30 Mart 2022 Çarşamba

Ya Kırılırsa Testi

        Neden dağa tırmanırdı bazı insanlar, neden hayatlarını tehlikeye atarak yaparlardı bunu. Yeryüzüne en yüksekten bakmak olamazdı nedeni çünkü çok yüksekten manzara o kadar da net görülemezdi. Dağcılık sporuna gönül verenlerin bence başka bir derdi olmalıydı. Herkesin görmediği yerleri ilk olarak görmek ya da yüreklerindeki bütün dertleri zirvelerde gömmek, kaybetmek.

        Duyguları yenmek, yenilgilerden kurtulmak imkansızdı oysa. Dağın doruğunda, yerin binlerce metre altında ya da uzay boşluğunda yaşama yetenekleri vardı dertlerin, belki de mantarlar gibi, oluştuktan sonra onlardan kurtulmak, sıfırlamak neredeyse imkansızdı.


        Her zaman çok sevmişti dağları ama dağcılık diye bir spordan haberi bile yoktu, çok sonra büyüyünce öğrendi. Zaten haberi olsa ne olacaktı ki ailesi dışı altın, içi teneke bir yumurta gibiydi, herkes yalancı, herkes bencil, herkes çıkarcıydı. Nerede bir yüksek ağaç görse, nerede yüksek bir tepe, içten içe gülümserdi. O ağacın da, o tepenin de sakladığı mutluluk sırları olduğuna inanırdı. Kendisine kalsa hemen tırmanırdı hem ağaca, hem tepeye, yapamazdı. Erdemi aslında bilmeyen anne, babası da diğer büyükler de asla izin vermezlerdi buna. Heidi, üzüntüden nefesinin kesildiği zamanlarda, küçük, küçük sevinç bombaları atardı yüreğinin içine, kurumuş, gövdesinin büyük bölümünü kaybetmiş bir meşe ağacının, kabukları arasında büyümeye çalışan bir dağ çileği çoştururdu yüreğini. Sanki dağa çıkmış, sanki en yüksek ağacın, en yüksek dalına tırmanmış olurdu, günü kurtarırdı yani.


        Güçlü müydü, yoksa hayatını devam ettirebilecek kadarını yapmaya çalışan ve  gerçek bir mücadeleden her zaman kaçmış bir korkak mıydı. Yakında dağılacak gövdesinde hala sevinçle ağaç çileği yetiştirmeye çalışan ve bununla övünen, meşe ağacından bile daha mı korkaktı. İnsanlardan kaçmak isteği, işini yapıp onlardan hemen ayrılmak ve hiç beraber olmamayı dilemesi, aslında çocukluğunun ve gençliğinin amansız hayal kırıklığının şovları mıydı.


        Hayır o kadar da cesaretsiz olduğunu kabul etmiyordu, en güzel gençlik yıllarını, yüzünde onlarca sivilceyle, yara, bere içinde geçirmişti, o halde üniversiteyi bitirmişti, hep çalışmıştı. Başka bir genç için büyük bir yenilgiye yol açacak böyle bir şey onu fazla etkilememişti. Gerçi bu konuda korkunç iç çatışmalarıyla, anlamsız akrabalarıyla, onu cehennemde yaşamaya alıştıran ailesine teşekkür borçluydu. Öyle bir evde büyümüştü ki duygularını derin sandıklarda, derin kuyularda saklamıştı. Sonra da hiç bakmamıştı, ilgilenmemişti, hala orda mıydılar bilmiyordu, bakmaya hiç niyeti yoktu.


    - Yazmak en sevdiğin değil mi,


        Başını kaldırdı, esmer, kısa boylu sert görünüşlü kurtarıcısına baktı, 


    - Merhaba, hoşgeldiniz.


    - Hoş buldum, merhaba, diyerek , karşısındaki koltuğa oturdu.


        Bir önceki gün telefonla konuşmuşlar, o akşamdan sonra ilk kez buluşarak, bir yemek yemeye karar vermişlerdi. Beş, altı masa doluydu, deniz ayın yakamozlarına dalgalarını teslim etmiş, hafif, hafif salınıyordu. Çok parlak ışıklar yoktu lokantada o yüzden gökyüzünde, yıldızlar keyfini çıkarıyorlardı fark edilmenin.


    - Evet, yazmak beni için vazgeçilmez bir eylem, su içmek gibi, yürümek gibi.


        İkisi de bir an sustular, denizi seyrettiler sessizce. Brahms çalıyordu lokantada, masalarda sohbet vardı ama dikkat çekmek isteyen yoktu, aralarındaydı sohbetleri, huzurluydu.


    - O kişi yani şoför, içerde değil mi, ifade vermem gerekecek mi,


    - Hayır, kaşları çatıldı, o akşamı hatırlamak öfkelendirmişti onu, hayır o serseri zaten daha önce de yapmış böyle şeyler, başkaları şikayetçi oldu, uzun süre çıkamaz içerden, merak etme sen.


        Tam karşısında otururken, onun gözlerine bakmak, onu dinlemek, varlığını hissetmek o kadar da kötü değildi, hatta  tarafsız bir hiç olma duygusuydu hissettirdiği.


    - Çok iyi olur, nasıl öyle biri, işlek bir hatta şoför olmuş hayret, dedi ama bir an ona bakınca, hemen bu konuyu kapatması gerektiğini anladı, masanın üzerinde, çatalla oynayan parmakları kıvrıldı sertçe. Konuyu değiştirdi,


    - Siz ne iş yapıyorsunuz, diye sordu.


    - Ben iş adamıyım, alım satım, elektrik, elektronik üzerine.


    - Yemeklerimizi söyleyelim mi, dedi,


    - İyi olur, ben de çok acıktım, sizinle buluşacağım diye bir şey yemedim, normalde okuldan çıkınca bir şeyler atıştırırım.


    - Tamam o zaman, garsonu çağırdı işaretle, yemeklerimizi söyledik.


        Ben yemek boyunca ve sonrasında onunla konuşmanın bu kadar kolay, bu kadar zevkli olmasına şaşırdım. Dış görünüşünden hiç anlaşılmıyordu kitaplara bu kadar düşkün biri olabileceği. Öyle derin analizler yaptı ki bazı olaylar, bazı roman kahramanları hakkında hiç sıkılmadım, zaman nasıl geçti anlamadım.


        Akşamın bitiminde evime kadar yürüdük, benim fikrimdi, onun arabası bizi uzaktan takip etti. Sessiz yürüyorduk, düşünüyordum bu bir başlangıç olur muydu. Ben o çok derinlerde sakladığım, sandıklarda kaybettiğim duygularla tekrar buluşmaya cesaret edebilir miydim.


    - Sen cesur bir kadınsın bence her şeyin üstesinden geleceksin, ben yardım edeceğim.


        Büyük bir şaşkınlıkla döndüm ona, aklımı mı okudu, nasıl. O önüne bakıyordu, evimin önüne gelmiştik.


    - İyi geceler, dedi güzeldi buluşmak,


    - İyi geceler dedim, hoşçakalın, döndüm eve doğru yürüdüm.


          Bir su kovası vardı elimde,


               Bir dolu testi,

             

                    Sanki kollarımda güç yok gibiydi,


                        Ya dökülürse kova,

                         

                            Ya kırılırsa testi.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022


   



29 Mart 2022 Salı

Aslın Sureti

        Büyük fedakarlıklar yapabilmek için gerçekten bir şeylere çok inanmış olmak gerekir, ya da bir şeyleri çok sevmiş olmak gerekir. Ve bizim için yapılan her fedakarlık, yüreğimizde bir odayı mühürler, içinde en güzel çiçekler büyür, en güzel şarkılar çalınır artık.

        Arabayı evin önünde durdurdu. Bir süre ikimiz de kımıldamadan durduk. Sessizdi etraf, evlerin ışıkları habersizdi o gün yaşanan her şeyden. Kendi kapısını açtı, arabanın önünden dolanıp benim kapımı da açtı, elini uzattı.


    - Hadi in istersen, hafifçe gülümsedi, limonlu bir çay iyi gelecek sana.


        Uzattığı elini tuttum, indim arabadan, ben de gülümsedim, başımı yıldız denizine kaldırdım, üzerimde hala korkunun tortusu vardı. Gözlerimi onun gözlerine çevirdim,


    - Nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum ve evet bir limonlu çaya gerçekten ihtiyacım var.


        Elini bıraktım, bir iki dakika sessiz kaldık,


    - Oradan geçiyor olmanız benim için mucize gibi bir şey oldu, çok sağolun tekrar. Ben polisi arayacağım eve girip, kendimi toparlamam lazım biraz.


    - Gerek yok, dedi. O işi adamlarım hallettiler, şimdi karakoldadırlar. Ben zaten yarın bizzat ilgileneceğim, merak etme sen ve korkma.


        Hayretle baktım yüzüne,


    - Sağolun,


    - Hadi sen eve gir dinlen, burada birileri bekleyecek bugün sabaha kadar, sakın tedirgin olma.


        Arkamı dönüp eve doğru yürürken böyle bir ilgiye ne kadar çabuk alışabileceğimi düşünüyordum. Elim, ayağım titriyordu hala, artık bir minibüse nasıl binecektim, bilemiyordum.


        Bahçe kapısını açtım, ortancaların, güllerin kokusu karşıladı beni, ev öyle huzurlu, öyle sakin, uzakta deprem olduğundan hiç haberleri yok, hayatın ortasında, hayatın savunucuları gibi kaskatı duruyordu, ağaçlar da, çiçekler de.


        Evin kapısını açıp, içeri girmeden, arkasını döndü, o, hala arabanın önünde onu izliyordu. Eliyle tekrar selam verip girdi içeriye, ışığı yaktı, hemen mutfağa yöneldi, çay suyu koydu.


        Odasına gitti, üstünü değiştirdi, elini, yüzünü yıkadı. Balkona çıkmak istedi, sıcaktı ev ama bugün bunu başaracağını sanmıyordu. Telli bir pencereyi açtı sadece, televizyonun düğmesine bastı, oturdu karşısına, unutmak istedi, korkuya haddini bildirmek istedi.


        Aklına bir şey takılmıştı,


    - Hadi, sen eve gir derken, bir de mucizelere inanma çok demişti galiba, ne demekti bu, yoksa orada olması tesadüf değil miydi.


        Yok artık dedi, kendi kendine, yine başladın hikaye yazmaya. İş güç sahibi insan ta şehre kadar seni mi izledi yani. Azarladı kendini, uydurma, dedi, çayını doldurmaya gitti mutfağa..


----------------------


        Kadınlar kadınlara şiddet uygulamıyorlar mı, hem de nasıl uyguluyorlar. Birbirlerini hem çok kıskanıyorlar hem arkadaş gibi davranıyorlar.


    - Nerden çıkardın bunu,


    - Gözlem,


    - Ne gördün, ne duydun,


    - Yeni ayrılmış, işinde başarılı bir arkadaşımız vardı. Böyle altı kişilik bir gruptuk. Ben o günden önce gerçekten içten, yalansız, samimi insanlar, iyi arkadaşlar olarak görüyordum hepsini. Ayrılan arkadaşımız haksızlığa uğramıştı, yıllar süren, uzun bir evlilik eşi tarafından, birden, nedensiz bitirilmişti. Çok onurlu, ödünsüz biriydi arkadaşımız, çocuğu ile terk etti sahaları hemen, nedenini bile sormadı eşine, madem ki o cümleyi kurmuştu, madem ki ayrılmak istiyorum demişti, ve hemen boşandı. Çok zorluklar çekti sonra maddi olarak.


        Bir gün gene birimizin evinde toplanmış, yiyip, içip sohbet ediyorduk. Boşanmaktan filan söz edilirken, aynı grup içinde daha genç bir arkadaşımız,


    - Ben olsam yeniden evlenirim, dedi, siz de öyle yapın.


        Benim ve ayrılan arkadaşımız dışında hepsi koro halinde,


    - Ama zaten seni bırakmazlar ki, sen mutlaka evlenirsin, dediler.


        Seslerinde öyle bir haset, öyle gizli bir düşmanlık vardı ki, gizli bir sevinç, sanki ayrılan arkadaşımıza bir düşmanlık. O kadar sevdiklerini söyledikleri insana oh der gibiydiler.


        O günden sonra bir daha o  topluluğa katılmadım.


-----------------


        Yazdığı hikayeden kaldırdı başını, masanın üzerindeki telefonu çalıyordu. Balkonda kahvaltı yapıyordu, bankacı arkadaşı telefon etmiş, akşama geleceklerini söylemişti.


    - Alo,


    - Merhaba, nasılsın,


    - Merhaba, teşekkürler, siz,


    - Böyle bir şey bir daha asla olmayacak, inanabilirsin, dinlendin mi,


    - Evet, evet, arkadaşım da akşam geliyor zaten, tekrar sağolun.


    - Tamam, görüşürüz,


    - İyi günler.


    Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece, parıldamakta ,

     devam edecek, ben basıp gidince de,

           çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da, bana bağlı olmadan vardı,

           ve bende bu aslın sureti çıktı sadece.


    Gözleri güneşten kamaştı uzaklara bakarken, yine Nazım Hikmet’ten satırları hatırladı.



ZERRİN TİMUROĞLU

2022

    



27 Mart 2022 Pazar

Dehşete Az Kala

        Yol minibüsün hızıyla tükeniyordu. Güneş çekilmişti ama yenilmemişti. Şehre inmişti sabah hem arkadaşları ile buluşmak için hem alışveriş yapmak için. Kasaba ile şehir arasında dört saatte bir minibüs vardı, ilk sefer sabah sekizde başlıyordu, üç seferde bitiyordu, dönüştede durum aynı idi. Son sefere kalmıştı, saat akşam sekiz buçuğa geliyordu. Bir önceki minibüse yetişmek istemişti ama arkadaşları ısrar edince kalmıştı, epeyce dolaşmışlar, yemek yiyip sohbet etmişlerdi, her biri bir başka okulda değişik branşlarda öğretmenlerdi.

        Minibüs tenha sayılırdı, kendisinden başka, bir yaşlı karı, koca, bir genç kız galiba üniversite öğrenci idi, elinde kitapları vardı. Bir de en arkaya geçip oturan, orta yaşlarda, yorgunluğu yüzünden dert yanan bir çiftçi vardı. Çiftçi diye düşünmüştü elleri nasırlı, kalın, kalındı, yüzü yorgunluğuna rağmen mağrurdu, belli, kendi toprağı vardı.


        Kaçan aydınlık ardında, ufukta kırmızılıklar bırakıyordu sanki beni izlemek isterseniz bu çizgileri izleyin der gibi. Bir yirmi dakika sonra, arabanın camında artık kendi yansımasını görüyordu, güneşin bütün ipuçları kaybolmuştu.


        Kasabaya bir saat kala arabada birden tek başına kaldığını anladı. Gözlerini kapatmıştı belki bir yarım saat, o arada herkes inmişti demek. Şoför otuzlu yaşlarda, seyrek saçlı, hafif sakallı, hali, tavrı hiç güven vermeyen biriydi. İçini bir korku sardı. Issızdı etraf, ne bir ev, ne bir araba yoktu, ana yoldan ayrılmışlardı, kasabaya giden yol bomboştu.


        Neden geç kaldım diye kendine kızıyordu. Arkadaşlarıyla gezdikten sonra, yemek yedikleri yerde sohbete dalmışlardı, onlar da ısrar edince son seferle gitmeye razı olmuştu. Şoförün iki arkasında, çaprazında oturuyordu. O kadar rahatsız hissediyordu ki kendini, elindeki çantasını sıktıkça sıkıyordu. Telefonunun şarjı da bitmişti, sanki bir korku filminin bütün tesadüfleri oluşmuş gibiydi.


        Minibüsün içindeki loş ışıklar yanıyordu, şoförün  dikiz aynasına bakan gözleriyle karşılaştı bir iki kez, hiç hoşuna gitmedi.


    - Öne buyrun hanımefendi, 


        Bir anda fırtına çıktı, teker patladı, uçurumdan yuvarlandılar, aynadan kendisine gevrek gevrek gülerek bakan şoförün sesini duydu,


    - Kimse kalmadı, gelin böyle,


        O arada arabanın radyosunu da açmıştı, saçma sapan bir şarkı çalıyordu, hayatı boyunca bu kadar çaresiz hissetmemişti kendini, gerçekten korkuyordu. Dik dik baktı adama,


    - Burası gayet iyi, lütfen şu radyoyu da kapatır mısınız, zaten az kaldı.


    - Yok daha bir kırk dakikamız var merak etme sen, o saçma gülümsemesi adeta yapışmıştı suratına.

 

    - Yakınlarım karşılayacaktı beni, merak edecekler şimdi, uzadı yol galiba.


        Adamın hadsiz davranışlarını anlamazlıktan geliyordu ki daha fazla cesaret bulmasın diye. Ama belli ki devam edecekti bu sırnaşık haline. Sustu, başını cama çevirdi, sonsuz yıldızların merakla izlediği çayırlara bakmaya çalıştı, yıldızlar merak ediyorlardı, yaklaşan tehlikeyi görmüşlerdi belki, o çayırlarda kıza yardım edecek biri var mı diye bakıyorlardı.


        Çantasında, adam daha ileri giderse işine yarayacak bir şey bulmak umuduyla karıştırdı, durdu ama nafile bir törpü bile yoktu. Eğer bu badireyi atlatabilirse biber gazı almadan bir daha böyle bir yolculuk yapmayacağına kendi kendine söz verdi.


        Birden araba durdu. Dağın doruklarından çığ düşmeye başladı, o korkunç uğultusunu duyuyordu, nereye kaçacaktı, iri bir adamdı, kendisi kısa, küçücük. Başını kaldırdı,


    - Niye durduk dedi,


        Adam koltuğundan kalkmış, minibüsün içinde kendisine doğru geliyordu sırıtarak, dışarıda aptal bir karanlık.


    - Ne yapmaya çalışıyorsunuz siz, açın kapıyı, ineceğim ben,


    - İnsen nereye gideceksin burada kimse yok.


        Hiç bayılmak huyu yoktu, kendini cesur zannederdi ve her şeyin iyi kötü bir çözümü bulunur diye düşünürdü o ana kadar. Vücudundaki bütün kanı bir anda donmuştu, adamın kendisine uzanan elini görmemek için gözlerini kapatmıştı ki, arabanın dışından iki el silah sesi duydu. Hayal ettiğini düşündü, delice korkusunun yarattığı bir ilüzyon. Ama hayır minibüsün iki camı tuzla buz olmuştu.


        Şoförde idi korkma sırası, kırılan camlara hayretle bakarken, dışardan biri,


    - Aç çabuk kapıyı namussuz yoksa geberteceğim seni, diye bağırıyordu.


        Şoför önce duraladı ama bağıranın ciddiyetini anlayınca minibüsün önüne dönüp, kapıyı açtı. İçeri giren adam elindeki silahın kabzası ile sert bir şekilde suratına vurdu şoförün, adam sersemlemişti. 


        Ve evet yanlış görmüyordu, oydu, kısa boylu, sert, beyaz arabalı, kasabadaki adam kendisine bakıyordu. Öfkeden yüzü fırtınayı yaşamış buğday başakları gibi dağılmıştı.


    - Hadi, dedi in, gidiyoruz.


        O kadar sevinmişti ki bu mucizeye, bir şey sormadı, kalktı, farkında değildi gözlerinden akan yaşların, paketlerini unutmuştu, döndü, 


    - Ben alırım sen aşağıda arabaya geç,


        İndi, serin bir rüzgar çarptı yüzüne yeniden doğuşu müjdeler gibi, minibüsün hemen arkasında duran beyaz  arabanın ön koltuğuna yerleşti, az sonra, güvenle kasabaya doğru yol alıyorlardı. Arabanın içinde ışıklar yanmıyordu, dışarısı ıssızdı ve yanında onu bir cehennemden kurtarmış adam, onu yoracak tek bir soru bile sormadan yola bakıyor ve araba hızla yol alıyordu.




 ZERRİN TİMUROĞLU

 2022



24 Mart 2022 Perşembe

Fark Yarattı

        Karı koca her zamanki kavgalarını yapıyorlardı. Kadın sanki tek bir yüz ifadesi ile doğmuştu. Kocası en ağır hakaretleri ettiğinde de, dövmeye, tartaklamaya çalıştığında da yüzünde o ürkütücü anlamsızlık olurdu. Çocukları kendilerini feda ederek, babalarının anneye vurmasını engellemeye çalışırken, anne sanki olan biten onu hiç ilgilendirmeyen bir yabancı gibi bir koltukta oturup seyrederdi. Bazende kaçıp, arka odalardan birine saklanır, ertesi gün yenik, gururlu, hakaretleri kirece gömmüş, maskesini takmış bir halde çıkardı ortaya.

        Yıllar yıllar süren bu cehennemde çocuklar her seferinde, sanmışlardı ki hep anne mağdur, hep anne haklı. Çünkü bu anne maskesiyle cehennemin çıkış kapısının önünde durmayı, kandırmayı, sızlanmadan acındırmayı çok iyi biliyordu.


        Hem kocasının statüsünü, çevresini hem kendi akrabalarının gücünü, kalabalıklığını hem çok iç içe geçmiş akrabalıklarının avantajını bir borsa simsarı edasıyla yönetiyordu.


        Çocukları umurunda değildi aslında, hiç kimse umurunda değildi. Ne annesini, ne kardeşlerini, ne evladını kaybettiğinde gözünden tek bir damla yaş aktığını kimse görmemişti. Ama ne hikmetse, yakınları, komşuları çok seviyorlardı ya da öyle görünmek işlerine geliyordu. Çünkü ev yol geçen hanı gibiydi.


        Kendi evlerine asla misafir kabul etmeyen, ayda, yılda bir etseler de bazıları, bunu bir törene dönüştürerek bıktıran, uzun kalmayı engelleyen utancı yaratan akrabaları, hiç eksik olmazlardı annenin evinden.


        Çocukları onlara hizmet eder, yatacak yer bulamazlardı. Hasta olsalar bile umursamazdı anne, çocuklarının hizmetinin övgüsünü çalardı kendi yapmış gibi.


        Ciddi bir ruh hastalığı olmalıydı bu diye düşünürdü çocukların en küçüğü hep. Bir o garipserdi annenin davranışlarını, bir o eleştirirdi. Babanın zalimliğinin bir bölümünün, karısının narsist, dengesiz tavırlarından kaynaklandığını düşünürdü.


        Anne, baba için bir atın ayağına batmış çivi gibiydi. At kişniyor, çırpınıyor, tekmeliyor, koşmaya çalışıyordu. Ama hiç kimsenin aklına atın nalına bakmak gelmiyordu, çocuklarının bile. Çünkü anne buna izin vermiyordu, kurnazdı, tuzakları vardı. Ya atı vuracaklardı ya kaçacaktı at ki o kaçmayı seçti. Kendini kurtarırken çocuklarını, yüzünde bir tek kıl bile kıpırdamayan, donuk, her şeyi hesaplı, ketum, tembel, çıkarcı anneye ve akrabalarına bıraktı.


        Çocuklardan biri çok uzaklarda, çok karmaşık işlerde yok oldu. Bir diğeri tüm emeğini, yıllarca sömüren, tek bir kuruşunu bile harcamasına izin vermeyen annenin elinde öldü. En küçüğü kendini kurtarmak için evlendi ama o kadar kararlıydı ki cehenneme geri dönmemeye ve o anneyle yaşamamaya, iyi bir seçim yapamadı ama yine de mutluydu çünkü en değerlisi, yavrusu vardı.


--------------------------


        Denizin kıyısında, çay bahçesinin en ücra köşesinde, dalgaların sesini dinlerken yazmıştı bunları öğretmen. Ev arkadaşı sözlüsü ile iki günlüğüne memleketine gitmişti. Tahta çitler, birazcık rüzgarla kuvvetle esen rüzgarda çıtırdıyor, tepesindeki çınar ağacının yaprakları bildikleri en güzel şarkılarını söylüyorlardı.


        Her şey bu kadar güzel olmasa, yazabilir miydi bu satırları bilmiyordu. Çay bahçesinde çalışan genç çocuk, elinde sıcak, limonlu çay fincanını getirip bıraktı masaya, gülümsedi.


    - Teşekkürler,


    - Afiyet olsun hocam.


Aramızda sadece bir derece farkı var,

      işte böyle kanaryam,

          sen kanatları olan düşünemeyen kuşsun

              ben elleri olan, düşünebilen adam.


        Böyle yüreğini dökmüşken kağıda, kaleme, elinde çayı, saçlarında rüzgar, denizin dalgaları ve yapraklar, Nazım Hikmet’in dizeleri gelmişti hatırına.


        Düşünebilmek bir lanet miydi bir ödül müydü. Çare bulunuyorsa dertlere ödül, çare yok ediliyorsa göz göre göre bir lanetti. Yani her şey insandan geçip kavuşuyordu kimliklerine.


        Bir anne ve onun sayısız akrabaları, bir baba ve onun sayısız yalanları. Bir anne sayısız akrabalarıyla varlık bulan, bir baba zeki, kültürlü ama yalanlarıyla kaybolan.


        Karla kaplı yüksek bir dağın tepesinden, altımızda kızaklarımız, üç kardeş ittiler bizi. Durmaya, inmeye imkan yok, sonu ne olacak bilmeden kaydık, kaydık. Bir ben vardım dağın eteklerine, elim, yüzüm kan içindeydi.


    - Merhaba,


        Elindeki çay fincanını masaya bıraktı, gözlerini denizden çekti, baktı gelene, yine o arabadaki adam. Sert bakışlı, kısa boylu, esmer. Cevap vermedi,


    - Kızdın, yine nerden çıktı bu münasebetsiz diye geçirdin içinden.


        Masanın önünde ayakta duruyordu ve sanki kırk yıldır tanışıyoruz gibi konuşuyordu.


    - Ne istiyorsunuz,


    - Tanışmayı,


    - Zaten tanışmışız gibi konuşma cesaretiniz yok mu.


        Gerçekten kızmıştı, hele de böyle yazılara dalmışken.


    - Tamam gidiyorum. Ama bil ki ben vazgeçmeyeceğim.


        Arkasını döndü, tam gidecekken tekrar çevirdi başını,


    - Ha korkma, ben iyi biriyim ve şimdi yaptığım şeyi ilk kez yapıyorum, çok da güzel değilsin onu da bil dedi ve hızlı adımlarla çay bahçesini terk etti.


        Öğretmen kala kalmıştı.


    - Allah, Allah çattık, ben niye uğraşıyorum şimdi bu saçmalıkla, bir çay içeyim, bir huzur bulayım dedim dalgalarda, adama bak, deli midir nedir.


        Tekrar çayını yudumlayıp, kağıda, kaleme dönerken, farkında değildi yüreğine bırakılan iz sürücünün.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022



22 Mart 2022 Salı

Fakatsız

       Büyük kayıplar ki kastedilen yaşamınızda hiç vaz geçmek istemeyeceğiniz insanlardır, hayatı değerlendirişinizi bütünüyle değiştirir. Bir hediye paketinin içindeki tavşan, timsaha dönüşmüştür ama paket aynı pakettir.

        Aynı masanın üzerinde, aynı süslerle, aynı hediye paketine bakarken bir tek siz, onun içindekinin artık tavşan olmadığını biliyor olursunuz. Söylemek ister misiniz yani bu değişikliği başkaları da bilsin ister misiniz o da belli değildir.


        Paketin etrafında bir telaş olmuştur, belki bir yangın, ya da eve bir hırsız girmiştir. Siz bağırmak istersiniz, bunların önemi yok, içindeki değişti demek istersiniz, sesiniz çıkmaz, bağırsanız kimseye duyuramazsınız. 


        Bankacı,


    - Vay dedi, arkadaşım nasıl bir anlatım bu böyle, bir acı, bir çaresizlik, bu sözcüklerle içim daraldı.


        Öğretmen, masada sınav kağıtlarını okuyordu, birden öylesine konuşmaya başlamıştı. Yemeklerini yemişler, kahvelerini içiyorlardı. Balkonda oturmak istememişlerdi bugün, işleri vardı içerde.


        Pencereler telliydi ve perdeleri açıktı, serindi evin içi, yaz sıcaklığına bir meydan okuyuş vardı kıpırdayan tüllerde.


        Öğretmen masanın arkasında, televizyon seyreden arkadaşına döndü, baktı. Uzun zamandır sohbet ettiği, evini paylaştığı, konuştuğu arkadaşını sanki o an ilk kez görüyormuş gibi şaşkındı bakışı. Bankacı onun kendisine baktığını görmedi, dikkati ekrandaydı.


        Tekrar önüne döndüğünde öğretmen, kendi kendine,


    - O da paketin içindekini hala aynı sananlardan, diye mırıldandı.


    Tam o sırada televizyonun sesinin kesildiğini fark etti, bankacı,


    - Biliyorum, çok önemli bir şey söyledin, derin yaralarının kıyılarına vurdu sözcüklerin. Ben ne desem aykırı olur diye susuyorum, sakın duyarsızım sanma, dedi.


        Öğretmen arkasına dönmedi, gözleri buğulandı, işte benim arkadaşım diye geçirdi aklından, yanılmamışım, gerçekten iyi insan. Elini, önemli değil anlamında kaldırıp, salladı,


    - İyi geceler


    - İyi geceler.


        Mahallede, komşularından birinin kızının düğünü vardı o gün, hafta sonu olduğu için iki arkadaş geç kalkmışlardı. Kahvaltılarını balkona hazırlamışlar, küçük tüpü de getirmişler, uzun uzun çay içmeyi planlamışlardı. Kahvaltı için gözleme yapmışlardı beraber hazır yufkadan, özenmişlerdi.


    - Kaçtaymış düğün diye sordu bankacı,


    - Akşam sekiz dediler ama ben nerede yapılacak tam anlamadım.

,

    - Ben biliyorum, kocaman havuzu olan çay bahçesi var ya, orada.


    - Güzelmiş, ben de seviyorum orayı.


        Bankacının akşamki konuşmadan kaynaklı kaçamak bakışını yakalayınca öğretmen,


    - Boş ver dedi, biliyorsun artık, ben bazen konuşmadan duramıyorum. Ne kadar değiştiğimi fark ettiğim de oluyor genelinde bu. Kendimi tanıyamıyorum. Abimin ölümünden sonra, dost sandıklarımızın kötülükleri inanılmazdı. Önce yakınlık gösterdiler sonra, biz güvenip, sarılınca yapmadıkları saygısızlığı bırakmadılar. Bir de ilerici geçinirler, konuşsalar sanki her biri Che.


        Bankacı susup, dinliyordu, çayını içiyor, kahvaltısını yapıyordu ama can kulağıyla dinliyordu.


        Öğretmen,


    - Ben tavşan iken timsah olmuşum belki bir fare ya da kuş, bilmiyorum, acıdan, onların tek derdi fazla görüşmekten zarar görürler mi. Nasıl önemli yerlerdeler birde bilsen, maskeleri yüzleri olmuş, ilk hallerini hatırlamıyorlardır kendileri bile.


        Masadan kalktı,


    - Ben biraz yürüyeyim deniz kıyısında.


        İçinde böyle sebepsiz, zamansız yükselen lavları akıtmalıydı sulara, yıllar geçse de bu patlamalar oluyordu arada.


    - Tamam, dedi arkadaşı, masayı ben toplarım, zaten bir şey de yemedin.


        Sokağa çıktı, üstünde yazlık, mavi pantolonu, kısa, beyaz penyesi ile bezden heybesini, başından geçirip omuzuna bıraktı, sahil yoluna doğru yürüdü.


      ---------------------------


        Düğün yapılan çay bahçesine girdiklerinde gelinle damat dans ediyorlardı ortada. Biraz gecikmişlerdi. Oldukça kalabalıktı. Beyaz örtülü masalar, beyaz tüllerle süslenmiş sandalyeler, rengarenk asılı fenerler, şık giyinmiş, güleç yüzlü insanlar. Bir köşeye çok geniş bir kaç masaya açık büfe yapılmıştı, üzeri yemeklerle, pastalarla, içeceklerle doldurulmuştu. Onlar bahçeye girdiklerinde kız tarafı olan komşuları, karı, koca onları karşılamaya geldiler ve bir masaya kadar eşlik ettiler. Oturduklarında gençlerden bir kız hemen iki tabak dolusu pasta ve atıştırmalıkları ve içecekleri getirip masaya koydu. Uzaktan bir kaç tanıdıkları ile selamlaştılar, herkes eğleniyor gibiydi.


        Bankacı arkasına döndü birden, erkek arkadaşı, Barış gelmişti,


    - Hoş geldin Barış, biz de şimdi geldik,


    - Evet gördüm, ben havuzu kenarındaki masaların birindeydim, yarım saat oldu geleli.


        Orta boylarda, yapılı, kumral, dalgalı saçlı biriydi Barış. Ses tonu kalın, konuşması etkiliydi. Her şeyi ben çok iyi bilirim  vurgusundaydı. Ama üstünlük amaçlı değildi bu, tanıyınca ne denli alçak gönüllü, iyi huylu biri olduğunu anlıyordunuz.


        Arkadaşı ile sözlüsü dans etmeye kalktılar. Kendiside masadaki sodalardan birine uzandı ve düğünü seyre daldı.


        Birden yanında birinin bir şeyler söylediğini duydu kendisine, döndü, şaşırdı, günlerdir uzaktan arabada gördüğü kişi yanı başındaydı, oturup, oturamayacağını soruyordu. Durakladı,


    - Sizi tanımıyorum, oturmasanız iyi olur.


  Kısa boylu, esmer, bıyıklı, orta yaşları biraz geçmiş, sert görünümlü biriydi.


    - Oturmazsam nasıl tanışacağız,


    - Neden tanışalım ki.


        Bu şekilde terslenmeye hiç alışık olmadığı belli oldu, birden arkasını döndü ve hızla uzaklaştı, biraz ileride artık oturan gelinle damadın yanına gitti. Onu gören düğün sahipleri heyecanla kalktılar yerlerinden, büyük bir saygıyla selamladılar. Her birinin elini sıktı, geline takısını takıp, kendi oturduğu tarafa hiç bakmadan düğünden ayrıldı.


       Ne olacaktı ki,

          kuşların cıvıltısı,

             rüzgarın uğultusu

        kederin yağmurlarında, ne olacaktı ki.






ZERRİN TİMUROĞLU

2022


      



20 Mart 2022 Pazar

Fakat Anlatacak...

    -Hayatımızı aramak zorundayız.

    - Mümkün mü bu, hele böyle bir toplumda. Şu cümleyi söylediğinde anlayacak kaç kişi olabilir.


        Başını okuduğu kitaptan kaldırıp, arkadaşına baktı,


    - Sen ne anladın arkadaşım, ilk aklına gelen ne oldu mesela.


        Bankacı, elinde renkli ipliklerle nakış işlediği etamini kucağına bıraktı, başını kaldırdı gökyüzüne doğru, güneş pırıl, pırıl aydınlatıyordu kasabayı, denize cebindeki altınlarını dökmüştü, toprağa sarı leblebilerini, ağaçlara bir avuç yeşil serpmişti, çiçekler rengarenkti.


    - Ben bunu düşünmedim hiç dedi öğretmen arkadaşına, yani hayatımızı nasıl arayacağımızı. Bence bu mutluluğu aramak olmalı, iyiyi, doğruyu aramak olmalı.


        Öğretmen gülümsedi,


    - Bu çok basmakalıp bir fikir olur bence.


        Ayağa kalktı, balkonun bir köşesinde duran içi su dolu fıskiyeli kovayı aldı, çiçekleri sularken devam etti konuşmaya,


    - Hayat yalnızca mutluluk, iyilik, doğruluk değildir ki ayrıca bunlar eylem değildir, sadece eylemlerin sonunda hissedilenlerdir. Doğruluksa tanımı her toplumda değişen bir uçan kelebek gibidir. Hayat ne yapmak neyi yapmak istediklerimizle ilgilidir daha çok. O halde arayacaklarımız da bunlar olmalıdır.


        Bankacı,


    - Tamam işte, yapmak ve başarmak istediklerimiz mutlu etmez mi bizi, geriye iyi, doğru şeyler bırakmak istemez miyiz.


        Öğretmen, kırmızı çiçekleri bir dolu açmış bir sardunyayı sularken hafifçe gülümsedi, belki bir itiraz gibi, ya da sessiz bir kızgınlıkla.


    - Mutluluk nedir desem kaç kişi tarif edebilir ki, başardıklarımız aradıklarımız olmaz her zaman. Hayat kuvvetle akan bir nehirdir, öyle kolay değildir akıntıya karşı kürek çekmek, çoğu zaman imkansızdır hatta. Aradıklarımızın bulunduğu kıyıların önünden ağlayarak geçeriz, bir daha hiç göremeyeceğimizi bilerek. Şanslı olanlar, güçlü olanlar istedikleri kıyılara çıkabilirler. İşte hayatı aramak böyle bir şeydir.


        Bankacı da ayağa kalkmıştı,


    - Bu kadar derin düşünme derim ben, yorucu. Çay ister misin, yeni demlemiştim.


    - Çok isterim, sana zahmet olmazsa limonda getirir misin.


    - Tabi, tabi.


        Öğretmen çiçekleri sulamaya devam ederken, sokaktan, evin önünden ağır, ağır geçen bir arabaya takıldı gözleri, içinde tuhaf bir heyecan duydu niyeyse. O sırada çaylarla balkona geri dönen arkadaşı,


    - A bu araba geçen gün de böyle ağır, ağır geçiyordu. Buralara yeni taşınan birileri galiba, daha önce yoktu değil mi.


    - Yoktu, evet, ikimizin de dikkatini çektiğine göre yeni birileri demek.


        Çaylarını içerlerken öğretmen mırıldandı,


    - Anlıyorsun ya,

         zarar yok

            ben anlatacağım yine,


     Elden hiçbir şey gelmediği zaman,

          konuşup anlatmanın

             alçak tesellisi.


        Güldü bankacı,


    - Bak Nazım Hikmet bile anlatamamaktan şikayet ediyor, sen hayatımızı aramaktan söz ediyorsun. Martılar, yunuslar, leylekler bile bir anlam katmak isterler belki hayatlarına ama insanlar, zannetmiyorum.


        Öğretmen arkadaşına döndü, çayından bir yudum aldı,


    - Ya özür dilerim, seni de git gide kendime benzetiyorum, Barış kızacak bana.


        Güldüler, gözleriyle yerdeki leblebileri topladılar, denizdeki altınları aldılar, ağaçların yeşiline dokunmadılar.


        Bir sevgi yaşanacaksa önceden serinliğini gönderiyordu, sonra azıcık rüzgar ve belki bir fırtına ama güçlü ama erdemli ama aldatmadan, kim bilir.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022  


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...