2 Aralık 2021 Perşembe

Kumlarda Umut

        Önünde yükselen devasa büyüklükteki piramide bakıyordu. Keops Piramidi ya da Büyük Piramit, yüksekliği 146,7 metre yüksekliğindeymiş. Yapımında granit ve kireçtaşı kullanılmış. Yapımının o günün koşullarında nasıl gerçekleşebildiği, her biri 2.5 ton ağırlığındaki kireç taşlarının, piramidin yapılış süresi içinde, her iki buçuk dakikada bir taş olmak üzere nasıl yerleştirilebildiği hala cevaplanmamış büyük eserler. 

        Mısır Firavunu Khufu’nun anıt mezar olarak yaptırdığı ki M.Ö 2500 yıllarında, gizemini hiç ele vermemiş bir yapı. Dört yüzeyinin toplam yüzölçümü, piramit yüksekliğinin karesine eşitmiş. Piramit aynı zamanda bir güneş saatiymiş. 


        İçinde yüzlerce tünel olan, karmakarışık, bir büyük mezar. Bu ölüme bir çeşit meydan okuma galiba. Ne kadar büyük bir anıt olursa hiç unutulmayacağına inanma. Derler ya aslında gerçek ölüm, bizi hatırlayan son insanın ölümüyle gerçekleşir diye.


        Unutulmasak ne olacak, artık yaşamıyorsak, nefes alamıyorsak, sevdiklerimize sarılamıyorsak, denizi, göğü seyredemiyorsak, hikayeler okuyamıyor, yazamıyorsak, izleyemiyorsak ne anlamı var sonsuza kadar hatırlanmanın.


        İnsandan başka hiçbir canlının böyle bir derdi yok, ölünce toprağa karışıp yok oluyorlar, akıl bu aşamada bile rahat vermiyor insanlara yani.


        Piramidin içine, bitmeyen dar tünellerine girmeye hiç niyeti yoktu, sıkılsa bir anda nasıl çıkacaktı dışarıya. Kendini öyle bir çaresizliğin içinde bulmak istemiyordu. Yere kumlara, piramitlerden biraz uzağa oturdu. Yasak mıydı böyle oturmak bilmiyordu ama oturdu. Suyunu çıkardı, kana kana içti. İnsanlar uzaktaki giriş kapısında, piramitte sıraya girmişlerdi içeriye girmek için.


        Biri müdahale edene kadar, orda, kumların üstünde oturmaya karar verdi. Sıcaktı, piramitlerin yapımını gerçekleştiren işçilerin bu sıcaklıkta neler çektiğini düşündü. Zavallı insanlar, yaşarken bir faydasını görmedikleri birinin, ölümünden çekiyorlardı bir de. 


        Tek bir kişi öldükten sonra yatacak diye o kadar tünele ne gerek vardı acaba. Birden bir ses duydu ya da öyle sandı. Elinde birdenbire beliriveren küçük, kare, altın sarısı, metal kutuya şaşkınlıkla baktı. Aklımı kaçırıyorum galiba diye düşündü.


    - Merhaba, kutuyu aç beni göreceksin, lütfen diyordu ses.


        Kutunun kapağını kaldırdı, parlak, sarı metal parlaklığının ortasında eski mısırlılar gibi giyinmiş, genç bir adam vardı.


    - Sen rüyasın değil mi dedi. Ben yorgunluktan uyudum ve seni hayal ettim. İyi de niye hiç bilmediğim bir şeyi hayal ettim.


        Kutunun içindeki küçük adam telaşlıydı,


    - Lütfen bize yardım et, yüzyıllardır burda kapalıyım. Herkese seslendim bugüne kadar ama sadece sen beni duydun, nasıl oldu bilmiyorum.

        

    - Sadece ben mi diye şaşkınlıkla sordu, niye ben.


    - Bilmiyorum dedi küçük adam ama sürem az, senden yapmanı istediğim bir şey var, beni eline al ve Piramidin kapısından gir ve orda serbest bırak beni. Beni yüzyıllardır bekleyen sevdiğimi bulmam gerekiyor içeride, lütfen.


        O kadar şaşkındı ki, arada çevredeki insanlara bakıyordu, ona nasıl bakıyorlardı acaba, emindi, elindeki kutuyu ondan başka gören yoktu ve kendi kendine konuşuyordu.


    - Ama sen yanlış kişiyi seçtin dedi küçük adama ben karanlık, dar yerlere giremem, nefes alamam, mümkün değil.


        Hem kızgın hem telaşlı öfkeyle baktı küçük adam kutunun içinden,


    - O hâlde niye geldin buraya kadar. Burda karanlıktan, dehlizlerden, tünellerden başka bir şey yok ki.

   

    - Haklısın dedi ona. Haklısın ben de niye rahat evimden kalkıp, gidilecek o kadar güzel yer varken hiç içine girmeyi düşünmediğim Piramitlere niye geldim, gerçekten bilmiyorum.


    - Ben biliyorum ama dedi küçük adam, sen sadece sen sevgiye inanansın, sadece senin elinde girersem bulabilirim sevdiğimi içerde.


        Hayretle baktı ona, nerden biliyorsun  benim sevgiye inandığımı, saçma bu.


        Çünkü yüreğini okudum dedi küçük adam, yüreğinle baktın taşlara, önce burayı yapanları, acı çekenleri düşündün, önce onlara ağladı için. Böyle hisseden olmamıştı hiç. Önce Firavun'u düşünmedin, içerde hazine var mı yok mu düşünmedin, önce insanı düşündün.


        Elinde metal kutu, başını gökyüzüne kaldırıp derin bir of çekti. Ne yapacaktı şimdi, nasıl girecekti o dar tünellere. Ama bu bir görevdi belli, kaçış yoktu, kalktı yerinden ağır, ağır, üstündeki kumları temizledi, silkeledi, kutuyla birlikte, bilet almaya gitti.


        Uzun bir bekleyişten sonra kutuyla girdi kapıdan. Çevredeki hiç kimse farkında değildi bir kutu taşıdığının, belli hiç bakan olmamıştı ellerine. Sessizce fısıldadı küçük adama,


    - Öyle çok ilerleyemem, şimdiden nefesim tıkandı, birazdan seni bırakıp çıkmam lazım, dedi.


        Kutunun içinden gülümsedi genç adam, 


    - Öyle olsun, sağol bunu yapmakla neleri değiştirdiğini bilmiyorsun, sen nasıl bir tarihsel figürsün, bilmiyorsun, dedi, hoşçakal deyip birden gözden kayboldu.


        Kaldı durdu yerinde, geriye döndü, insanlardan özür dileyerek zor attı kendini dışarıya. Ne demek istemişti küçük adam, basit bir memurdu kendisi, sıradan bir yaşamı vardı, ilgilendiği şeyler kitapları, bahçesi ve işiydi. Hiçbir şeye önderlik etmemişti zaten  öyle bir isteği de yoktu.


        Sanki Jüpiter istemiş miydi, güneş sisteminin en büyük gezegeni olmayı, güneş istemiş miydi sürekli patlayarak, etrafında sürekli dolaşan gezegenlere umut olmayı, ama olmuştu işte. 


        Toprak ufalanıp kuma dönüşür, deniz, içinde yeniden karalar büyütür. Yıldızlar ölür, yıldızlar doğar, evren yüreğini ateşe verir.


        Piramitlerin olduğu yerden ayrılırken bir an arkasına dönüp baktı, Piramitin onun gördüğü yüzünde, alt taraflarda iki el, birbirine dolanmış, sonra gülümseyen iki göz gördü, ışık bir an yandı sonra söndü.


        O an içine nerden geldiğini bilmediği cesaret tohumları ekilmişti, hissetti bunu, tıpkı birdenbire kolunuza takılan paha biçilmez halkalar gibi. Tıpkı her akşam güneşin batışını sanki yeni görüyor gibi şaşmamız gibi. Sanki yeni doğan bir bebeğin, açan bir çiçeğin mucizesine inanmak gibi. Tıpkı su gibi, hava gibi. İçinde güzel bir şey yeşermişti, insanlık adına mucize gerçekleştirebilecek miydi.


        Büyük Piramit'in içinde küçük dostları vardı artık, büyük umutları emanet edebileceği, geleceğin cesur mimarları vardı. Kumlar savruluyordu, kim bilir artık denize kavuşma zamanıydı.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021


    


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...