26 Mayıs 2025 Pazartesi

Demir Atmak

        Zil çaldığında, mutfakta Kazak ve Çimen için çayın yanına aldığı kuru pastaları yerleştiriyordu tabaklara. Çayın altını kısıp, kapıyı açmaya gitti.

    - Hoşgeldiniz, merhaba, buyrun lütfen.


        Kazak ve Çimen içeriye girdiler, ayakkabılarını çıkarıp verilen terlikleri giydiler. Elif salona buyur etti onları. Salon da iki tekli koltuk, bir ikili koltuk, bir kanepe vardı. Mavi renkliydiler. Ortada, yere serili beyazlı, mavili kilimle uyumları çok iyiydi ve rahatlatıyordu insanı.


    - Siz oturun dedi, Elif ben şimdi geliyorum. Mutfağa yöneldi. Bir kaç dakika sonra geldiğinde Çimen ve Kazak tekli koltuklara ayrı, ayrı oturmuşlardı.


    - Tekrar hoşgeldiniz, nasılsınız dedi Elif ikisine de bakarak.


        Kazak,


    - Teşekkürler, iyiyiz, sen nasılsın. Telefonda Çimen’e Nehir demiştin biraz şaşırdım.


        Söyleyişinde bildiği, anladığı bir durumun, sağlamasını yapıyor gibi bir vurgu vardı.


        Elif içinden biraz kızdı bu vurguya ama üstünde durmadan,


    - Yanlış hatırladım birden, özür dilerim dedi.


        Bu arada, Çimen asık suratıyla, hiç konuşmadan oturuyordu. Genel tavrı mı buydu yani az mı konuşuyordu genelde, yoksa Elif’e mi sinir oluyordu belli değildi.


        Elif, dururken, konuşurken, çalışırken, kalabalıkta, öylece sanki donmuş ama ölmemiş gibi bir ifadeyle dolaşan insanlara hem imrenirdi hem sinir olurdu. Duygularını bu kadar şahane kontrol edebilen insanların her şeye bir sıfır önde başladığına kesinlikle inanırdı.


        Elif, kendini düşününce, öfkesini, sevincini, hüznünü, kırgınlığını anında, yüzüne bir sinema perdesinde, bir film gibi yansıtmasının, kendisine hep hayal kırıklığı ile döndüğüne, ve bu konuda elinden bir şey gelmediğine bir kez daha içerledi.


        Kazak,


    - Elif senin bu girişteki komşun ne kadar tuhaf bir adam, valla insan görünce korkuyor, sapsarı bir yüz, iskelet gibi, iyi akşamlar dedim, cevap bile vermedi.


    - Elif, hafif gülümseyerek,


    - Var öyle ruhsuz insanlar, hani derler ya, ne ağlarlar,n e gülerler, sanki kayalara kazınmış tek ifadeli resim gibiydiler.


    - Ben çayları getireyim, dedi Elif. Çimen yine sessiz, yine hareketsiz, öylece oturuyordu. Yardım edeyim filan, hiç tarzı değildi herhalde.


        Fincanlara çay doldurup, pasta tabaklarıyla tepsiye yerleştirmişken, Kazak mutfağa girdi,


    - Yardım ister misin,


    - Olur, şekerliği ve limon tabağını getirirsen sevinirim dedi, Elif.


        Çimen,


    - Siz bu komşunuza dikkat edin, bence tehlikeli olabilir. Senaryolarımda yazdığım karakterlerden biliyorum, bu adamın bakışlarında, hayata yenilmiş, kendinden başka herkesi suçlayan, olayları doğru değerlendiremeyen, sorunlarına çare bulamamış, kabullenememiş bir insanın karamsarlığı var. Acımasız olur bu tipler, dikkatli olmalı.Tam da girişte oturması kötü olmuş.


        Elif hayretler içinde dinledi Çimen’i. Uzun zaman olmamıştı tanışalı ama bu kadar uzun konuşması, önyargısına kısa devre yaptırmıştı resmen.


    - Ben de ürküyorum biraz ama çok dertli biri gibi, bazen selam veriyor, teşekkür ediyor. Yani görüntüsü, kişiliğinden önce bir algı oluşturuyor.


        Kazak,


    - Çay güzel olmuş, eline sağlık.


    - Afiyet olsun.


        Kazak, pastalardan birini ısırırken, sehpanın üstünde duran, kitaplara baktı,


    - Kara Kitap, Orhan Pamuk, nasıl gidiyor, yeni mi okuyorsun.


    - Daha doğrusu okumaya çalışıyorum.Orhan Pamuk zor bir yazar. Onu yeterince anlayacak bilgi birikimim olmadığını düşünüyorum.


    - Neden, yarım mı bıraktın.


    - Yarım mı bıraktım, diye tekrarladı Elif.


    - Yarım bırakmak yani kitabı bitirmemek bir kusur değildir benim için. Kitaplar hayatları anlatır ve hangi hayat tamamlanmıştır ki, hangi hayat hak ettiği bir sona kavuşmuştur. Örneğin yüz sayfalık bir kitabın aslında otuzuncu sayfada bitmediğini kim savunabilir yeterince.


        Kazak ,Elif’e ilgiyle bakıyordu.Gözlerinden gizli demirler atılıyordu Elif’in denizlerine ama Elif hiç farkında değildi bunun.


        Tehlike bağıra, bağıra mı gelir yoksa sinsi midir bir deprem gibi, homurtularını gizler mi derinlerde.


        Çaylar bitmişti. Elif bir daha doldurmayı teklif etti, itiraz eden olmadı. Mutfağa bu kez Çimen'le gittiler. Konuşmadan dolu fincanlarla salona dönüp yerleştiklerinde, Kazak kitaplardan birini almış bakıyordu. Karamazov Kardeşler, bunlar başucu kitapların mı.


    - Kedere direnme kitaplarım demek daha doğru olur. Hayat, kederle mücadele arenası değil midir.


    - İlginç bir bakış açısı, dedi Çimen. Bence bu kadar ciddiye almayın hayatı, yaşamayı alın ama hayatı değil.


    - Farklı mı ki dedi Elif.


    - Hem de çok farklı dedi Kazak, yaşamak fırça darbeleridir, hayat bir resim.



Zerrin Timuroğlu

24 Mayıs 2025

İstanbul

21 Mayıs 2025 Çarşamba

Derin

        Adam öylece bakıyordu, gözlerinde derin bir hüzün, derin bir çaresizlik saklanmıştı. Sıkı sıkıya saklanmıştı ama boşunaydı. Belki kendisi farkında değildi, nasıl anlattığını acılarını. Susarak, sadece bakarak ne usta bir hikayeci olduğunun farkında değildi.

    - Buyrun, geçin dedi adam. Evinin eşiğine doğru çekildi iyice. Zayıf, ince, uzun fiziğinden beklenmeyen kalın, güzel bir ses tonu vardı. Korkmayın, ben bir ses duydum, o yüzden çıkıp bakmak istedim, dedi.


        Elif rahatlamıştı. Hemen kötü düşünmüştü.


    - İyi günler dedi ve hızla sokak kapısına yöneldi, tam çıkmak üzereyken, adam,


    - Benim adım Kazak, kitap için teşekkür ederim dedi.


        Elif döndü, gülümsedi, çıktı. Otobüs durağına yürürken, nerden benim olduğumu anladı diye soruyordu kendine. Çok şaşırtmıştı adam kendisini. Dış görünüşünden hiç beklenmeyen bir nezaket göstermişti Elif’e.


        Keşke uzun süre, kitabı paspasın altına benim koyduğumu bilmeseydi diye düşündü Elif. İçindeki bütün heyecan sönmüştü. Hikaye gizemini kaybetmişti birden. Halbuki, uzaktan, gizli, gizli gözlemlemek, merak etmek istiyordu Elif.


        Telefonu çaldığında kafası bunlarla meşguldü, açtı,


    - Alo, merhaba,


    - Merhaba dedi telefonda aktör. Nasılsın, akşam erken ayrılınca merak ettim seni, bir şeye mi bozuldun sen.


        Yok canım, neye bozulacağım, birden vazgeçtim sinemadan, benim vardır böyle hallerim. Sen nasılsın, arkadaşın nasıl?


    - İyi, bu akşam sana uğramak istiyoruz uygunsan, bir kahve içimi, olur mu, uygun musun.


        Elif şaşırmıştı, hiç istemiyordu Nehir'i bir daha görmek. Sabahın heyecanını düşününce, belki de iyi olur, Kazak bey beni yalnız zannetmesin. Evet,evet iyi olur dedi kendi kendine.


    - Tabi olur dedi, bekliyorum, kaç gibi gelirsiniz,


        Sekiz olur mu, yalnız yemek yiyip geleceğiz, o yüzden telaş yapma, sadece kahve.


    - Tamam, görüşürüz.


        Otobüs gelmişti, bindi, yer buldu, oturdu. Kazak bey, bir gürültü duyup çıktım demişti, ne gürültüsüydü acaba diye merak etmişti. Girişten, bodruma inen merdivenler, her zaman korkuturdu Elif’i. Otomatın ışığı bodruma inen merdivenlerin başlangıcını aydınlatmıyordu. Bütün korku düşlerinin canlanacağı bir bilinmezlik saklanıyor gibiydi orada.


        Denizi seyrederken kaç insan derinleri merak eder acaba, kaç insan denizin sadece mavi, dalgalı bir yüzey olduğuyla yetinir. Kaç insan denize, gözlerinde, gönlünden kanallar açar, kaç insan duygularının martılarla salınışını izler. Bilmez derin karanlığında fırtınalar sakladığını mavi suların.


        Aktörün ismini kullanmıyordu hiç, düşünürken de aktör diye isimlendiriyordu hatta. Adı Özcan’dı. Elif, bu isimde tek tanıdığının aktör olduğunu düşündü. Çok ünlü tiyatrocular vardı bu isimle, soy isimleri Özcan olan büyük oyuncular vardı.


        Bir kitapta okumuştu Elif, isimler insanların kaderiymiş. Her şey kaderse biz kim oluyoruz o zaman diye bir isyan başlıyorken düşüncelerinde, iş yerinin önünde, duraktan indi. Zorlu bir maraton başlıyordu artık akşama kadar.


        Ancak sabahın gerginliğini, Kazak beyi, kalın ve biraz ürkütücü sesini, tuhaf ilgisini, duyduğunu söylediği sesi ve karanlık bodrumu, bugün her günden çok daha farklı bir ürpertiyle, merakla düşüneceğini biliyordu.



Zerrin Timuroğlu

21 Mayıs 2025

İstanbul


11 Mayıs 2025 Pazar

Anlamadan

        Mutfak masasında oturmuş, sokağa bakan küçük pencereden ağaçların rüzgarda hareketini seyrediyordu. Girişteki dairede oturan adama neden kitap bırakmıştı, acaba paspasın altında bulacak mıydı adam o kitabı, kendisinin bıraktığını anlayacak mıydı.

        Hem korkuyordu hem hayatı bu şekilde, bazen riske ederek belki de birine yardım edebilirim cesaretini gösteriyordu. Saçmaydı, biliyordu, ne gerek vardı, hayat zaten çok ama çok zordu.


        Böyle şeyler yaparken, kendini bir film yönetmeni gibi hissediyordu, senaryoyu yazıyordu, uyguluyordu, oyuncuyu seçiyordu. Bıraktığı kitap, incecik bir masaldı. Çok bilinen bir masal değildi aslında. Küçükken dinlediği ve yüreğinde derin bir üzüntü bırakan bir masaldı.


        Masal, çok eskiden bir köyde, annesi ve karısı ile yaşayan, genç bir köylüyü anlatıyordu. O devirlerde savaşmaya gönderilen askerler, senelerce dönemezlermiş. Hem savaşlar uzun sürermiş, hem kolayca bitmezmiş, hem yollar çok uzak ve arabalar atlı arabalarmış.


        Köylü evleneli çok olmamış aslında, bir iki ay sonra askere çağrılmış ve gitmiş. Geriye dönmesi on beş yıl sürmüş. Köyüne döndüğünde evine yaklaştığında karanlık çoktan çökmüş, köy sessizliğini her yere usulca sermiş. Evine yaklaştıkça heyecanı,s evinci artiyormuş. Bahçeyi geçip, avluya girmiş ve kapıyı çalmadan, kapının yanındaki pencereden içeriye bakmak istemiş.


        Pencereden bakar bakmaz, öfkeden, hayal kırıklığından, çaresizlikten bütün canı çekilmiş. İstemeden yaşlar sel olup akmış gözlerinden. Odanın ortasında serili yatakta, karısı, yanında dalyan gibi bir genç adam, onun yanındada anası uyuyorlarmış. Hemen tüfeğini çıkarmış, pencereden ortada yatan gence ateş edip öldürmüş.


        Sese uyanan annesi ve karısı çığlık çığlığa bağırıp, saçlarını, başlarını yolmaya başlamışlar. Bir ona, bir vurulan gence bakıp ne yapacaklarını bilemez bir halde kendilerini paralamışlar.


        Adam onların bu kederine daha bir öfkelenmiş, tüfeğini bu kez karısına doğrulturken, annesi çığlık atarak önüne geçmiş ve,


    - Ne yaptın oğul, oğlunu vurdun, şimdi de karını mı vuracaksın demiş.


        Adam bunu duyunca donup kalmış. Masalı her zaman burada bitirirdi anlatan. Ne kadının ne adamın, ne adamın annesinin nasıl devam ettikleri hakkında bir şey anlatılmazdı


        Bu alt komşunun derin bir kederi olduğunu düşünüyordu Elif, yalnızdı, sessizdi, yere basarken sanki uçmak istiyordu ses çıkmasın diye. İnsanları hiç sevmiyordu. Sokakta yürürken etrafına çektiği, onu herkesten gizleyen gizli perdeleri vardı, emindi bundan.


        Hayatın yerle bir ettiği, rüzgarda savrulan bir çöp gibi anlamsız ve şüpheli, göze takılan ama asla fazla önemsenmeyen bir şey gibiydi bu adam. Yaşamının bir veya birkaç döneminde kederli kırılmalar yaşamış olmalıydı.


        Elif, çay fincanını yıkayıp, ellerini kuruladı. Askılıktan ceketini aldı, anahtarı çevirdi, ayakkabılarını dolaptan alıp dışarıya, kapının önüne koydu, giyindi çıktı


        Arkasından kapattığı kapıyı kilitledi, asansörü çağırdı. Asansör zemin katta durunca, asansör kapısını açtı ve birden bire adamla yüz yüze geldi. Kendi dairesinin açık kapısının önünde öylece, renksiz bir yüzle, sıkılmış dudakları, öfkeli gözleriyle kendisine bakıyordu.


        Elif dondu kaldı, apartmandan çıt çıkmıyordu ve dış kapıya ulaşması için mutlaka adamın önünden geçmek zorundaydı. Elif şu an kendine inanılmaz kızgındı.




Zerrin Timuroğlu

9 Mayıs 2025

İstanbul

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...