30 Aralık 2021 Perşembe

Ulaşılmaz Derinler

        Hiç elinizdeki degerli bir şeyi düşürüp yere, aradınız mı sanki bir parçanız kaybolmuş gibi. Her kaybettiğiniz, bu duyguyu yaşatmaz aslında, sadece yere düşüp, bulamadıklarınız böyle hissettirir size. Düşürdüğünüz yerdeki, bütün eşyaların altına bakarsınız, kaldıramadığınız ya da gözünüzün uzanamadığı eşyaların altına, elinizi sokmaya çalışırsınız, uzatırsınız, uzatırsınız sanki orada olduğundan emin olursunuz ama bulamazsınız.

        Aklınız o kaybettiğinizde kalır. Her eşyanın altına sokmaya çalıştığınız kolunuz kızarır, çizilir, aldırmazsınız, olmayacağını bile bile yeniden denemek istersiniz.


        Olmayacağını bile bile, nasıl vurucu bir cümledir, nasıl başı dik dolaşır kafanızın içinde. Olmayacağını bile bile. İnsanların büyük çoğunluğu bu cümlenin taşıyıcısıdır ama yükünü görmezden gelir.


        Bitmiştir duygular, kabul edilmez, yenilmişsinizdir, açıktır her şey, denizde fırtına çıkmıştır, parçalamıştır gemiyi, arta kalanlar, işe yaramaz tahta parçaları, vurmaktadır kıyılara, geminin sahibi suların içinde açmaz gözlerini, kabul etmez kaybettiğini.


        Sınıfta çıt çıkmıyordu. Öğretmenlerin öğrencilerin yaşamlarını değiştirecek kadar, verdikleri notlarla geleceklerini ellerinde tuttukları dönemler. Türkçe öğretmeni, otuzlu yaşlarında, hafif toplu, yeşil gözlü, sarışın bir öğretmen, sınıfa girdiği anda öğrenciler tedirgin oldular. Kolej müdürünün oğlu da bu sınıfta, zeki, yakışıklı, popüler, çalışkan bir genç. Aile dağılmak üzere ama yabancılar bilmiyor, gençle babanın arasında gerilim var, baba anlayışsız, despot. 


        Okul bütün gün, çocuklar yorgunlar ama yazılı sınav var. Öğretmen sınıfa giriyor, çocuklar ayağa kalkıyor, selamlıyor ve öğretmenin getirdiği boş kağıtlar dağıtılıyor.


        Bu kayalarda oturmuş kimi bekliyorsun diye soruyor bir kuş yolcuya. Senin burda ne işin var. Uçamazsın, çıkamazsın bu yükseğe, sahi niye burdasın.


        Yolcu üzgün gözlerle bakar kuşa, uçamazdım, öğrettiler, çıkamazdım, çıkamam sanıyordum, işte burdayım.


        Öğretmen seçtiği bir öğrenciye, tahtada sınav sorularını yazdırıyor, az sonra sınav başlayacak. Müdürün oğlu çok çalışkan, çok zeki ama kopya çekiyor arada, sosyal derslerde özellikle. Küçük kitapçıklar hazırlıyor bazen. Bu sınavdada cebinde var kopyaları. Sınıf öğlen arasında paspaslanmış, beton kokuyor, hala kurumamış yerler.


        Sınav başlayınca bütün öğrenciler kapanıyor kağıtların üzerine, öğretmen aralarda dolaşıyor, sert, şımarık, kendini beğenmiş biri. 


        Birden bütün öğrenciler korkuyla müdürün oğluna bakıyor, öğretmen başına dikilmiş, bağırarak, çıkar kopyalarını diyor. Ayağa kaldırıyor genci, üstünü aramaya başlıyor, öyle emin ki kopya yakalayacağından.


        Ama arıyor, arıyor bulamıyor. Tam yanıldığını kabul edip gidecekken, hızla dönüp, ayağını kaldır diyor gence. Kaldırıyor ayağını müdürün oğlu, kaldırırken, gözlerinde yakalanmış olduğunun sarsıntısı beliriyor sanki. Ama yürekli, ezilmiyor. 


        İki ayağını da kaldırıyor ve tertemiz betonda hiçbir şey yok. Öğretmen büyük bir hayal kırıklığı ile, devam diyor öğrencilere. Düşmanca bakıyor gence. Genç yere attığı kopyayı ders bitiminde ayakkabısının altına yapışmış halde buluyor. Aslında biliyor bütün cevapları, belki de bir başkaldırı.


        Bu kuyruklu yıldızda ne işin var diye soruyor bir gezegen yolcuya. Burada nefes alamazsın, nasıl çıktın buraya. Dikkat et hemen atla geldiğin dünyaya, uzaklaşıyorsun git gide baksana.


        Yolcu, gözlerindeki kederle bakıyor gezegene, ben nefes almadım ki dünyada, öğrenmedim yani, uzaklar iyi olacak belki.


        Aslında özel bir düşmanlığı var öğretmenin bu öğrenciye. O sınavda bu kargaşadan yararlanıp kopya çeken öğrenciler mutlu. Derslerde bazı konularda engin kültürü ile öğretmenin anlattıklarına itirazı oluyordu gencin.


        Öğretmen yenilgiyi kabul etmiyor ve ders bitiminde, bulamadığı kopyayı müdüre şikayet ediyor.


        Elimizden düşüp kaybolan, derinlerde izini kaybettiren eşyalar gibi, o gün müdürün evinde sevgi en ücra köşede kaybolur. Oğlunun yüzünde patlayan tokat, burnundan akan kanla kıpkırmızı olan beyaz süveter.


        O gece gökyüzüne bakan insanlar, hızla uzaklaşan bir kuyruklu yıldıza bakarlar, sanki üstlerine yağmur yağmış gibi, sanki küçük kaya parçaları düşmüş başlarına gibi, sanki artık asla bulamayacakları, düşüp kaybolmuş eşyaları gibi

 


ZERRİN TİMUROĞLU

2021


     


     


23 Aralık 2021 Perşembe

Köy Yolu

        Birinin hikayesine tanıklık etmek, birinin hikayesinin içinde olmak, istemeyerek de olsa garip gelir insana. Tanık olduğunuz hikaye mutlu başlayıp, mutlu bitiyorsa, bu tanıklık iyidir, ama tam tersi ise duygularınız karmakarışık olur, nasıl davranacağınızı, bilemezsiniz.

        Hava o kadar soğuktu ki, yerdeki karlara bastıkça ayakkabılarınız nerdeyse otuz santimi bulmuş karların içine batmıyordu, çıtır, çıtır ses geliyordu. Issız bir dağ yolunda, arabası bozulmuştu, epeyce arabanın içinde beklemişti biri geçer de yardım eder diye, ama hiç geçen olmamıştı. Doktordu, bir köyde zor bir doğum için çağrılmıştı, hemşire izinliydi, sağlık çalışanı adam da başka bir köye ilaç götürmek için gitmişti.


        Hava soğuktu ama gökyüzü bir yıldız kutlaması yapıyordu, sanki bir düğün vardı yükseklerde, nasıl güzel bir coşku nasıl güzel bir aydınlık, benek, benek. Yürüse, bir kilometre ötede bir köy olduğunu biliyordu. Arabanın içinde bekleyemezdi benzin bitmek üzereydi, donardı. O kadar yolu yürürken de donabilirdi belki ama denemeye değerdi. Kurtlardan çok korkuyordu. Uzaktan ulumalarını duyuyordu.


        Telefonun çekmediği bir yere yalnız geldiği için kendine kızıyordu. Tamam hayat değerliydi ama kendi hayatı da öyleydi. Kalın mantosunun yakasını kaldırdı, beresini gözlerine kadar indirdi, eldivenli eliyle çantasını omzuna astı, araba yolunda yürümeye başladı. Gündüz tuzlama yapılmıştı belli ama yeni kar yağınca biraz dolmuştu yol, yine de yürünebiliyordu.


        Uzaktan kurtların ulumaları, çıtırtılar sanki etrafta birileri yürüyormuş gibi, rüzgarın getirdiği sesler, korkarak ilerliyordu. İki yıldır buradaydı, ilk kez bu kadar zor bir duruma düşmüştü.


        Hayatında kendini bu kadar yalnız, dünyayı bu kadar sonsuz hissetmemişti ve insan görmeyi hiç bu kadar istememişti. Belki yıldızlardan ona seslenenler oluyordu, dillerini anlamıyordu ki. Şarkı söylemeyi düşündü bir ara, kendi sesinden ürktü. Ne kadar sessiz olursa o kadar dikkat çekmez, yabani hayvanların saldırısına uğramazdı. Bir keresinde bir köy muhtarının, hayvanlara saldıran bir ayıdan söz ettiğini hatırlamıştı.


        Köye yaklaşırsa, başarırsa bunu, köyün köpeklerinden de çok korkuyordu, neredeyse kısa boylu bir insan boyunda ve saldırgandılar. Haklıydılar tabi sürüleri ayılardan, kurtlardan koruyorlardı.


        Bir ara ayağı takıldı bir şeye, nerdeyse düşüyordu, eğilip baktı karanlıkta, görmeye çalıştı. Gülümsedi kendi kendine sonra, o kadar karın içinden, başını cesur bir şekilde uzatmış bir küçük fidecikti. Nasıl yol bulmuştu nasıl dayanmıştı bu soğuğa nasıl canlı kalmıştı bilinmez. Tanımıyordu bitkileri o kadar, o yüzden bilemedi adını.


        Rüzgarın sesi korkutmaya çalışır gibiydi kendisini, niye ki, rüzgarla bir alıp veremediği olmamıştı hiç. Genelde severdi rüzgarı, fırtına olmadığı zamanlarda elbette. Köyü yanlış mı hatırlıyordu acaba , en azından köpeklerin sesini uzaktan duymayı umuyordu. Dünyanın ortasında, bir garip doktor olarak, aslında çok da iyi bilmediği bir coğrafyada yapayalnız yürüyordu. Kar çizmelerinin altında çıtır, çıtır yine ona arkadaş olmaya çalışıyordu ama gitgide soğuk bedenini yavaşlatır olmuştu.


        Şu anda bir bardak sıcak çay için neler vermezdi. Morali git gide bozuluyordu, kaybolduğu duygusu içinde deli gibi koşan atlara dönüşmüştü. Önlerine geçse, birini tutsa dizginlerinden diğerleri yavaşlardı belki ama yapamıyordu, kendini sakinleştiremiyordu. Barajın önündeki duvar yıkıldı yıkılacaktı, korkudan nefes alamıyordu.


        Yolun elli metre ilerisinden başlayan ormandan garip sesler geliyordu arada, kurt mu, ayı mı ayırt edemiyordu. İnatla yürümeye devam ediyordu.Arada mantosunun cebinden telefonunu çıkarıp çekip çekmediğine bakıyordu. Birden bir ses duydu, durdu, dinledi, yanlış duymuş olabilir miydi, bir bebek ağlaması duymuştu. Nasıl olurdu, bu dağ başında, etrafta hiç ev yok, kimse yok. Merakla ve umutla bakındı dört bir tarafına, yine dinledi etrafı, gerçekten durduğu yerin beş metre sağında, karların arasından bir bebek ağlaması geliyordu. Telaşla koştu, kalın bir kundağa sarılmış bebeği aldı karların içinden, sarıldı, ısıtmaya çalıştı, yüzüne, yüzüne üfledi nefesini.


        Kim bu kadar acımasız olabilirdi, bir bebeği bu havada, böyle bir yerde kim yalnız bırakıp kaçmıştı, aklı almıyordu. Çantasında bir küçük süt olduğunu hatırladı, sekiz aylık kadar vardı bebek, belki pipetle azıcık süt içirebilirdi. Oturdu karların üstüne, çantasından çıkardı sütü, pipeti taktı, bebek yapıştı pipete hemen belli ki çok acıkmıştı.


        Beyaz tenli, yeşil gözlü bir kızdı bebek. Başını usul, usul okşarken, sen ne kadar da bana benziyorsun güzel bebek dedi. Seni hangi canavar bıraktı kaçtı burda. İyi ki hayvanlardan önce ben buldum seni. Bebek sütü içerken başını kaldırıp sonsuz yıldızlara baktı. Sessizlik rüzgarın saldırısındaydı yalnızca, hayvanlar da susmuşlardı belki de uyumuşlardı. Soğuk daireler çizerek sarıyordu onları, zincirlere vuruyordu gitgide. Bebek az sonra kollarında uyumaya başladı, belli çok yorulmuştu ağlamaktan. Sıcağı, sütü bulunca uyumuştu.


        Güneş bembeyaz olmuş dağların, köylerin, evlerin, ağaçların, yolların  üzerine sıcaklığını kova, kova boşaltmaya başladığın da, köy yollarının birinde bir araba erken saatlerde, hızla yol alıyordu. Bir telaşları vardı sanki, çok erkendi saat. Gerçi köyde hayat hep erken başlardı ama bu araba köylülerden birine ait gibi değildi.


        Araba aniden durdu, şoför ve yanındaki indiler arabadan, yolun sağına doğru koştular telaşla, ne görmüşlerdi acaba. Gökyüzünde bir şahin uçuyordu, iki kişinin koştuğu yere dikmişti gözlerini. Dönüp duruyordu, dönüp duruyordu. Sanki gözünden iki damla yaş akmıştı yerdeki karın üstüne düşmeyen. 


        Yerde karların üstünde, ayaklarını karnına çekmiş, başını omzuna indirmiş, ellerini sanki küçük bir şeyi tutuyormuş gibi dirseklerinden bükmüş, gözleri kapalı, yüzünde şefkatli bir gülümsemeyle yatan doktora kederle bakıyorlardı arabadan inenler.


        Şahinler çığlık atar mıydı, kim bilir, her canlının içinde gizli yerlerde duran çığlıkları vardır belki, bağıra, bağıra ağlayacakları nedenleri vardır belki, kim bilir.




 ZERRİN TİMUROĞLU

2021




                                                                                                                                                                                                                                   


   


.


15 Aralık 2021 Çarşamba

Uzak Ülkede

        Bir karar vermeliydi, çok ciddi bir karar. Tek başına vermesi gerekiyordu bu kararı, kendisine rağmen, yüreğinde kopan bütün fırtınaları duymazdan gelerek.

        Oğlu on yedi yaşında bir Anadolu Lisesinde son sınıfta okuyordu. Bir kaç gün önce okuldan döndüğünde, AFS diye bir kurumun sınavlarına girmek istediğini, bunun için iznimi istediğini söylemişti. Çok zeki, çalışkandı ama çocuktu henüz.


        İlk kez o gün duymuştu bu kurumun adını. Oğlu o kadar heyecanlıydı ki, o kadar güveniyordu ki kendine AFS denilen kurumun sınavlarından sonra, kazanırsa bir yıl  Amerika’da bir yerde lise sonu bir kez daha okuyacağı gerçeğini düşünmek istemedi, karşı çıkmadı.


        Nasıl olsa bir çok sınava girmesi, kazanması gerekiyordu, uzun bir mücadele vardı önlerinde, kazanacağı kesin değildi. Ama oğlunu hiç bilmediği bir ülkeye, bilmediği bir ailenin yanına göndermek fikri yüreğine bombalar bırakmıştı, art arda patlıyorlardı, engel olamıyordu. 


        Tek başına yetiştiriyordu oğlunu, bir yandan maddi zorluklar bir yandan oğlunun üzülmemesi için çırpınışları. Bir ailenin parçalanması ki sessiz sedasız olması için gerekli bütün ödünleri vermiş olmasına rağmen, kavgalar, gürültüler olmadan gerçekleşmesini sağlamış olmasına rağmen çocuklar için üzücü oluyordu. Oğlunun yüzünün bu şekilde gülmesi sevindirmişti onu, o yüzden hemen önünü kesip, hayır deyip mutsuz etmek istememişti. Ama bir koşul koymuştu, üniversite sınavını kazanacaktı mutlaka, o da kabul etmişti.


        Bir karar vermeniz gerekir, bir şey söylemeniz gerekir bazen. Bilmezsiniz hayatınızda tam olarak neyi değiştirecektir.


        Ama kararlar bir kez verilip, uygulanınca, dönüşü yoktur. Sanki bir yola çıkmış gibi hissedersiniz ama değildir. Çıktığınız her yoldan geri dönüşünüz vardır oysa hayatımızı yontup, şekillendirecek olan kararlar, her hamlede iz bırakır, heykeltraş yontmayı, heykeli tamamlayana kadar bırakmaz.


        Tıpkı doğup büyümek gibi, geri döndürülemezdir bazı hamleler. Elinizden gelen, artık doğru bir şekilde büyümesi için olayın, doğru şekilde gerçekleşmesi için en iyiyi yapmaktır.


        Çocukken, ailemle deniz kıyısına gittiğimiz zamanları hatırlarım. Hiç yüzme bilmediğim halde parmak uçlarımın ancak değebildiği yere kadar gidip, dik durmaya, kulaç atmaya çalışırdım. Korkmazdım ya boğulursam diye, ağzıma sular kaçardı, çoğu kez boyumu aşardı deniz, çırpınarak bulurdum ayağımın altındaki toprağı.


        Bir karar vermemiz gerekir bazen, boyumuzu aşalım mı, yeni bir şey öğrenmek, yeni bir şey yaşamak için cesaret edelim mi adım atmaya. Bir karar vermek gerekir bazen bütün endişelerinizi bir çuvala doldurup, ağzını sıkıca bağlayarak, susturarak bencilliğinizi.


        Ve günler günler, sınavlar sınavları kovaladı. Oğlum girdiği bütün AFS sınavlarını başardı, YES tam burslu olarak Amerika’nın Arizona Eyaletinde bir ailenin yanına, bir yıl tekrar lise son okumak için gitti. Üniversiteyi de ODTÜ’yü de 2500 içinde kazandı. Onu Amerika’ya yolcu ettikten bir süre sonra ben kaydını yaptırdım ve dondurdum bir yıl.


        Havaalanları terminaller gibi ürkütmez beni, aksine hep güzel şeyler olacakmış gibi hissederim. Sanki bir ayrıcalığı yaşamanın gururu dolar içime. Tertemizdirler, insanlar güzel giyinmiş olurlar genellikle. Ne kadar kalabalık olursa olsu, gereksiz bir bağrışma yoktur, anlaşılır konuşmalar duyarsınız sağdan soldan.

        

        Oğlumu, benim için bu dünyadaki en önemli varlığı, o çok istiyor diye, bilmediğim bir ülkede, bilmediğim bir ailenin yanına gönderdim. Yerine ulaştıktan sonra her hafta, cumartesi saat yedide evdeki sabit telefondan aradı oğlum beni. Durmaksızın çalışıyordum ve sadece o telefonlarla devam etme gücü bulabiliyordum.


        Uzun sohbetler ediyorduk, görüntülü konuşamadık çünkü benim bilgisayarım yoktu. Lisede aldığı derslerden söz ederdi oğlum bazen. Bir keresinde İngiltere Tarihinden söz ederken Churchill’in bir sözünden, diplomasi yeteneğinden söz etmişti, çok hoşuma gitmişti. Churchill bir devlet başkanıyla görüşürken, söylediği bir şeye itiraz edince, devlet başkanı, ne demek istiyorsunuz yalan mı söylüyorum deyince Churchill buna karşılık, hayır efendim ben öyle demezdim, doğruyu söylemekte tutumlu davranıyorsunuz demeyi tercih ederim demiş.


        Bir yıl tamamlandığında, AFS yetkilileri ve aileler tıpkı göndermeden önce yaptıkları gibi bir kaç kez toplandık. Giderken amaç aileleri rahatlatmak, sorularını cevaplamak için, dönüşte ise büyük bir sınavı, tek başına aileden uzakta yaşamış ve bunu başarmış olan ve büyük bir değişimi gerçekleştirmiş olan çocuklarımızın davranışlarını anlamamız gerektiğine ilişkindi.


        Bazen bir karar vermeniz gerekir, şöyle bir soru sormuştu AFS yetkilileri dönüş toplantısında, çocuklarınız sizce niye gittiler, amaçları neydi. Her ailenin değişik cevapları olmuştu. Ben yanımda oturan oğluma dönüp, demiştim ki, oğlumun bazı sorulara cevap bulması gerekiyordu kendisi ile ilgili, umarım bulmuştur. Oğlumun hoşuna gitmişti bu cevap, gülmüştü. Ama gülüşünün içinde ne vardı, zorluklar ne kadardı bilemedim.


        Bazen bir karar vermeniz gerekir, doğru mu, yanlış mı bilemezsiniz. Bazen sorularınızın cevaplarını bulmak için çok uzaklara gidersiniz bazen elinizin altında ki doğruları keşfedemezsiniz.


        Zor bir karardı, çok seneler geçti üzerinden, ben Amerika’da, haritada oğlumun kaldığı yeri gözlerimle ararım hala. Orada denizin mavisini özlemiş midir oğlum merak ederim. Çöl sıcağında geceleri uluyan çakallardan korkmuş mudur merak ederim. Yaşadığı aileyi sevmiş midir, merak ederim.


        Ama özgürlük, ama özgürlük ipleri her daim koparmaktır değil mi.





ZERRİN TİMUROĞLU

2021





7 Aralık 2021 Salı

Analiz

        Öğretmek, bir bilgiyi bir diğer insana benimsetmek, o bilgiyi hayatında herhangi bir şekilde kullanabilmesini sağlamak anlamına da gelir. Öğretmek deyince ilk akla gelen okullar ve öğretmenlerdir, adı üstünde, öğretmen yani işi öğretmek olan.

        Bir bilgiyi ezberlemek öğrenmek değildir. Çünkü ezberlediğiniz şeyi unutursunuz ama öğrendiğiniz bilgi, içtiğiniz su gibi kaybolur gider vücudunuzda, neye yararlı ise orada kullanılır. Konuşmayı öğreniriz ve hiç unutmayız, okumayı öğreniriz ve hiç unutmayız. Çünkü hayatımızı devam ettirmemiz için gereklidir hepsi.


        Öğrenilmesi en zor bilgiler çoğu insan için sayısal bilgilerdir ve elbette, Matematik, Fizik. Zorluk bilginin tamamını anlayamamaktan kaynaklıdır, bir noktada anlatan artık dikkatleri toplayamıyorsa sonra anlatılacak her şey çöp olmuş demektir. Sözel bilgiler kitaptan okunarak öğrenilebilir ama Matematik ve Fizik öyle değildir, mutlak biri anlatmalıdır, uygulamalı göstermelidir.


        Fizik derslerine ilk girdiğim sınıflarda bir kaç ders öğrencilere bilmeceler sorardım. Ama sıradan öylesine sorulmuş bilmeceler değildi onlar. Hem öğrencilerin düşünme seviyelerini, hem bir tartışmaya katılma isteklerini ölçmek isterdim. Hem de daha ilk derste muhtemelen, ön yargılı geldikleri Fizik dersinin eğlenceli olabileceğini göstermek isterdim.


        Bilmecelerimden biri şuydu : 'Bir kafede bir masanın etrafında oturan dokuz adam vardır. Sessizce beklemektedirler. Hepsinin sol kolları omuzdan kesiktir, yoktur. Bir zaman sonra bekledikleri onuncu kişi gelir, onların gözü önünde sol kolunu keser ve herkes dağılır tabiki yaralı olan hastaneye kaldırılır. Ama gelen onuncu kişi yaptığından pişman değildir hatta diğer dokuz kişiye borçlu hissetmektedir kendisini.'


        Bilmecenin bu kadarını anlattıktan sonra öğrencilere sorardım, bu nasıl bir olay, bu on kişi ne yaşamıştır ki bu gerçekleşmiştir. İşin sırrı şudur, her öğrenci olayı çözmek için istediği soruyu sorabilir ama ben bütün sorulara sadece evet ya da hayır diye cevap verebilirim.


        Bir anda dersi hiç umursamaz görünen öğrenciler bile dikkat kesilirdi. İlk önce umutsuz olurlardı, bu kadar bilgiyle çözülemez derlerdi. Haklılardı tabi. Dikkatlerini çektikten sonra ben ikinci aşamaya geçerdim, sorular sorardım onları çözüme götürecek. Örneğin, son gelen kişinin mesleğinin çok önemli olduğunu, ilk önce onu bulmaları gerektiğini söylerdim. Sonra bu on kişinin başına aynı olayın gelmiş olabileceğini, bu olayın ne olabileceğini düşünmelerini isterdim.


        Bir diğer bilmecem: 'Bir adam birini müzikle öldürmüş, bu nasıl olabilir, ne bir müzik aleti kullanmış, ne eliyle dokunmuş ne de yüksek sesle öldürmemiş ama neden, yine de müzikmiş.' Ve tabi olayı çözecekleri yardımcı soruları da söylerdim hemen. Bu iki kişinin çalıştığı yer, yaptıkları iş önemli, bunu bulursanız olayı çözmüş olursunuz derdim.


        Böylece soru sormak için el kaldırmayan, olayları çözmek için heyecanlanmayan tek bir öğrenci kalmazdı. Daha sonraki bütün Fizik derslerinde, fizik problemlerini bu yöntemle çözerdim, her zaman öğrencileri problemlerin ortasına atarak, ilgilerini çekerek, ben çözerdim tahtada ama onlar kendileri çözdüm zannederlerdi ve hiç sıkılmazlardı.


        Yani önce problemleri paramparça ederdik sonra birlikte toplardık böylece sahiplenirlerdi dersi, korkuları kalmazdı. Yorucuydu tabi ama amacına ulaşmış her eylem yorucudur, emek ister.


        Öğretmek eylemi anlatanın vereceği bilgiyi çok iyi bilmesi ile gerçekleşir. Eğer anlatanın bilgisiyle ilgili kuşkusu varsa güven veremez, anlattığı da dinlenmez. Matematik, Fizik asla kuşkuyu kaldırmaz çünkü matematiksel işlemler, denklem çözümlerinin bir doğru sonucu vardır laf kalabalığıyla yanlış örtülmez.


        Biliyorum bilmecelerin cevabını vermedim, okuyanların da düşünmesini istedim. Cevabı bilenler için sorun yok ama bilmeyenler için bir kaç dakikalık keyifli bir yolculuk olur belki.


        Yaşamak kocaman bir bilmeceler denizinde kulaç atmaktır zaten. Zeki olanların da, problemlerin farkında olmayıp, suyun üstünde durmayı başaranların da işi zordur. Ama öğrenenler gemiler yapar, ama öğrenenler roketler yapar ama gözleri hep yükseklerdedir.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021



2 Aralık 2021 Perşembe

Kumlarda Umut

        Önünde yükselen devasa büyüklükteki piramide bakıyordu. Keops Piramidi ya da Büyük Piramit, yüksekliği 146,7 metre yüksekliğindeymiş. Yapımında granit ve kireçtaşı kullanılmış. Yapımının o günün koşullarında nasıl gerçekleşebildiği, her biri 2.5 ton ağırlığındaki kireç taşlarının, piramidin yapılış süresi içinde, her iki buçuk dakikada bir taş olmak üzere nasıl yerleştirilebildiği hala cevaplanmamış büyük eserler. 

        Mısır Firavunu Khufu’nun anıt mezar olarak yaptırdığı ki M.Ö 2500 yıllarında, gizemini hiç ele vermemiş bir yapı. Dört yüzeyinin toplam yüzölçümü, piramit yüksekliğinin karesine eşitmiş. Piramit aynı zamanda bir güneş saatiymiş. 


        İçinde yüzlerce tünel olan, karmakarışık, bir büyük mezar. Bu ölüme bir çeşit meydan okuma galiba. Ne kadar büyük bir anıt olursa hiç unutulmayacağına inanma. Derler ya aslında gerçek ölüm, bizi hatırlayan son insanın ölümüyle gerçekleşir diye.


        Unutulmasak ne olacak, artık yaşamıyorsak, nefes alamıyorsak, sevdiklerimize sarılamıyorsak, denizi, göğü seyredemiyorsak, hikayeler okuyamıyor, yazamıyorsak, izleyemiyorsak ne anlamı var sonsuza kadar hatırlanmanın.


        İnsandan başka hiçbir canlının böyle bir derdi yok, ölünce toprağa karışıp yok oluyorlar, akıl bu aşamada bile rahat vermiyor insanlara yani.


        Piramidin içine, bitmeyen dar tünellerine girmeye hiç niyeti yoktu, sıkılsa bir anda nasıl çıkacaktı dışarıya. Kendini öyle bir çaresizliğin içinde bulmak istemiyordu. Yere kumlara, piramitlerden biraz uzağa oturdu. Yasak mıydı böyle oturmak bilmiyordu ama oturdu. Suyunu çıkardı, kana kana içti. İnsanlar uzaktaki giriş kapısında, piramitte sıraya girmişlerdi içeriye girmek için.


        Biri müdahale edene kadar, orda, kumların üstünde oturmaya karar verdi. Sıcaktı, piramitlerin yapımını gerçekleştiren işçilerin bu sıcaklıkta neler çektiğini düşündü. Zavallı insanlar, yaşarken bir faydasını görmedikleri birinin, ölümünden çekiyorlardı bir de. 


        Tek bir kişi öldükten sonra yatacak diye o kadar tünele ne gerek vardı acaba. Birden bir ses duydu ya da öyle sandı. Elinde birdenbire beliriveren küçük, kare, altın sarısı, metal kutuya şaşkınlıkla baktı. Aklımı kaçırıyorum galiba diye düşündü.


    - Merhaba, kutuyu aç beni göreceksin, lütfen diyordu ses.


        Kutunun kapağını kaldırdı, parlak, sarı metal parlaklığının ortasında eski mısırlılar gibi giyinmiş, genç bir adam vardı.


    - Sen rüyasın değil mi dedi. Ben yorgunluktan uyudum ve seni hayal ettim. İyi de niye hiç bilmediğim bir şeyi hayal ettim.


        Kutunun içindeki küçük adam telaşlıydı,


    - Lütfen bize yardım et, yüzyıllardır burda kapalıyım. Herkese seslendim bugüne kadar ama sadece sen beni duydun, nasıl oldu bilmiyorum.

        

    - Sadece ben mi diye şaşkınlıkla sordu, niye ben.


    - Bilmiyorum dedi küçük adam ama sürem az, senden yapmanı istediğim bir şey var, beni eline al ve Piramidin kapısından gir ve orda serbest bırak beni. Beni yüzyıllardır bekleyen sevdiğimi bulmam gerekiyor içeride, lütfen.


        O kadar şaşkındı ki, arada çevredeki insanlara bakıyordu, ona nasıl bakıyorlardı acaba, emindi, elindeki kutuyu ondan başka gören yoktu ve kendi kendine konuşuyordu.


    - Ama sen yanlış kişiyi seçtin dedi küçük adama ben karanlık, dar yerlere giremem, nefes alamam, mümkün değil.


        Hem kızgın hem telaşlı öfkeyle baktı küçük adam kutunun içinden,


    - O hâlde niye geldin buraya kadar. Burda karanlıktan, dehlizlerden, tünellerden başka bir şey yok ki.

   

    - Haklısın dedi ona. Haklısın ben de niye rahat evimden kalkıp, gidilecek o kadar güzel yer varken hiç içine girmeyi düşünmediğim Piramitlere niye geldim, gerçekten bilmiyorum.


    - Ben biliyorum ama dedi küçük adam, sen sadece sen sevgiye inanansın, sadece senin elinde girersem bulabilirim sevdiğimi içerde.


        Hayretle baktı ona, nerden biliyorsun  benim sevgiye inandığımı, saçma bu.


        Çünkü yüreğini okudum dedi küçük adam, yüreğinle baktın taşlara, önce burayı yapanları, acı çekenleri düşündün, önce onlara ağladı için. Böyle hisseden olmamıştı hiç. Önce Firavun'u düşünmedin, içerde hazine var mı yok mu düşünmedin, önce insanı düşündün.


        Elinde metal kutu, başını gökyüzüne kaldırıp derin bir of çekti. Ne yapacaktı şimdi, nasıl girecekti o dar tünellere. Ama bu bir görevdi belli, kaçış yoktu, kalktı yerinden ağır, ağır, üstündeki kumları temizledi, silkeledi, kutuyla birlikte, bilet almaya gitti.


        Uzun bir bekleyişten sonra kutuyla girdi kapıdan. Çevredeki hiç kimse farkında değildi bir kutu taşıdığının, belli hiç bakan olmamıştı ellerine. Sessizce fısıldadı küçük adama,


    - Öyle çok ilerleyemem, şimdiden nefesim tıkandı, birazdan seni bırakıp çıkmam lazım, dedi.


        Kutunun içinden gülümsedi genç adam, 


    - Öyle olsun, sağol bunu yapmakla neleri değiştirdiğini bilmiyorsun, sen nasıl bir tarihsel figürsün, bilmiyorsun, dedi, hoşçakal deyip birden gözden kayboldu.


        Kaldı durdu yerinde, geriye döndü, insanlardan özür dileyerek zor attı kendini dışarıya. Ne demek istemişti küçük adam, basit bir memurdu kendisi, sıradan bir yaşamı vardı, ilgilendiği şeyler kitapları, bahçesi ve işiydi. Hiçbir şeye önderlik etmemişti zaten  öyle bir isteği de yoktu.


        Sanki Jüpiter istemiş miydi, güneş sisteminin en büyük gezegeni olmayı, güneş istemiş miydi sürekli patlayarak, etrafında sürekli dolaşan gezegenlere umut olmayı, ama olmuştu işte. 


        Toprak ufalanıp kuma dönüşür, deniz, içinde yeniden karalar büyütür. Yıldızlar ölür, yıldızlar doğar, evren yüreğini ateşe verir.


        Piramitlerin olduğu yerden ayrılırken bir an arkasına dönüp baktı, Piramitin onun gördüğü yüzünde, alt taraflarda iki el, birbirine dolanmış, sonra gülümseyen iki göz gördü, ışık bir an yandı sonra söndü.


        O an içine nerden geldiğini bilmediği cesaret tohumları ekilmişti, hissetti bunu, tıpkı birdenbire kolunuza takılan paha biçilmez halkalar gibi. Tıpkı her akşam güneşin batışını sanki yeni görüyor gibi şaşmamız gibi. Sanki yeni doğan bir bebeğin, açan bir çiçeğin mucizesine inanmak gibi. Tıpkı su gibi, hava gibi. İçinde güzel bir şey yeşermişti, insanlık adına mucize gerçekleştirebilecek miydi.


        Büyük Piramit'in içinde küçük dostları vardı artık, büyük umutları emanet edebileceği, geleceğin cesur mimarları vardı. Kumlar savruluyordu, kim bilir artık denize kavuşma zamanıydı.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021


    


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...