştı. Fayton önünden geçerken küçük penceresinden ona bakan sert adamın gözlerinde hissettiği ilgisizlik, yabancılık paramparça etti kalbini. Belki de o anda, bundan sonra, hayatında hiç kimseye kendisini bu kadar üzebilme gücü vermeyeceğine yemin etti.


        Ormanın derinliklerinden çığlıklar geliyordu, nehir aynı coşkusu ile akıyor, ağaçlar yaptıkları dedikoduyu çaktırmıyorlardı. Demek ki yaşadığı her şey yalandı, doktor kadının, sert adama sarılırken kendisine fırlattığı zafer bakışları, şu an bile çıkaramadığı oklar olup saplanmıştı yüreğine.


        Nasıl çıkacaktı bu ormandan, nasıl kurtulacaktı. Bu kadar ihaneti unutup nasıl yaşayacaktı, sırtına yığılan bu kadar yükten nasıl kurtulacaktı.


***


    - Lütfen kalkar mısın, yemek hazır, yiyelim, dönüş yoluna başlayalım.


        Gözlerini açtığında gördüğü rüyanın etkisindeydi. Küçüklükten beri rüyaları özeldi onun için, mutlaka gerçeklere ilişkin ipuçları olurdu içlerinde. O yüzden, oh rüyaymış deyip geçemedi. O kalkıp elini yüzünü yıkarken, birden sert adamın sesi duyuldu.


    - İşte yetiştim size.


        Arkadaşı ve eşi çok şaşırdılar, sevinmiş görünüyorlardı ama bir yandan da. Sert adam ona baktı, selam verdi, gülümsedi, ama ondaki değişikliği hemen fark etmişti. Kuşku gizlenemez bir yalnızlık gibi parlıyordu üstünde.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022 

9 Haziran 2022 Perşembe

Korku

        Derinden hissettiğiniz, yerin yedi kat dibine gömdüğünüz acılar, bir gün bir suya bakarken, bir kaplumbağanın sırtında, bir balığın yüzgecinde, bir kuşun ötüşünde size ulaşır, kanatır içinizi, yere batırır.

        Derinden hissettiğiniz acılarda, bilmediğimiz güçler vardır, sizi istemediğiniz yollara gönderir, istemediğiniz şehirlerde bırakır.


        Çadırlarını toplayıp, arkadaşının sözünü ettiği şelaleye doğru yola çıktıklarında öğretmen için her şey değişmişti. Ya sadece arkadaşı, ya sadece eşi, ya da her ikisi birden doktor kadına çalışıyordu. Yerde bulduğu bileziği, kimseye belli etmeden almış, cebine koymuştu.


        Ormanın yeşiline dokunmadan, gözlerine güneşi doldurmadan ilerliyorlardı. Sanki arada uzaktaki tepelerden bir kartalın zafer çığlıkları geliyordu, avını yakalamıştı belki, belki öğretmeni uyarıyordu.


        En önde arkadaşının eşi, Barış, arkasında bankacı arkadaşı, en arkada da öğretmen yürüyordu. Dar bir patikada, dikkat ederek her şeye yürüyorlardı. Nasıl kurtulacaktı bunların elinden, ne yapacaktı.


        İnsanların iki yüzlülüğü artık dayanılmaz geliyordu ona. Daha bir kaç gün önce Barış, biz kardeşiz, tabi yanında olacağız, yardım edeceğiz, demişti. Dinlerken en ufak bir şüpheye, en ufak bir yanılgıya kapılmamıştı.


        İnsan bilmediği şeylere karşı tedbir alamaz. Bir şeyleri ancak öğrendikten sonra ne yapacağımıza karar verebiliriz. Bu koca ormanın içinde, medeniyetten uzakta, ıssız yerlerde ne yapabileceğini düşünüyordu. Doktor kadın ne zaman ele geçirmişti arkadaşlarını acaba. Elinde onları tehdit edecek bir şeyler mi vardı.


        Kaderde ölmek varsa kaçamazdı tabi, ama yoksa da kimse öldüremezdi, inanıyordu. Yürürken bir çocukluk anısı geldi aklına. Orta birinci sınıfta, Ankara'da Dikmen semtinde bir okulda okuyordu ve okul birincisi idi. Babası geçici olarak başka bir şehirde öğretmenlik yapıyordu, bir yandan da tayin hatasını düzeltmeye çalışıyordu.


        Okullarda, eskiden rutin sağlık kontrolleri yapılırdı. Okuduğu okulda da böyle bir uygulamayla, doktorlar geldiler. Sırayla bütün sınıfları ve sırayla bütün öğrencileri kontrole başladılar. Kendi sınıflarına sıra gelince, fen laboratuvarına konuşlanmış sağlık ekibinin karşısına geçti. Upuzun, ortasında da uzun, taş masası olan laboratuvara girer girmez, uzaktan onu gören doktor telaşla yüzüne baktı. Velilerimle görüşmek istediğini, bu kadar renksiz bir öğrenci görmediğini söyledi. Velim aynı okulun müdür baş yardımcısı idi, babamın çok iyi dostuydu.


        Sonuçta işinin ustası o doktor sayesinde hayatı kurtulmuştu. Hemen babasına haber vermişlerdi, o bulunduğu şehirden gelmişti ve kalp romatizmasına an kala tedavi ile, vurulan bir sürü iğne ile kurtulmuştu.


        Yaklaştıkları şelalenin uçuşan notalarını duyduğun da yorulmuştu. Gece yaşadığı ama arkadaşlarını inandıramadığı olaylardan dolayı da bitkin hissediyordu kendisini. Şelalenin kıyısına bir yere kayaların üzerine oturdular, sırt çantalarını yere bıraktılar ve inanılmaz güzel görünen manzaraya daldılar.


        Ne çok ihanet görmüştü hayatta ne çok şaşkınlık yaşamıştı. Hayır olamaz bunu yapamaz dediği kaç insanla tanışmış, bir arada yaşamak zorunda kalmıştı. Hala savunmasız kalabiliyordu, hala arkadaş sözcüğünü kullanabiliyordu çaresizce.


        Sert adam bu oyunun neresinde idi acaba, onlara yardım mı ediyordu yoksa bu kalleşlikten haberi yok muydu.


    - Arkadaşım, çok solgun görünüyorsun, dedi arkadaşı, eşine dönüp,


    - Barış sen iki çadırı da kurar mısın ben de ateş yakacağım,


        Barış hemen kalkıp, işe koyuldu. Yarım saat içinde çadırlar kurulmuş, ateş yanmış, yemekler hazırlanmıştı. O sırada Barış’ın telefonu çaldı, açtı, sert adamdı arayan, benimle konuşmak istedi, bu sefer kabul ettim,


    - Merhaba,


    - Merhaba,


    - Sağol konuşmayı kabul ettiğin için. Şimdi dikkatlice beni dinle ve söyleyeceklerimi sakın arkadaşlarına çaktırma, tamam mı.


    - İyiyim ben dedi öğretmen,


    - Çok iyi dedi sert adam telefonda, 


    - Ben yoldayım, arkanızdan yetişeceğim size, ben yetişene kadar arkadaşlarına sakın güvenme, kendini onlardan belli etmeden korumaya çalış, tamam mı. Doktor onları tehdit etmiş, yeni öğrendim, geleceğim ben, dikkatli ol.


    - Tamam, bu gece şelalenin yanında kamp kurduk, sonra konuşuruz dedi.


    - Tamam , çok iyi sakın korkma yetişeceğim ben,


        Telefonu kapattığında, Barış'ın merakla yüzüne baktığını, bir şeyler anlamaya çalıştığını fark etti, ama boşverdi, suyun sesi, muhteşem yeşillik, insani bütün sorunları üzerine örtüler sermişlerdi.


        Derinden hissettiğimiz acılar yönetir hayatımızı, kimi seveceğimize bile onlar karar verir. Derinden acılar yaşayan herkes artık özgürlüğünü yitirmiştir, hayatının hakimiyetini kaybetmiştir.


        Ateşi terk edip, çadırına girip uzandığında, üzerinde ne olursa olsun artık dediği kocaman bir bıkkınlık vardı. Ne planlıyorlardı acaba, suya mı gömeceklerdi yoksa gökyüzündeki yıldız şölenine mi fırlatacaklardı.


ZERRİN TİMUROĞLU

2022

5 Haziran 2022 Pazar

Güven

        Hayata karşı güvensizliğiniz nerede başlar biliyor musunuz, ailenizde. Eğer yetiştiğiniz evde perdeler kapanırken mutlu oluyorsanız, gözünüz, gönlünüz dışarda kalmıyorsa, sizi alıp uzaklara götürecek bir sihir aramıyorsanız, yüreğiniz sıkışmıyorsa kederden, sevgi denen hayat bağından haberdarsanız, niye güvensiz olasınız ki.


        Hayata karşı önyargılarınız nerede başlar biliyor musunuz, sürekli yalan söyleyen ve bunu kabul etmeyip, her daim dürüstlükten söz eden anne, baba tarafından yetiştirildiğinizde. Çok okuyan, çok bilgili, çok tanınan, önemli insanlarla dolup taşarken eviniz, konuşulanların buharlaştığını görüp sustuğunuzda, güven geminiz su almaya başlamıştır artık, hayata karşı önyargınızın balonu da ha patladı ha patlayacaktır.


        Haykırmak istediğiniz  gerçekler, çevrenizdekilerin sahteliklerinin, yaldızlı kağıtlarıyla paketlenir, sizin sesinizi kısmışlardır çoktan, gözler paketlerdedir.


        Çadırına girip, yattığında vakit geç olmuştu. İyi gelmişti yıldızlarla baş başa kalmak. Daha uzun oturmak isterdi ama erken kalkacaklardı. Uzaktan derenin sesini duyuyordu, ormanın sesini dinliyordu. Çadırının fermuarını kapattı, uyku tulumuna kıvrıldı. İyi ki gelmişlerdi, minnettardı arkadaşlarına onu da dahil ettikleri için bu geziye. Gözlerini kapattı, çadırının rüzgarla daldığı konuşmayı dinleyerek, uykuya daldı.


        Ne kadar uyumuştu, bilmiyordu. Çadırın dışından sesler duydu, hava aydınlanmamıştı, merak etti. Arkadaşları niye kalkmıştı ki. Uzandı, fermuarı açmaya çalışırken, dışardan yardım geldi, hemen açıldı,


    - Arkadaşlar ne oldu, niye kalktınız karanlıkta, dedi. Ve birdenbire yüreği korkuyla sıkıştı.


        Çadırın önünde, doktor kadın ve yanında bir adam kendisine bakıyorlardı. 


    - Sen burada ne arıyorsun, burayı nasıl buldun, diyebildi, sesi titreyerek, sen hastaneden nasıl çıktın.


        Sözünü bitirir bitirmez adamlardan biri, çadıra uzandı, kolundan tuttu, onu dışarı çıkardı. Çırpınıyordu ama gücü yetmiyordu. Burnuna bir şey koklattılar, son gördüğü, üzerine hızla atılan yıldızların telaşıydı, bir omuz üstünde, iki büklüm sallanırken, ağaçların arasında yol alıyordu.

 

        Ben sadece belgesel izliyorum, televizyon seyretmiyorum, deme modası vardı bir zamanlar. Sanki belgesel seyretmek, iyi bir üniversitenin diploması gibi paye veriyordu insana. Sanki güzel bir film izlemek, bir aslanın dişlerini geçirdiği avını izlemekten daha az önemliymiş gibi. Bir köpek balığının, ruhsuz gövdesine bakmak, maymunların anlamlı olma ihtimalinden delice korkarken, gözünü ayırmadan onları izlemek, diğer kanaldaki diziyi izlerken, reklamlarda, belgesel izleyip, ertesi gün arkadaşlarına anlatacağı bilgiyi toplamak.


        Kendine geldiğinde bir arabanın arka koltuğuna uzandırılmış buldu kendisini. Elleri, ayakları bağlanmıştı.Önde oturanlardan biri kumral, iri yarı bir adamdı, şoför ise doktor kadındı. Telefonda biriyle konuşuyordu, her kimse o, doktor kadın kızmıştı, bağırıyordu,


    - Geri götürmeyeceğim, tamam mı, buraya kadar elim boş kalsın diye gelmedim diyordu. Bana bağırma, bu öğretmene katlanamıyorum artık diyordu,


        Araba hızla yol alıyordu, doktorun yanında oturan adam sanki ruhsuz bir et yığınıydı, arada bir kıpırdamasa, insan olduğuna dair bütün izleri silinecekti. Doktor kadın ne dese ikna edemiyordu telefondakini, sonunda ani bir frenle durdurdu arabayı, arka koltuktan öne savruldu. Belki bilerek yapmıştı, gözlerindeki nefret ona yapacağı her kötülüğü onaylıyordu. Tamam diye bağırdı, arabayı geldikleri yöne çevirdi.


    - Bir daha benim dediğim olacak, anlaşıldı mı dedi ve telefonu kapattı. Ne yanındaki adam ne doktor kadın onun arkada ayıldığının farkında değilmiş gibi görünüyorlardı.


        Duyguyu hissetmeyen ama çok iyi taklit eden ve üstelik bunu, bir ömür hiç çaktırmadan yapan insanlar vardır. Fabrikaların dakik döngüleri gibi, onlarda nerede, nasıl duygusal gösteri yapacaklarını bilirler ve çoğu, insanı samimi olduklarına inandırırlar. Bir ara arkaya bakan doktor öğretmenin öne savrulduğunu fark etti, arabayı durdurdu, yanındaki adama beni düzgün bir şekilde tekrar arka koltuklara uzatmasını söyledi.


        Biraz sonra, durdu araba, adam indi, yine omuzlarından birine astı beni, yürüdük, yürüdük. Tekrar derenin sesini duyduğunda çadırının içine taşındığını anladı.


        Ellerini çözdüler, ayaklarını çözdüler, çadırın fermuarını çekip, gittiler. Koklattıkları ilacın etkisinden kurtulamamıştı henüz. Arkadaşlarının hiç uyanmaması garip gelmişti.


        Sert adam olabilir miydi doktorun konuştuğu, kapanmış bir gönül macerasının intikamını alıyor olabilir miydi. Kapandı kabul ediyorsa neden kızmıştı, yok kapamadıysa gönlünün kapılarını neden kaçırma olayına karışmış olacaktı.


    - Hadi ama kalk artık, arkadaşı çadırını açarken bir yandan da sesleniyordu,


    - Uykucu seni, çay hazır, bir şeyler yiyelim, yakındaki şelaleye gideceğiz, hadi, çok güzel diyorlar.


     - Tamam dedi, kalktı, burnunda akşam verdikleri ilacın kokusu vardı hala.Arkadaşlarına anlatmak için sabırsızlanıyordu, toparlandı, çıktı çadırdan.


    - Ya siz ne kadar derin uyuyorsunuz, gece kaçırıldım, neler yaşadım, hiç duymadınız.


        Hem arkadaşı hem eşi  şaşkınlıkla baktılar ona,


    - Ne kaçırılması,


    - Gece işte, önce kaçırdılar, sonra geri getirdiler, doktor kadın ve yanında bir de adam vardı.


        Karı koca tuhaf bir şekilde bakıştılar,


    - Nasıl olur dedi, Barış, ben uykum kaçınca kalktım ve bütün gece burda, ateşin başında uyukladım. Ben hiçbir şey görmedim.


        Öğretmen çok şaşırmıştı,


    - Nasıl olur çok gerçekti,


        Barış,


    - Belli ki travman devam ediyor, hadi gel sıcak bir çay iç,


        Ateşin başına geçip otururken kendini inanılmaz kötü hissediyordu, o kadar gerçekti ki gece yaşadığı, inanamıyordu.


        Çayı için fincanına su aldı, ortadaki kurabiyelerden de bir tane almak için uzandı, alırken yere düşürdü. Eğildi almak için ve kalakaldı, ateşin etrafına dizili taşların az ötesinde siyah, boncuklu, bir bileklik vardı, hatırladı, kendisini kaçıran adamla boğuşurken, onun bileğindeydi.


        İnsanlara güvensizliğiniz nerede başlar biliyor musunuz, yere düşen her şeyde, atılan adımlarda, aniden havalanan kuşların paniğinde.





ZERRİN TİMUROĞLU

2022

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...