24 Mart 2022 Perşembe

Fark Yarattı

        Karı koca her zamanki kavgalarını yapıyorlardı. Kadın sanki tek bir yüz ifadesi ile doğmuştu. Kocası en ağır hakaretleri ettiğinde de, dövmeye, tartaklamaya çalıştığında da yüzünde o ürkütücü anlamsızlık olurdu. Çocukları kendilerini feda ederek, babalarının anneye vurmasını engellemeye çalışırken, anne sanki olan biten onu hiç ilgilendirmeyen bir yabancı gibi bir koltukta oturup seyrederdi. Bazende kaçıp, arka odalardan birine saklanır, ertesi gün yenik, gururlu, hakaretleri kirece gömmüş, maskesini takmış bir halde çıkardı ortaya.

        Yıllar yıllar süren bu cehennemde çocuklar her seferinde, sanmışlardı ki hep anne mağdur, hep anne haklı. Çünkü bu anne maskesiyle cehennemin çıkış kapısının önünde durmayı, kandırmayı, sızlanmadan acındırmayı çok iyi biliyordu.


        Hem kocasının statüsünü, çevresini hem kendi akrabalarının gücünü, kalabalıklığını hem çok iç içe geçmiş akrabalıklarının avantajını bir borsa simsarı edasıyla yönetiyordu.


        Çocukları umurunda değildi aslında, hiç kimse umurunda değildi. Ne annesini, ne kardeşlerini, ne evladını kaybettiğinde gözünden tek bir damla yaş aktığını kimse görmemişti. Ama ne hikmetse, yakınları, komşuları çok seviyorlardı ya da öyle görünmek işlerine geliyordu. Çünkü ev yol geçen hanı gibiydi.


        Kendi evlerine asla misafir kabul etmeyen, ayda, yılda bir etseler de bazıları, bunu bir törene dönüştürerek bıktıran, uzun kalmayı engelleyen utancı yaratan akrabaları, hiç eksik olmazlardı annenin evinden.


        Çocukları onlara hizmet eder, yatacak yer bulamazlardı. Hasta olsalar bile umursamazdı anne, çocuklarının hizmetinin övgüsünü çalardı kendi yapmış gibi.


        Ciddi bir ruh hastalığı olmalıydı bu diye düşünürdü çocukların en küçüğü hep. Bir o garipserdi annenin davranışlarını, bir o eleştirirdi. Babanın zalimliğinin bir bölümünün, karısının narsist, dengesiz tavırlarından kaynaklandığını düşünürdü.


        Anne, baba için bir atın ayağına batmış çivi gibiydi. At kişniyor, çırpınıyor, tekmeliyor, koşmaya çalışıyordu. Ama hiç kimsenin aklına atın nalına bakmak gelmiyordu, çocuklarının bile. Çünkü anne buna izin vermiyordu, kurnazdı, tuzakları vardı. Ya atı vuracaklardı ya kaçacaktı at ki o kaçmayı seçti. Kendini kurtarırken çocuklarını, yüzünde bir tek kıl bile kıpırdamayan, donuk, her şeyi hesaplı, ketum, tembel, çıkarcı anneye ve akrabalarına bıraktı.


        Çocuklardan biri çok uzaklarda, çok karmaşık işlerde yok oldu. Bir diğeri tüm emeğini, yıllarca sömüren, tek bir kuruşunu bile harcamasına izin vermeyen annenin elinde öldü. En küçüğü kendini kurtarmak için evlendi ama o kadar kararlıydı ki cehenneme geri dönmemeye ve o anneyle yaşamamaya, iyi bir seçim yapamadı ama yine de mutluydu çünkü en değerlisi, yavrusu vardı.


--------------------------


        Denizin kıyısında, çay bahçesinin en ücra köşesinde, dalgaların sesini dinlerken yazmıştı bunları öğretmen. Ev arkadaşı sözlüsü ile iki günlüğüne memleketine gitmişti. Tahta çitler, birazcık rüzgarla kuvvetle esen rüzgarda çıtırdıyor, tepesindeki çınar ağacının yaprakları bildikleri en güzel şarkılarını söylüyorlardı.


        Her şey bu kadar güzel olmasa, yazabilir miydi bu satırları bilmiyordu. Çay bahçesinde çalışan genç çocuk, elinde sıcak, limonlu çay fincanını getirip bıraktı masaya, gülümsedi.


    - Teşekkürler,


    - Afiyet olsun hocam.


Aramızda sadece bir derece farkı var,

      işte böyle kanaryam,

          sen kanatları olan düşünemeyen kuşsun

              ben elleri olan, düşünebilen adam.


        Böyle yüreğini dökmüşken kağıda, kaleme, elinde çayı, saçlarında rüzgar, denizin dalgaları ve yapraklar, Nazım Hikmet’in dizeleri gelmişti hatırına.


        Düşünebilmek bir lanet miydi bir ödül müydü. Çare bulunuyorsa dertlere ödül, çare yok ediliyorsa göz göre göre bir lanetti. Yani her şey insandan geçip kavuşuyordu kimliklerine.


        Bir anne ve onun sayısız akrabaları, bir baba ve onun sayısız yalanları. Bir anne sayısız akrabalarıyla varlık bulan, bir baba zeki, kültürlü ama yalanlarıyla kaybolan.


        Karla kaplı yüksek bir dağın tepesinden, altımızda kızaklarımız, üç kardeş ittiler bizi. Durmaya, inmeye imkan yok, sonu ne olacak bilmeden kaydık, kaydık. Bir ben vardım dağın eteklerine, elim, yüzüm kan içindeydi.


    - Merhaba,


        Elindeki çay fincanını masaya bıraktı, gözlerini denizden çekti, baktı gelene, yine o arabadaki adam. Sert bakışlı, kısa boylu, esmer. Cevap vermedi,


    - Kızdın, yine nerden çıktı bu münasebetsiz diye geçirdin içinden.


        Masanın önünde ayakta duruyordu ve sanki kırk yıldır tanışıyoruz gibi konuşuyordu.


    - Ne istiyorsunuz,


    - Tanışmayı,


    - Zaten tanışmışız gibi konuşma cesaretiniz yok mu.


        Gerçekten kızmıştı, hele de böyle yazılara dalmışken.


    - Tamam gidiyorum. Ama bil ki ben vazgeçmeyeceğim.


        Arkasını döndü, tam gidecekken tekrar çevirdi başını,


    - Ha korkma, ben iyi biriyim ve şimdi yaptığım şeyi ilk kez yapıyorum, çok da güzel değilsin onu da bil dedi ve hızlı adımlarla çay bahçesini terk etti.


        Öğretmen kala kalmıştı.


    - Allah, Allah çattık, ben niye uğraşıyorum şimdi bu saçmalıkla, bir çay içeyim, bir huzur bulayım dedim dalgalarda, adama bak, deli midir nedir.


        Tekrar çayını yudumlayıp, kağıda, kaleme dönerken, farkında değildi yüreğine bırakılan iz sürücünün.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...