Hiç elinizdeki degerli bir şeyi düşürüp yere, aradınız mı sanki bir parçanız kaybolmuş gibi. Her kaybettiğiniz, bu duyguyu yaşatmaz aslında, sadece yere düşüp, bulamadıklarınız böyle hissettirir size. Düşürdüğünüz yerdeki, bütün eşyaların altına bakarsınız, kaldıramadığınız ya da gözünüzün uzanamadığı eşyaların altına, elinizi sokmaya çalışırsınız, uzatırsınız, uzatırsınız sanki orada olduğundan emin olursunuz ama bulamazsınız.
Aklınız o kaybettiğinizde kalır. Her eşyanın altına sokmaya çalıştığınız kolunuz kızarır, çizilir, aldırmazsınız, olmayacağını bile bile yeniden denemek istersiniz.
Olmayacağını bile bile, nasıl vurucu bir cümledir, nasıl başı dik dolaşır kafanızın içinde. Olmayacağını bile bile. İnsanların büyük çoğunluğu bu cümlenin taşıyıcısıdır ama yükünü görmezden gelir.
Bitmiştir duygular, kabul edilmez, yenilmişsinizdir, açıktır her şey, denizde fırtına çıkmıştır, parçalamıştır gemiyi, arta kalanlar, işe yaramaz tahta parçaları, vurmaktadır kıyılara, geminin sahibi suların içinde açmaz gözlerini, kabul etmez kaybettiğini.
Sınıfta çıt çıkmıyordu. Öğretmenlerin öğrencilerin yaşamlarını değiştirecek kadar, verdikleri notlarla geleceklerini ellerinde tuttukları dönemler. Türkçe öğretmeni, otuzlu yaşlarında, hafif toplu, yeşil gözlü, sarışın bir öğretmen, sınıfa girdiği anda öğrenciler tedirgin oldular. Kolej müdürünün oğlu da bu sınıfta, zeki, yakışıklı, popüler, çalışkan bir genç. Aile dağılmak üzere ama yabancılar bilmiyor, gençle babanın arasında gerilim var, baba anlayışsız, despot.
Okul bütün gün, çocuklar yorgunlar ama yazılı sınav var. Öğretmen sınıfa giriyor, çocuklar ayağa kalkıyor, selamlıyor ve öğretmenin getirdiği boş kağıtlar dağıtılıyor.
Bu kayalarda oturmuş kimi bekliyorsun diye soruyor bir kuş yolcuya. Senin burda ne işin var. Uçamazsın, çıkamazsın bu yükseğe, sahi niye burdasın.
Yolcu üzgün gözlerle bakar kuşa, uçamazdım, öğrettiler, çıkamazdım, çıkamam sanıyordum, işte burdayım.
Öğretmen seçtiği bir öğrenciye, tahtada sınav sorularını yazdırıyor, az sonra sınav başlayacak. Müdürün oğlu çok çalışkan, çok zeki ama kopya çekiyor arada, sosyal derslerde özellikle. Küçük kitapçıklar hazırlıyor bazen. Bu sınavdada cebinde var kopyaları. Sınıf öğlen arasında paspaslanmış, beton kokuyor, hala kurumamış yerler.
Sınav başlayınca bütün öğrenciler kapanıyor kağıtların üzerine, öğretmen aralarda dolaşıyor, sert, şımarık, kendini beğenmiş biri.
Birden bütün öğrenciler korkuyla müdürün oğluna bakıyor, öğretmen başına dikilmiş, bağırarak, çıkar kopyalarını diyor. Ayağa kaldırıyor genci, üstünü aramaya başlıyor, öyle emin ki kopya yakalayacağından.
Ama arıyor, arıyor bulamıyor. Tam yanıldığını kabul edip gidecekken, hızla dönüp, ayağını kaldır diyor gence. Kaldırıyor ayağını müdürün oğlu, kaldırırken, gözlerinde yakalanmış olduğunun sarsıntısı beliriyor sanki. Ama yürekli, ezilmiyor.
İki ayağını da kaldırıyor ve tertemiz betonda hiçbir şey yok. Öğretmen büyük bir hayal kırıklığı ile, devam diyor öğrencilere. Düşmanca bakıyor gence. Genç yere attığı kopyayı ders bitiminde ayakkabısının altına yapışmış halde buluyor. Aslında biliyor bütün cevapları, belki de bir başkaldırı.
Bu kuyruklu yıldızda ne işin var diye soruyor bir gezegen yolcuya. Burada nefes alamazsın, nasıl çıktın buraya. Dikkat et hemen atla geldiğin dünyaya, uzaklaşıyorsun git gide baksana.
Yolcu, gözlerindeki kederle bakıyor gezegene, ben nefes almadım ki dünyada, öğrenmedim yani, uzaklar iyi olacak belki.
Aslında özel bir düşmanlığı var öğretmenin bu öğrenciye. O sınavda bu kargaşadan yararlanıp kopya çeken öğrenciler mutlu. Derslerde bazı konularda engin kültürü ile öğretmenin anlattıklarına itirazı oluyordu gencin.
Öğretmen yenilgiyi kabul etmiyor ve ders bitiminde, bulamadığı kopyayı müdüre şikayet ediyor.
Elimizden düşüp kaybolan, derinlerde izini kaybettiren eşyalar gibi, o gün müdürün evinde sevgi en ücra köşede kaybolur. Oğlunun yüzünde patlayan tokat, burnundan akan kanla kıpkırmızı olan beyaz süveter.
O gece gökyüzüne bakan insanlar, hızla uzaklaşan bir kuyruklu yıldıza bakarlar, sanki üstlerine yağmur yağmış gibi, sanki küçük kaya parçaları düşmüş başlarına gibi, sanki artık asla bulamayacakları, düşüp kaybolmuş eşyaları gibi
ZERRİN TİMUROĞLU
2021