31 Ağustos 2021 Salı

İstiridye

        Deniz hafif hafif dalgalanıyordu. Kıyıda oturmuş bir adam dalgın dalgın seyrediyordu onu. Orda kayaların üstünden sulara bakarken derinleri görmek için çırpınıyordu sanki. Berrak değildi o gün deniz neden bilinmez içinde ne varsa saklıyordu. Oysa ki daha dün adam aynı kayanın üstünde otururken kayalıkların aşağısında, suların içinde yeşil yosunlar görmüştü, hatta bir demir çubuğu korur gibi her şeyden, sarılmışlardı ona. Deniz yükselmiş olmalıydı, demir çubuk görünmüyordu bugün.

        Sağa sola bakındı, maviyi, yeşili bir masa örtüsünü sürekli değiştiren, kararsız bir lokanta sahibi gibiydi deniz. Sesi sakinleştiriyordu aynı ölçüde bir beklentiye de sokuyordu insanı. Fazla rahatlama der gibi öyle çarpıyordu ki dalgalar arada, irkiliyordu adam.


        Rüzgar artık daha çok yıkıyordu yüzünü havası ile, temizliyordu yüzündeki çer çöpü sanki. Saçlarını geriye atıp, denize düşmesin eğilirken diye, geriye itiyordu onu. Dalgalar rüzgarla danslarını hızlandırdılar, özellikle oturduğu yerin dibinde, çarpıp geri dönerken sular daha bir derine iniyordu bir kaç saniye.


        O anlardan birinde, denizde, suyla salınıp duran bir yosun takılda gözüne. Dalgalar hafif hafif gelip dağılırken o bir ileri atıyordu kollarını bir geri çekiyordu sanki kararsızdı, sanki gitmek istiyor sonra gülümsüyordu. Neye hasretti, kopup gitmelere mi, kalıp kök salmalara mı. 


        Adam hava kararmaya başlayınca kalktı kayalıklardan, kumsala yürüdü, denize az uzakta, küçük bir çadır kurmuştu, hem dalgaları dinleyecek, hem, yapay hiç bir ışıkla perdelenmemiş yıldızları seyredecekti. Karnı acıkmıştı, bir ateş yaktı, kumların üzerine bir örtü serdi, çayını, yemeğini aldı oturdu. 


        Aklı kayalıkların dibindeki, yosunlarla sarılmış demir çubuktaydı, mutlaka üzerinde istiridyeler olmalıydı. İstiridyeler böyle yosunlu, akıntısı olan, temiz suları severlerdi denizde. Şansı yaver giderse yarın kendine ziyafet çekebilirdi. Aslında et yemiyordu ancak deniz ürünlerini arada, sırada tüketiyordu. 


        Çocukken okuduğu bir masalda, istiridyelerin zengin sofralarında, buzlar içinde servis edilmesinin onları onurlandırdığını okumuştu. Günlerce kabul edememişti bu görüntüyü, kendi kendine , az sonra öleceklerini bilerek, onları kimin yiyeceği ile övünmeleri o kadar mantıksız gelmişti ki, resmen yanlış çözülmüş bir probleme itiraz nöbetine tutulmuştu aklı.


        Sonra düşünmüştü, bu memnuniyet fikri masalı yazana aitti elbette, yoksa canlı, canlı yenecek olan buzlar içindeki istiridyenin ne düşündüğü kimin umurundaydı. Her şeyi eğip bükmeye meraklı insanlar, yaptıkları eziyete asalet fonu da oluşturuyorlardı. Gerçi hayat buydu, yenme ve yenilme üzerine, kalıp ya da gitmek üzerine. Hayat, bilgi edinme ve her şeyi olduğu gibi kabul edip, bir taşı bile oynatmayanlar üzerine.


        Çok güzeldi gökyüzü, dalgaların biteviye sesi, sıcacık çayının  limonla eşsiz karışımı, uzun uzun oturdu. Bu kadar çok yıldızın kaydığını bilmiyordu, dünyaya gelmeye mi çalışıyorlardı yoksa çaresiz bir kaçışta mıydılar.


        Bu güzelliklerin ortasında sırtüstü uzandı yere, çayı bitmişti, karnı doymuştu ve yorgundu. Çevrede bu huzuru bozacak tek bir insan yoktu, Ellerini başının altında kenetledi ve seyrederken her şeyi uyudu.


        Rüyasında kayalıklardan denize daldığını ve yosunlarla kaplı çubuktan, yosunlara tutunmuş istiridyeleri tek tek topladığını gördü. Öyle bir hırsla topladı ki onları, nasılsa mutlular bundan diye düşündü. Birazdan buzlar içinde canlı canlı yenmekten onur duyacaklar. Çok şık bir lokantaya götürdü hepsini, sattı ve bir masaya oturarak kendine de ısmarladı.


        Gökyüzünde daha çok yıldız vardı, denizlerde daha çok istiridye, bitmediler. Sabah oldu, kıyıda yürüyüşe çıkanlar, küçük bir çadırın yanından geçtiler, kuma serilmiş bir örtü vardı, yanında bir çay fincanı, hava güneşliydi, örtü buzlarla kaplıydı. Yürüyüp geçtiler, kimseyi görmediler, merak etmediler.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021

     


              


28 Ağustos 2021 Cumartesi

Yapmayın Derim

        Bazen elinizden hiçbir şey gelmez. Değiştirmeniz gereken şeyler vardır sanki yapabilirmişsiniz gibi gelir, mümkün olmaz. Hayat sıkıştırmıştır bir köşeye sizi, belki moleküler bir dizilimdir evren için bu kim bilir, kıpırdayamazsınız. Hayatınızı yalnızca seyretmek zorunda kalırsınız.

        Bir yokuşu çıkacakken iki el uzanır size yardım etmek için ve birini tutmayı seçersiniz. Bir refleks değildir aslında bu, tuttuğunuz ele daha yakın hissetmişsinizdir kendinizi. 


        Birine yakın olmak duygusal olarak o kadar kolay değildir bazı insanlar için, birini gerçekten önemsemek, hayatının bir parçası haline getirmek kolay olmaz, yıllar sürebilir. Sonra ayrılık gelir bir gün belki de, zor olur, hele de böyle bir toplumda. Kimsenin elinde kitap olmayan, ya ev ya ofis işleri, ya televizyon, ya boş konuşmaların salgın hastalık gibi etrafı sardığı, kalıplaşmış insan davranışlarının milim değişmediği, sorgulanmadığı, toplumda.


        Ayrılığın ardından dedikodu beklerler sizden, ağlayıp, sızlanmanızı, çocuğunuzu ihmal etmenizi. Çocuğunuzu her şeyin önüne koyup, onun en az hasarla ayrılıktan etkilenmesini sağlamak için sustuğunuzu takdir etmezler. Belki de ekonomik açıdan çok zor günler geçirdiğinizi hiç hesaba katmazlar. Ve bu insanlar öğretmendir, mühendistir, doktordur, avukattır. Yani eğitimli insanlardır ancak toplumun kaskatı kesilmiş çimentosunun bir parçası haline gelmişlerdir çoktan.


        Kadınlar aynı şeyin kendi başlarına da gelmesinden korkarlar. En yakın arkadaşlarınız eşleri varken çağırmaz artık sizi. Ancak konuşsanız iyi insan olmak üzerine doktora tezi hazırlarlar sanki. Öyle aynalara küs, öyle acımasız yaşarlar.


        Artık ayrılmış bir kadın olarak ki ne denli haklı olursanız olun, gözler üzerinizdedir. Kimseyi takdir edemez, kimsenin yanında gülemez, kimseyle bir yere gidemezsiniz. Gözyaşlarının sel olup aktığı toplumda insanların tek derdi sizin gidip gelmeniz olur. Verdiğiniz raporlardan kağıt tepeleri oluşur ancak onlar utanmazlar. Hep yakıştırırlar, hep sizin yerinize karar verirler. 


        Toplumlar gerçekten çağdaş mıdır, bence bunun yanıtı, o toplumlarda, ayrılan  kadınların gördüğü saygıyla cevaplanabilir. Ne gariptir ki kendisine ilerici diyen çoğu insan da bu kalıpların dışında değildir. Niye bir kadın illa da birinin eşi iken daha değerlidir, niçin biriyle konuşurken illa da aklında başka bir şey varmış gibi düşünülür, niye bir kadının erdemli bir şekilde ayrılığı kabul etmesi idam edilir.


        Bir yokuşta, iki el uzanır size yardım etmek için ve siz birini seçersiniz, yazık olur. Bu toplumda yanlışı asla değiştiremezsiniz, takdir şövalyelerini asla memnun edemezsiniz, sizi kıstırdıkları köşeden kaçmanız için moleküler düzenle baş edemezsiniz.


        Bir bardak suda fırtına koparmanın adı kaçanı kovalamak, sevgisizliğe teslim olmaktır, büyük lafları taşıyacak gerçekten çağdaş toplumlarda yaşayanlara ne mutlu. 


        Bütün camlar kırılır onlar birbirinin gözüne bakamazlar. Nedenini hiç öğrenemeyecekler. Birinin acısını paylaşmak hayatını paylaşmak değildir, güzel günlerin umutları da paylaşılırsa belki.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021 


25 Ağustos 2021 Çarşamba

Kırık Dal

        Ormanın derinliklerine doğru yürüyüşe başlayalı iki saatten fazla olmuştu. Coşkuyla akan büyük bir nehrin az ötesinden girmişti ağaçların arasına. Işık, o ilerledikçe az bulunan bir şey olmuştu. Yolu tarif edenler söylemişti zaten, yalnız gitmelisin ve asla vazgeçmemelisin diye. Bu yüzden devasa büyük ağaçların yeşil muhafızlarının kalkanları kapatırken gökyüzünü korkmadı, yürümeye devam etti.

        Sesler vardı çevresinde, hırıltılar, bazen kesik kesik çığlıklar, cıvıltılar da vardı ormanın girişinde ancak artık duyulmuyorlardı. Kendi kendine kızmaya başlamıştı, niye yapıyordu ki bunu, nasıl kanmıştı arkadaşlarına. Ayağına lastik bir çizme giymişti, pantolon, uzun kollu gömlek giymişti ve elinde henüz yakmadığı feneri vardı.


        Hayatında merak ettiği şeyler vardı, geleceğine dair. Geçmişinde nasıl kurtulacağını bilmediği, nasıl çözeceğini bilmediği düğümler vardı. Okumuş, iyi yetişmiş biri olarak elbette bunları bir psikologla görüşmesi gerektiğini biliyordu ancak yüreğinden onu kavrayan bir el bir de bunu dene demişti ve çoğu arkadaşının gittiği, bu ormanın derinliklerinde yaşayan falcıya gitmeye karar vermişti. Ancak ilerledikçe kendine kızgınlığı artıyordu, böyle bir cehalete nasıl olur da kandığına inanamıyordu.


        Nehrin sesini yeniden duymaya başladığında ağaçların ışığa biraz izin verdiğini fark etti, sevindi. Işıkla beraber, nehrin hemen yanında, kırmızı boyalı, ahşap, iki küçük penceresinde iki baykuş duran, kapısına örümcek resmi çizilmiş kulübeyi gördü. Falcının evini bulduğu için rahatlamıştı. Hemen konuşmak ve hemen burdan koşarak uzaklaşmak istiyordu. Yaklaştı, kapıyı vurdu, bekledi.


        İçerden sakin, yumuşak bi kadın sesi, gelin, dedi. Kapıyı açtı, içeri girer girmez şaşkınlıktan dona kaldı. Dışardan küçük görünen kulübenin içi ferah ve aydınlıktı, sırtını dayadığı mağara içe doğru oyulmuş, güzelce aydınlatılmıştı her yer. Falcı, incecik, orta yaşlarda, kumral, uzun saçlarını topuz yapmış, uzun kırmızı elbisesi ile, sade, gösterişsiz bir kadındı. Hiç böyle hayal etmemişti.


        Falcı ona oturması için rahat bir koltuk gösterdi, bir fincan çay ikram etti, kendisi de karşısındaki koltuğa yerleşti. Henüz ne kendisi konuşmuştu ne de falcı soru sormuştu. Sanki tanışıyorlar gibi alıştılar birbirlerine.


        Bir süre sürdü suskunluklar. Sonra falcı, yavaşça, kurtulamazsın geçmişin tasalarından, bir atın üstündeyken önüne bakmalısın arkaya değil. Böyle arkaya bakmayı sürdürürsen attan düşeceksin kaçınılmaz. Bırak, seni sevmelerine izin ver, hayatta savaşlar olacak, iyi niyet bekleme kimseden, sağlam dur, sen güçlü ol. Akşam yatıp, sabah kalkınca kaybolmaz kötülükler ancak yaşama azmin hep olmalı, onun için var olduk.


        Şimdi benim sana kahve yapıp, telveden mucizeler yaratmamı, seni kandırmamı istiyorsun. Bunu yapamam beni aklım kahve telvesinden daha yetenekli, onu söyleyeceklerime alet edemem. Sonra sustu falcı, öne doğru biraz eğilip, dikkatle ona baktı, dedi ki, sen akıllısın ve çok başarılı olacaksın, korkma. Kalktı masanın üzerinden bir kırık dal parçası aldı, uzattı. Bunu evine koy dedi. 


        Arkasına döndü, artık gitmelisin, orman gece tehlikelidir dedi.


        Ne itiraz edebilmişti, ne soru sorabilmişti, ne şaşırmıştı, ne korkmuştu. Falcının dediğini yapıp gerisin geri ormana daldı. Karanlık daha artmıştı, fenerini yaktı. Ne olmuştu, eline ne geçmişti, iki cümle duymak için değer miydi bu eziyete, korkuya. Birden ilerdeki büyük bir ağacın arkasına o ilerlerken hızla birinin saklandığını gördü. Bütün kanının damarlarından çekildiğini hissetti, koşmaya başladı, ormanın çıkışına geldiğinde ağacın arkasına saklananın kırmızı giysisini hatırladı, gülümsedi kendi kendine.


        Evine dönerken aklında bir baykuş, bir kırık dal, bir ağaç, hızla koşan bir at ve üstünde başını arkaya çevirmiş, önünü görmeyi reddeden kendisi vardı. At git gide hızlanıyordu, önüne bakmayı akıl ettiğinde çarpmış olacaktı.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021 




       


22 Ağustos 2021 Pazar

Sekizinci

        Aslında başlayan veya biten bir şey yok sanki sadece devam eden bir şey var gibi. Derin bir sessizlik istiyorum bazen aptal seslerden bıktım. Gerçekten dünyaya gerekli mi bu kadar insan. Çoğu birbirinin aynı, en ufak dalgalanmayı yok etmek için birleşen, aslında birbirinin gözünün içine bakmayı bir kez olsun denememiş, korkak ve anlamak özürlü bir sürü kalabalık.

        Aslında iyi ve kötü diye bir şey yok sadece bu kalabalıkların etrafa yapıştırdıkları etiketler var. Kim tutuşturmuş ellerine bilinmez, bulmuşlar bir yerlerden ve üzerine bir kez bile düşünmemişler habire çoğaltıyorlar, niye.


        Aslında yavaş ve hızlı, başarılı ya da başarısız diye de bir şey yok, aynı hizada olduklarını fark etmesinler diye, olanı biteni görmesinler diye yapılan bir yarış var. Katılmak zorunlu iyi de neden. Bir dursak, bir etiketleri yaksak, bir sevdayı hayatın önüne koymasak, kandırılmasak.


        Öyle güzel gizleniyordu ki yeryüzünden bakanlar onu varlığını ölçebiliyorlar ancak asla göremiyorlarmış. Ona sekizinci gezegen adını vermişler. En güçlü teleskoplarıyla her saniye ona bakıyorlar, heyecanlanıyorlarmış. Gezegen ıssız değilmiş aslında, o gezegende var olan canlılar varmış ve gezegen onları çok seviyormuş


        Sekizinci gezegenin sahipleri oraya dünyadan sürgün edilmişler. Ne sürgüne gönderenler ne sürgün edilenler bilmiyormuş bunu. Yalnızca gezegen biliyormuş. Onları uzay boşluğunda kendilerini bilmeden, öylece dolaşırken yakalayıp, getirmiş topraklarına. Geçmişlerini unutmalarını sağlamış çünkü yüzlerinde öyle bir keder ve korku saklıymış ki, hatırlasınlar istememiş.


        Genç, yaşlı, çocuk hepsi her gün gezegene doğan muhteşem güneşle kalkıyorlar, mavinin en güzeli ile doldurulmuş denizlerinde, yeşilin en güzeli ile bezenmiş ormanlarında vakit geçiriyorlar, tarlalarında çalışıp, ürettikleri yiyecekleri paylaşarak, hiç kavga etmeden, hiç kandırmadan, kandırılmadan yaşıyorlarmış. Gezegenin kocaman bir kütüphanesi varmış, sanki sonsuz sayıda kitap varmış burda. Dünyada tek bir kitap bile okumamış olanlar bile her gün işini bitirip uğruyormuş kütüphaneye.


        Gezegen korkmuyormuş geçmişlerini öğrenmelerinden, üzülmelerinden, kötüye tekrar evrilmerinden. Çünkü onlar artık iyiyi, huzuru, güzeli biliyorlarmış, onlar tüm korkularından kurtulmanın sevincini biliyorlarmış.


        Belki de bir masal bu anlattığım belki bir rüya, kim bilir, çünkü kimse görmedi sekizinci  gezegeni ancak varlığını biliyorlar, orada, uzaya yolu düşenleri topluyor, belki ona ayak basmayı hak edenler bu bilinen dünyada hiç yüzü gülmeyenlerdir.


        Siz gördüyseniz ne olur kimseye söylemeyin orayı da mahvetmeyin olmaz mı.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021


   


      


20 Ağustos 2021 Cuma

Boynumuzdaki İp

        Hayattan alacağımız dersler, bitmeyen sınavlar, hep ayağa kalkma çabaları ve yaşamak ödevimiz. Hiçlikten iyidir doğmuş olmak belki de. Fazla söze gerek yok ancak fazla şansa ihtiyaç çok.

        Bir baba yalnız büyüttüğü oğlunun hayatını boşa harcadığını düşünüyormuş. Zenginmiş baba ve hayatta bir oğlu varmış. Bütün dileği oğlunun hayatını anlamdıracak bir uğraş edinebilmesiymiş. Hani yapmaya koyulduğumuz da bize bütün dünyayı unutturacak denli bizi bizden alan uğraşlar. Bir insanın en büyük şansı olarak görürmüş bunu.


        Oğlu çok para harcarmış, eğlenceden eğlenceye, etrafında yalancı dostlar günler geçermiş. Hiçbir şey söylemez, nasihat etmez, uyarmazmış oğlunu. Onun tamamlaması gereken bir yolu olduğunu ve ne söylerse söylesin kendisini duymayacağını düşünürmüş.


        Ne saçmadır değil mi gün batarken, gece olacak, gece olacak diye bağırmak, işte öyle. Karanlıkta ne yapacak oğlu merak edermiş. Etrafındaki yalancı dostları bütün lambalarını, bütün mumlarını almışlar ellerinden o fark etmeden.


        Baba çok uzaklarda bir ev almış birgün. Oğluna söylememiş. Ancak avukatına, ölünce oğluna verilmek üzere bir tahta kutu bırakmış. Pek çok yıldız ölmüş uzayda, pek çok yıldız doğmuş yeniden. Zaman henüz çözülemeyen seyrini sürdürmüş ve baba ölmüş.


        Oğul hiç beklemiyormuş bunu, kim bekler ki zaten. Doğduğumuz andan itibaren hayatımızdaki en büyük gerçek aslında hiç kabullenemediğimiz bir şeydir. Kapatırız aklımızın bütün kanallarını, kör oluruz, sağır oluruz, başarırız.


        Günler geçmiş, artık oğul o kadar zengin değilmiş. Hazırdaki parayı dost sandıkları ile kısa sürede bitirmiş ve hiç parası kalmamış. Para bitince yanındakiler teker teker kaybolmuş, artık ne arayan ne soran varmış. Ne para kazanacağı bir uğraşı ne oturacağı bir evi ne de kapısını çalıp sıkıntısını paylaşacağı tek bir gerçek dostu varmış.


        Bir gün babasının avukatı elinde tahta kutuyla kaldığı kağıt barınağın önünde durmuş. Anlatmış olanı biteni, kutuyu bırakıp çıkmış. Oğul içinde biriken bütün yalnızlığını kavuşturmuş kutuyla, babasına sarılır gibi sarılmış ona ve kutuyu açmış.


        Babasının yazdığı mektupta, ona çok uzaklarda bir ev bıraktığını ve çaresiz kalıp kendini öldürmek isterse o evin bodrumunda bunu yapmasını istemiş.


        Düşmüş yollara, yüreğinde babasının haklılığına duyduğu utanç ve belki biraz kırgınlıkla evi bulmuş, bodrumuna inmiş. Babasının bodrumun tavanına onun için bir ip hazırladığını,her şeyi düşündüğünü görmüş.


        Bir şeyler düşünürüz, bir şeyler planlarız daima. Sanki bizden başka kimse yoktur, bizden başka bir şey yokmuşcasına. O denli emin çizeriz rotaları, o denli korkusuz belki de unutarak her şeyi. Şansımız varsa işler planlarımız, ya yoksa ya alt üst olursa her şey.


        Oğul babasının hazırladığı sandalyenin üstüne çıkmış, ipi boynuna geçirmiş, tekmeyi vurmuş sandalyeye.


        Şans ondan yanaymış, rotada değişiklik olmamış ve oğul külçe külçe altınlarla, parçalanan tavanın altında, inanmayarak olanlarla, büyük bir mutlulukla kalakalmış.


        Değiştirmiş midir bu yaşadıkları oğulu bilmiyoruz. Bulmuş mudur kendine zamanı onurlandıracak uğraşlar, yoksa cimri, bencil ve soğuk bir zengin olarak mı yaşamıştır, bilmiyoruz.


        Boynumuza geçecek ipleri hiç hayal bile etmeden, zarif bir şekilde selamlayalım zamanı, tavan çökmesin başımıza, bodrumlara hiç inmeyelim.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021



19 Ağustos 2021 Perşembe

Şaşırtmaca

        Uzun bir masalın bir bölümünde bir adam, bir nehrin kenarına oturmuş, elinde bir altın semer, nehre yontup dururmuş. Masal bu, altını yontacak ne vardır elinde bilmeyiz ancak merak ederiz. Adam orta yaşları geçmiş biridir ve çok kederlidir. Yonttuğu altınlardan daha çok gözyaşı dökmektedir. Etrafına hiç bakmadan, kederini hiç avutmadan yapmaktadır işini. Sanki cezalandırmak ister gibidir kendini.

        Bu arada semer ne derseniz eşeklerin ve katırların sırtına bağlanan, ağaçtan oturmalıktır. Adam yıllardır yapmaktadır bunu belli ki, ne orada yaşayanlar, ne geçenler bakmazlar, merak etmezler ne yaptığını. Ya biliyorlar da sormazlar ya çekinirler bilinmez.


        Nehirden arada bir kocaman bir balık kafasını çıkarır, ağzını açıp kapar, ağzını açıp kapar, yontulan altının suya karışmasını bekler gibi sonra kaybolurmuş derinlerde. Seneler senelere eklenmiş, insanlar yine kötülüklerini yapmışlar, güçsüzler yine gizlenmişler, korkaklar yine susmuşlar.


        Bir gün o yöreye ilk kez yolu düşen bir adam geçerken nehrin yanından, görmüş bu garip olayı. Durmuş, bir süre uzaktan izlemiş, oturmuş bir kenara yemeğini yemiş, suyunu içmiş, bakmış, bakmış.Sonra kalkmış yerinden yanına gitmiş. Adam öyle dalgın yapıyormuş ki işini, önce fark etmemiş geleni. Sonra irkilmiş, çevirmiş başını, ne istersin yolcu demiş.


        Yolcu adamın yanına, yere oturmuş ve sormuş; Ey adem oğlu derdin ne, niye yaparsın bunu, demiş.


        İşte böylece hikayeyi anlatmaya başlamış adam, soru sorulunca kederine bir hançer saplanmış, bir yara açılmış, akmaya başlamış irin sanki rahatlamış.

    

        Yıllar önce evlenip, hemen ardından askere gittiğini, ondört yıl uzaklarda savaştığını, yaralanıp, ölümlerden döndüğünü anlatmış. Nihayet köyüne döndüğünde bir gece vakti, evinde, karısının ve annesinin yanında bir civan delikanlının yattığını görüp, hiddetlenerek onu öldürdüğünü söylemiş. Karısının, annesinin feryatlarıyla şaşırdığında o delikanlının, askere gittikten sonra doğan oğlu olduğunu öğrenmiş. 


        O günden sonra bir boyunca zorlukla yaptığı bir semeri nehre yontup, her yıl yenisini yapmaya başladığını anlatmış.


        Yolcu dikkatle dinlemiş, adam merakla beklemiş bir şey söylemesini. Ancak yolcu hiçbir şey söylemeden kalkmış, adamın yüzüne bile bakmamış. Kaşları çatıkmış. Adam; artık sen sordun bırakacağım bunu demiş, sanki aydınlamış yüzü, rahatlamış.


        Yolcu yoluna devam etmeye hazırlanırken demiş ki; Sen kötü bir insansın, bütün tarlaları yakıp yıkmışsın, yetmemiş bir de karşısında nara atmışsın. Beni oyununa alet edemezsin, acıyı balıklara asla yem edemezsin. Sapasağlamsın bak, keder yontmamış seni, kalbini yenmemiş, direncini yok etmemiş.


        Sen hiç emek vermediğin oğluna mı ağlıyorsun, yoksa bir yıl zorluklarla yaptığın semerin yok oluşuna mı, bence semerine dertlenip, aklıyorsun kendini. Bu işe yaramayacak, kalbin huzur bulamayacak, balıklar seni anlatıyorlar yıllardır biliyor musun.


ZERRİN TİMUROĞLU

2021


18 Ağustos 2021 Çarşamba

İçimdeki Prens

        Bir varmış ya da yokmuş, bilmediğimiz zamanların birinde zengin bir adam, güzeller güzeli kızını evlendirmek istiyormuş. Masalların hepsinde kızlar çok güzel, babalar hep çok zengin olurmuş. Bu yüzden ben kendimi hiç prenses gibi hayal edemedim, çok gerçekçiydim. Aynalara kızgın değildim önyargılara olduğu kadar.

        Neyse masaldaki güzeller güzeli kız aslında daha önce iki kez evlenmiş ancak düğün gününün sabahında damatlar yataklarında ölü bulunmuşlar. Zehirlenmiş gibiymişler, kız ise sapasağlam ancak çok üzüntülü, ağlarken bulunmuş. Yanı başındaki eşinin nasıl öldüğünü kız da gerçekten bilmiyormuş.


        Yıllar yıllara eklenmiş, günler günlere evlenmekten korkan kız da, olanı biteni unutamayan babası da bir daha düğün kurmamışlar. Kız her sabah büyük, gösterişli evlerinin yakınındaki göle gider, yüzermiş. O kadar erken gidermiş ki kimseler görmezmiş onu. Evinden yalnız başına çıkar, göle yürür, yüzer geri gelirmiş.


        Göl öyle güzel bir mavi, öyle güzel bir yeşilmiş ki, etrafı öyle ağaçlarla çevrili, öyle ıssız aslında hayvanlarla öyle doluymuş ki. Korkmadan girermiş göle kız, içinde ne var, dışında ne var bilmeden sanki evinden daha rahatmış orda.


        Dinlediğimde bu masalı çocuktum, prenses olamazdım güzel olmadığımdan ama cesurdum. Kızdan önce girerdim göle, öfkeyle bakardım sağa sola, korkmazdım. Göl derin bir mavi, derin bir yeşildi, ayağıma bir şeyler dolanırdı sanki bazen. Beni kurtaracak prensler hayal ederdim pek de inanmayarak.


        Güzel kız yine bir sabah gölden geliyormuş ki uzaktan heyecanla kendisine seslenen babasını görmüş, merak etmiş. Yaklaştığında babası akşama onu istemeye geleceklerini söylemiş, kızının itirazlarını dinlemeden geri dönüp, uzaklaşmış.


        Bana ilk anlatıldığında bu masal, ne oluyor damatlara demiştim, kızın yalan söylediğini, aslında bir canavar olduğunu düşünmüştüm. Büyüdüğümde insandan daha canavar bir canlının olmadığını anladım, olan hayallerime oldu, masallarım çalındı. Ağaçların konuşmaları rüzgarla mümkün, yaprakların melodisi hep rüzgarın marifeti. Dillerinden anlayabilsem, kızın sırrını hemen öğrenirdim.


         Akşam olur, zengin sofralar kurulur, iki aile bir araya gelir ve kız verilir. düğün hemen ertesi gün olacaktır, yarın olur eğlenceler biter, gelin ve damat evlerinde yalnız kalırlar. Azıcık sohbet edip yatarlar ve derin bir uykuya dalarlar.


        Farklı olmak değişik çözümler üretebilmeyi de gerektirir. Damat uyumamıştır, karısı derin bir uykudayken kalkmış, kılıcını almış ve beklemeye başlamıştır. Bir zaman sonra kızdan garip sesler gelmeye başlayınca , karısının başucuna gitmiş ve karısının ağzından dışarıya çıkmaya başlayan koca yılanın başını kesip atmış. Kız sese uyanıp, yılanın parçalarını görünce şaşırmış ve olanı dinleyince kocasına sarılmış sevinçle. Yani mutlu bitmiş mi bu masal, söyleyeceğim. Aslanın dişlerini sökersen, kuşların renklerini soldurursan, kokarcaya güzel bir parfüm yaparsan iyilik olmaz ki bu.


        Kız evlenip, mutlu olduğunun ikinci günü, sabah erkenden göle gitmiş, girmiş, yüzmüş, yüzmüş. Bir daha gören olmamış kızı. Aramışlar, aramışlar, yeşiller kararmış, maviler dibe çökmüş, ağaçlar susmuşlar. Evlenmiş ancak mutlu olamamışlar. Kerevet boş kalmış.


ZERRİN TİMUROĞLU

2021


     


10 Ağustos 2021 Salı

O Koku

        Yolcu vapurları, küçük yolcu tekneleri boğazı hiç boş bırakmıyorlar. Önümde yan yana iki büyük çam ağacı, onlardan az ileride iki tane daha. Kozalakları kurumla oturmuşlar dallara.

        Evet, kozalaklarda hep böyle bir ingiliz soğukluğu ve kibri hissederim. Elinize alsanız bile o tavırları değişmez. Sobada odunla, kömürü tutuşturmak için bile kullanılırken, bir müzenin, konuklara kapalı bölümlerinden birine girerim, ya da şık bir restoranda, üstümde geceliğim, ayaklarımda tokyolarla kalmışım duygusu yerleşir yüreğime.


        Kozalakların hikayesi öyle çabuk bitmez. Noel'lerin, Noel Baba'ların başyapıtları gibidirler, hiç yazılmamış, hiç okunmamış. Ancak hep inandığımız. İnanmak bazen yedi kat yerin dibindedir, bazen uzayın derinliklerinde, bazen avuçlarımızın içindedir.


        Rüyaların akıl almaz oluşumunda, fıstıklı taraçaları ile kozalaklar baş rollerdedir. Hiç karşılaşmadığımız insanları görürüz rüyalarda, ya da karşılaşıp hatırlamadıklarımızı. Hani şu rüyaları her durumuyla bildiklerini sananlarla, her rüyayı geleceğin habercisi sananlar arasındaki bitmez atışmalar. Noel Baba'yı kozalaklar olmadan asla düşünmedim ben, oysa ki bir tek resim karesi yoktur onları yan yana gösteren. Süslenen çam ağaçlarında kaybedilmiştir kozalaklar, sanki hiç yoklarmış gibi, yakışmazlarmış gibi evlerine. Gözyaşları gibi akıp gitmişlerdir çamların üzerinden. Bir ben mi yalvarıyorum onlara gitmeyin diye, terk etmeyin masallarımı diye, bir ben mi yalvarıyorum.


        Çöpleri karıştırıyor her gün, o kokunun içine dalıyor gülen yüzüyle. Ortalı yaşları geçmiş. Yüzü hep gülüyor, nasıl bilmiyorum. Yanından geçerken utanıyorum kolay gelsin demeye, paylaşacak param olursa daha kolay geçiyorum yanından. Kozalaklar kolay düşmüyor dalından, dayanaklılar, beklemeyi, bir şeyi zamanında yapmayı biliyorlar. Yağmur yağsa, çamların kokusunu duysam.


        Bir kozalağı çöplerin içinde görmek istemem, sonu gelmiş, bitmiş, atılmış hissine hiç yakıştıramam. Geri dönüşen boşuna harcanmış zamanlar olmalı oysa mümkün değil ki. Çöplerin başında insanlar, hatta içinde, geri dönüşen tarihin derinlikleri.


    Kozalakların, fıstıklı taraçalarında, Noel Baba'lar ve koku almayan insanlar var. Benim gözüm yine de yeni yıl ağaçlarında, niye yok ettiniz kozalakları, niye çöpleri geri dönüştürmediniz iyiliğe, güzelliğe. Kar yağarsa o koku geçer mi, kozalaklar, fıstıklı taraçalarındandan güzel kokular fırlatırlar mı çöplere, başım yukarda geçebilir miyim o çöplerin yanından, kar yağınca.


      ZERRİN TİMUROĞLU

       2021

        


6 Ağustos 2021 Cuma

Pınarım

        Çocuk yanım yok oldu. Yaşlanmış biri olarak bunu söylemek saçma görünecektir çoğu insana, hele gençlere, hele çocuklara. Ancak bu her insanın mutlak yaşayacağı bir durum değildir. Bir gölün en dibinde göle su veren bir pınar gibi düşünün çocukluğu, her daim görünmez, derinlerde kaybolmuştur. Ancak serin, şaşırtıcı merakıyla, hayatın başlangıcını tutan direnciyle besler hayatı.

        Denizi gören bir yerde, sakin, kalabalık olmayan, oturmuş denizi seyrediyordu. Hafif dalgalıydı deniz bugün, içinde ne kavgalar oluyordu o anda, hiç belli etmiyordu. Sabırlı görünüyordu. Etrafta simit satanlar, haşlanmış mısır satanlar vardı, kendileri değil ama sattıklarının kokuları bağırıyordu canhıraş.


        Niye sesleri çıkmıyordu ki, gölün dibindeki pınarın artık akmadığından haberleri var mıydı, gölün can damarının kuruduğunu fark etmiş olamazlardı henüz. Yıllar geçmeliydi, ufak belirtilerle tedirgin etmeliydi önce pınar yokluğunu. Örneğin gökyüzünün mavisini hiçbir zaman içmemeliydi artık, aşağıdan yukarıya habire kirli yeşil bir renk karmaşası yaymalıydı.


        Kendi gölünün derdinde, karşısındaki denizden kova kova su taşıyordu gölüne. Maviyi akıtmak istiyordu, çocuk yanını mutlu etmek istiyordu.


        Oturduğu yerin arka tarafındaki çimenlikte, bir ağacın altına oturmuş genç bir kız ve genç erkek konuşuyorlardı. Onları duymak, konuştuklarını düşünmek istemiyordu ama yüksek sesle konuştukları için  mümkün olmuyordu bu. O, gölünün mavisinin peşindeydi gençler kurmaya çalıştıkları yuvanın. Yuva biraz iddialı bir tanım olacaktı bu gençler için, dinlediği kadarıyla, yan yana durmayı, imza atmayı, yüzük takmayı, onaylanmayı yanlış biliyorlardı.


        Duygularından konuşmuyorlardı mesela, evlenip aynı evi paylaştıklarında ne hissedeceklerini konuşmuyorlardı, kendilerine tamamen yabancı insanlarla bir anda çok yakın akraba olmanın zorluklarını, huylarını konuşmuyorlardı.

  

        Genç kız, daha çok alınması gereken eşyalardan takılardan, perdelerden filan konuşuyordu. Genç çocuk ise evlendikten sonra kendi ailesi ile nasıl bir ilişki içinde olması gerektiğini, mutlak saygıyı, itaati anlatıyordu kıza.


        Hafif bir rüzgar çıktı, deniz hafif hafif dalgalanmaya başladı. Arkadaki konuşmaları dinlerken gölünün dibindeki yokoluşu unutmuştu. Unuttuklarımızdan kurtulamayız onlar kendilerini hatırlatırlar zaman zaman. Rüzgar saçlarını arkaya doğru iteledi, en sevdiği çocuk kitaplarını, daha birkaç yıl öncesine kadar belki onuncu kez heyecanla okuduğu, bu yaşına kadar vazgeçemediği o kitapları artık okuyamıyordu ve bildiği bir nedeni yoktu bunun.


        Sanırım elimde puzzle parçası kalmadı heyecanla yerini aradığım. Çevremde duvarsız yüzey kalmadı, ötesini göremiyorum. Her günü aynı duyarsızlıkla ve kötülükle bitiren insanlara hangi göl dayanabilir ki.


        Arkadaki konuşmalar kesilmişti, gittiler diye düşündüm. Sorun yaratmamış, var olan sorunları sollamış, kendilerince sıkı sıkıya uydukları kurallar çerçevesinde susmuşta olabilirlerdi. Kalkmak istemiyordu, rüzgar kuvvetlenmişti, kıyıya vuran dalgalar daha bir beyaz olup kayboluyorlardı. Arkasındaki çimenlikte hiç kimse kalmamıştı, oysaki kendisi kulaklarına dalgaların şarkısını dolduruyordu, en sevdiğini, gözlerindeki griyi oyalıyordu şimdilik... Yağmur yağabilirdi birazdan.


        Kıyının az uzağında, camekanlı çay bahçesinde oturanlar vardı. Duymuyordu seslerini yapacakları yemekleri, bitmeyen dertlerini, dinleyemiyordu, alacaklarını, vereceklerini bilmiyordu. Garsonlar ellerinde tepsiler dolaşıyordu, huzur saçıyorlardı etrafa, normali sağlayan onlardı, bütün korkuların üstüne, bütün yalnızlıkların üstüne döküyorlardı çayı, kahveyi.


        Denizin mavisi de artık imkansızdı, kendi pınarı kurumuştu. Ayağa kalktı, yürüdü, kimse fark etmedi, kayboldu, gölün dibinde bir pınar kurumuştu, bulmaya gitti. 


        Sıradan bir gündü, sıradanlığın tanımı neydi ki. Her gün olan mı, olduğunda şaşılmayan mı, bildiğimiz kadar olan mı, daha gerçekleşmemiş olan mı. Neydi sıradan aynı şeyleri hep aynı şekilde yapmak mı.

  

    ZERRİN TİMUROĞLU

     2021


3 Ağustos 2021 Salı

Kırmalı

        Beklesek mi

        neyi beklediğimizi bilmeden, unutarak, 


        Güvercinleri beslesek mi sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi,

           bir yandan dinlediğimiz dalgaların sesinde masallarla vursak mı kıyılara.


        durmaya, susmaya, ilerlemeye bir kavanoza etiket yapıştırır gibi 

            isim versek mi 


        aklımıza gelmeyenlerle, başımıza gelenleri dövsek mi, kovsak mı hayatımızdan,


        Yapabilir miyiz yeşille, maviyi karıştırıp, turuncuya boyayabilir miyiz her şeyi,

       

        Hadi yapalım, alalım boyalarımızı, sürelim üst üste maviyi, yeşili, küstürmeyelim sarıyı,


        Kırılmadan, kırınıma uğramadan, yansımadan, doğrudan akıp geçelim bir hayattan diğerine, beğenmediğimizi terk ederek.


        Hiçbir sınava girmeden, kimseyle boy ölçüşmeden , takdir beklemeden, beğenilmek için çırpınmadan yaşasak,


        Olmaz mı.


        Olmaz, bir makinenin parçalarıyız, biz dursak, atarlar bizi, koyarlar yeniyi.


        Beklesek mi


        Kahkahalar atmayı, sahici, yalansız, kimseye aldırmadan,


        Sellere kapılmadan usul usul ağlasak mı bazen,

       

        Beklesek mi öylesine varoluşumuzun nedenini, kızsak iyi de neye,


        asılsız haberlere mi asılsız nedenlere mi, düşünmeyi, iyi olmayı reddedenlere mi,


        vazgeçtim, her duvarı aynayla kaplı bir odada yeni bir yüz aramanın çaresiz kabullenişindeyim, 

        Acaba kırmalı mıyım aynaları, kapıyı aramalı mıyım, elimde çekiç yok ki.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021


 


       



              

       


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...