30 Mayıs 2021 Pazar

Şarkılar

        Şarkıların hepsini mi susturalım, gerçekten mi, niye diye sormadan, üzülmeden, korkmadan, susturalım mı şarkıları.

        Notalara tek tek soralım mı neye hizmet ettiklerini, taraflarını, tane tane ayıralım mı ezgilerinden, hiç acımayalım mı. Yüreğimizin uçuşan heyecanlarına, belki neşeye, belki yalnızca hatırlanan her şeye bağlayalım mı ağır yükleri, keselim mi halatları, hiç kahrolmayalım mı.


        Notaları tek tek toplayalım, büyük torbalara tıkalım, karanlık zindanlarda, kör kuyularda unutalım, yapalım mı bütün bunları, gerçekten yapalım mı.


        İnsanlara umut verecek belki de, direnme gücü verecek belki de, hiç akıllarına gelmeyen bir şeyi düşünecekler o şarkılarda, ruhları güçlenecek, içlerinde sönmüş bütün volkanları patlatacaklar, çalışacaklar, çalışacaklar, belki de hayretle, ellerinde yeşerip, boy veren hasadı derecekler.


        Ya unutmuşlarsa yeşili, her şeyi gömmüşlerse çoktan derinlere, kesmişlerse kulaklarını, tek bir nota bile girmesin diye, yok etmişlerse bütün enstrümanları. Suya, ağaçlara dinletmişlerse sözlerini, kısmışlarsa seslerini.


        Şarkıları susturalım mı belki de sustular çoktan, ben duymuyorum uzun zamandır. Bir notanın üzerinde oturuyordu, elleriyle sımsıkı tutunmuştu ona. Notanın cıvıltısını dinlerken, incecik elbisesi uçuşuyordu rüzgarda. Arkasına döndü, bir başka notanın üzerinde, neşeyle ona el sallayan arkadaşına gülümsedi. Ardında daha başkaları da vardı. Üşütmeyen bir serinlikte, yakmayan bir sıcaklıkta, hiçbir tehlike, hiçbir kaygı yokken ezginin yolunda, havada  süzülüyorlardı. Yeryüzünde onları duyanlar heyecanla selamlıyorlardı başlarını yukarı kaldırıp. Hafif dalgalanmalar hissediliyordu arada, notalarla birlikte, sanki dik bir yokuştan, aniden inermiş gibi içlerinden şelaleler akıyordu aşağıya.


        Geçtikleri yerlerde bütün canlıların yükü hafifliyor, korkuları, kaygıları erteleniyordu, şarkıların sihrinde güzelleşiyordu sanki her şey. Yüreğinizde mutsuzluk adına ne varsa ekin toplar gibi topluyordu notalar. Kirli olan, zalim olan, haksız olan, bilmediğimiz, bilmek istemediğimiz ne varsa biçilip dolduruyordu yok edici torbalara.


        Ya susarsa şarkılar, ya duyulmazsa sesleri bir daha, notaların üzerinde insanlar ya kaybolursa. Dinlemek, yok edilen ezgilerin karanlığında sağır olursa.Ya bütün kötülükler evrenin en iyi akustik mühendisleri ise, yardım çığlıklarınız notaların üzerinde, etraflarında tıkanmış yollarda kaldılarsa, ya susturulduysa şarkılar, ya susturulduysa. 


        Bu demektir ki fareli köyün kavalcısı artık işsizdir, ninniler çocuklar için masallarda anlatılan, bilinmeyen bir sestir. Kuş cıvıltıları bir karakalem resme gömülmüştür, uğultulu tepeler kitap kapağındaki bir isimdir yalnızca. Ya susturulduysa şarkılar ya susturulduysa, yalnızca görmek var demektir elimizde, yalnızca dokunmak kalmıştır sevincimize, kederimize. denizin kıyısında durmayın, dalgalar dinlemeyecekler sizi, ağlamayın, hıçkırmayın, duyarsız duvarlara çarpmayın isterseniz, yorulmayın.


        Oldu galiba notaların üstünde süzülenler yağmurla yağdı yeryüzüne, akıp gittiler sessizliklere. Oldu galiba duymak yok artık, sustular, oldu galiba.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021


28 Mayıs 2021 Cuma

Arı

            Artık gökyüzü işgal altında, ne ayın ne yıldızların eski gizemi kalmadı. Artık gökyüzünde insanların gözleri dolaşacak. Bir rokete binip, ayda inmek istiyorum diyeceğiz. Bir başkası, Mars'ta inmek istiyorum diyecek, belki insanlar uzay istasyonlarında verilen şahane partilerden söz edecekler belkide yalnızca ölümlerden.

        Yeryüzünden, gecelerde hayranlıkla, izlemeye doyamadığımız ışık denizi artık bizi eskisi gibi avutamayacak. Dertlerimiz, savaşlarımız, korkularımız, zalimliğimiz, hırsımız, kötülüklerimiz, yıldız sularına dökülecek, kirletecek o denizi, kapkara yapacak derinleri, ışığa meydan okuyacak insana dair her şey, yazık olacak.


        Artık gökyüzü işgal altında, ne şiirlerimiz, ne şarkılarımız ne resimlerimiz parlayacak. İçinde dolaşıp duran, ışıklarını karartan insanlardan kurtulmak isteyecek, yapamayacak.

 

        Artık gökyüzü hüzün, acı, nefret, hırs çuvalında, sonsuzlukta takılı kalacak. Unutulacak adı, hatırlanmayacak aydınlığı. Çabasında kederler kabuk bağlayacak, sesine duvarlar örülecek. Şarkıları derinlerde sönecek, artık gökyüzü bir avuç su, bir avuç karadır insanın ulaştığı.


        Bir gün küçük bir arı aya gidecek roketin içine girer ve çıkamaz dışarıya. Roket yola çıktığında arıcık hızın etkisiyle savrulur. Roketin camından dışarıya baktığında artık geri dönemeyeceği bir yolculuğa çıkmıştır. Çok korkar, anlaşılmaz sesler gelmektedir roketin içinden. Kardeşini düşünür, onu bir daha göremeyeceğini, çok üzülür. Küçük arı o anda sonsuzluğu öğrenir. Başlayan her şeyin elden ele taşınan , değişen ancak tükenmeyen serüveninde üzerine yağan yıldızlara dönüştüğünü öğrenir.


        Doğumla ölüm arasında vazgeçilmez olanı biliyoruz, öğrenmeyi. Reddedemiyoruz hiçbir şekilde. Yeter bana bir şey öğretmeyin dese de biri, bir canlı kim dinler ki yakarışını. Büyümeyi, iyi olmayı, kötü olmayı, çalışmayı, okumayı, avlanmayı, hayatta kalmayı, yemeyi, içmeyi belki sevmeyi, öldürmeyi, yaşatmayı, neslini sürdürmeyi, sessiz kalmayı, kurnazlığı, tuzak kurmayı, tuzaklardan kurtulmayı, her şeyi öğreniyoruz.


        Bir gün küçük bir arı aya gidecek roketin içinde, cama savrulmuş, cama yapışmışken rokete doğru gelen kocaman bir göktaşının üzerinde, yanlarından geçerken bir arı kovanı görür, bir başına kocaman cismin üzerindedir, sanki özenle yerleştirilmiştir oraya. Sanki bir an arıların vızıltıları çalınır kulağına. Hava yok ki uzayda diye düşünür, peki nasıl, neden  ordalar ve nereye gittiler. Kendi durumunun garipliği şaşırtmamıştır henüz onu. Astronotlar farketmemişlerdir arıyı, az önce geçen arı kovanını da görmemişlerdir.


        Gökyüzünde bulutlar, gökyüzünde yıldızlar aynı yerde değiller, gökyüzünü iki parça düşünelim biri uzay olsun, bulutsuz, yağmursuz, karsız. 


        Bir arı aya gidecek olan roketin içinde, cama yapışmışken, yanlarından geçen göktaşında arı kovanı gördü, deliye döndü, sordu kendi kendine çiçekler mi öldü. Kim cevap verecekti bu soruya, astronotlar ne arıyı ne kovanı ne ölen çiçekleri görmüştü, soru kimsesizdi.


        Her şeyi gören bir arıydı, cama yapışmıştı. Aya doğru yol alan rokette ölen çiçeklere, kuruyan kovana, havasız uzaya, terk edilen bulutlara üzülen bir tek oydu. Yeryüzünden bakarken muhteşem görünen yıldızlar öylece duruyordu. Dönüyorlardı, hep aynı hep aynı duruyorlardı. Arıcık sonsuzu tarıyordu gözleriyle, bir başka kovanı, bir çiçeği arıyordu. Yıldızlar hep parlıyordu, peki sonra, roket aya indi. kapılar açıldı, astronotlar indiler aya, arıcık milyar parçaya bölündü o anda. Her bir parçasında kuruyan kovanın kederi, ölen çiçeklerin hüznü vardı. Ayda, uzayda yaşam yoktu, yalnızca milyar parçaya bölünmüş umutlar taşınmıştı oraya. Bir anlıktı.


ZERRİN TİMUROĞLU

2021



 


20 Mayıs 2021 Perşembe

Yasımı Tutmayın

        Geçmişle hesaplaşmak mümkün mü, gerekli mi, yapılmalı mı, vazgeçilmeli mi. Ardı ardına sorular, cevapları belli aslında. Mümkün değil, gereklilikten değil, kendiliğinden, vazgeçilemez, kolay değil.

        Çok güzel bir parkta, bankta, bir ağaç gölgesinde, sessizlikte, elinde kitabı, okuduğu yeri kaybetmemek için ayraç koymuş araya, düşünüyordu. Eğer geçmiş, buz kalıbı gibi anıları parça parça saklayabileceğimiz bir yer olsaydı, daha iyi mi olurdu. Yoksa her şey bu şekilde daha net, daha can alıcı ve baş edilmez mi olurdu.

        Geçmişin kötü anıları, lastikle bağlı bugünümüze diye düşünüyorum, ilerliyoruz, ilerliyoruz, oh kurtulduk derken çekiştirip, gerdiğimiz lastik geriye çekiyor bizi, tam başladığımız noktaya belki de daha geriye dönüveriyoruz. Hayatın kopyası, hep başa dönüş hep ileriye yürüyüş, yine dönüş. Kurallar belli, biz kabullenmiyoruz, asiyiz insanlar, söz dinlemiyoruz. Ancak ölürken anlıyoruz ne kadar boşa çabaladığımızı, hayatın hiç şakası olmadığını, o zaman anlıyoruz bir çemberi durmaksızın çevirip durmayı ilerlemek sandığımızı.

        Tolstoy, rus edebiyatının devi. Onbeş yaşını doldurmadan bütün eserlerini okumuştu, bazılarını iki, üç kere.Rusya'nın iç savaşları, zenginlerin muazzam hayatları, aşkları, savaşları, barışları, ve durgun akardı don. Nasıl inançla mücadele etmişlerdi, nasıl vazgeçmişlerdi hayatlarından daha iyi bir dünya için. Ta en başa dönüldüğünü görenler olmuştu herhalde. Şarkıların yarım kaldığı, şiirlerin dilinizde dolandığı, artık dile gelmediği, çorap lastiği ile, hızla  bütün fedakarlıkların, bütün ölülerin üstünden başlanılan noktadan geçildiğini görenler olmuştu mutlaka.

        Yine elimde sevdiğim bir kitap, yine kaçıncı kez okuduğum, yasımı tutacaksın. Ünlü bir matadorun hayatı ile İspanya'nın yoksul insanlarının, düşlerinin, hayal kırıklıklarının anlatıldığı, her seferinde beni ağlatan kitap. Oysa ki matador derki annesine, benim için ağlama.Nasıl bir ikilemdir boğa güreşi. Boğaların dramı, matadorların ikna edilmiş zaferleri.

        Ağaçların serinliğinde, sessizlikte düşünürken böyle, banka yanına yaşlı bir hanımefendinin oturduğunu gördü. Yürüyüp gider sanmıştı uzaktan farkettiğinde, öyle olmadı. Seksenli yaşlarda vardı galiba belki daha fazla. Şık giyimliydi, yakıştırmıştı giydiği her şeyi, rengiyle, kesimiyle. Hafif topuklu ayakkabıları, kolundaki zarif çantayla aynı renkteydi. Başında, beyaz, dalgalı saçlarının bir kısmını örten, hafif siperli, ceketiyle uyumlu küçük bir şapka vardı. Yaşına rağmen hafif, pembe bir ruj sürmüştü. Oturduktan sonra, bana doğru  dönüp umarım rahatsız etmem sizi dedi. Umarım dedim içimden. Orada yalnızlığı seçmiştim, hoşuma gitmemişti müdahalesi. 

        Oturduğu anda kar yağdı sanki Temmuz sıcağında ağaçlara öyle yalnızdı. Yalnızlığı patates kızartmasının, patlamış mısırın, güzel, yeni demlenmiş bir çayın, taze kavrulmuş kahvenin kokusuyla yayıldı dört bir yana, bütün itirazları utançla gömdü diline, sustu. O çok yalnızdı. Giydiği giysilerden yaşlar akıyordu sel gibi, gözünde bir damla yaş yoktu. Başını çevirdi, beyaz teninde yemyeşil yapraklara tutunan gözleriyle gülümsedi. Sanki tanıyormuş gibi oysa hiç görmediğini biliyormuşcasına. Bir şeyler anlatmaya başladı bana eski bir tanıdığa anlatırcasına. Bana bakıyordu gözleri, öyle görünüyordu, sanki hesaplaşmakta çok geciktiği bir hayata dalmak ister gibi.

        Uzun uzun anlattı, bazen kızarak, sitemli, bazen mutlu, gülümseyerek, çantasından resimler çıkardı, gösterdi, kanıtlamak ister gibi yaşadıklarını. Dinlemek tuhaftı. Bu kayboluş, bu hem var hem yok olma durumu, bu hesaplaşmayı imkansız kılan, yanıp sönen, yanıp sönen ışıkların altında kalmak tuhaftı.

        Hala nefes alırken, hala yiyip içerken, hala yürürken, uyurken, konuşurken kaybolmak, mümkündü, mümkündü.Geçmişle bütün hesaplaşmalarını, bildiği her şeyini çalmışlardı onun, öylece kalakalmıştı.Bakışlarında anlam, çıkmaz sokaklardaydı artık.

        Bana bakıyordu gözleri, öyle görünüyordu, sanki hesaplaşmakta çok geciktiği bir hayata dalmak ister gibi.


ZERRİN TİMUROĞLU


2021          


Bir yakını Alzheimer olan herkese.

    


18 Mayıs 2021 Salı

Dalgaların Ortasında

        Bedel ödemek, neyin bedelleri ödenir acaba. Yaptığımız hataların mı, yapmadığımız her şeyin mi. Birine haksızlık yapmışızdır, iftira atmışızdır ya da ekmeğine, aşına engel olmuşuzdur, ya da gülümsemesini dondurmuşuzdur dudaklarında. Biz bir insanın var olmasına kast etmişizdir belki de. 


        Bir insanın  yaşamının başlangıcına dinamit yerleştirmiş de olabiliriz. Bütün çiçekleri hoyratça çiğneyip, seralarda yetiştirdiğimiz çiçeklerle günah çıkartmış da olabiliriz. Bedel ödemişsek, gerçekleşmişse böyle bir şey anlamı nedir ki. Tamamlanmış, bitmiş bir resme vurulan fırça darbeleri düzeltmez hiçbir şeyi, daha da hüzünlü kılmaz mı her şeyi.


        Yani bedel ödemek ödüle dönüşebilir bazen. Yapmadıklarımız vardır birde. Geç kaldıklarımız, yetişip, umursamadıklarımız. Bir eli tutup çıkarabilecekken o insanı belki bir kuyudan, yanından gitmişizdir hiç ses çıkarmadan. Uzanıp, silecekken gözyaşlarını birinin, dalmışızdır bir filme belki, görüntülerde aramışızdır gönlümüzü yüceltmeyi, kolaya kaçmışızdır yani.


        Ödenen bedeller düzeltir mi hataları. Gerçekten, mutlulukla gülmeyi unutturan bir hatanın karşılığı yeni bir hayatsa ki öyledir tabi, bunu var edecek bir bedel yoktur ki. İnsanlık tarihi sanal bedel ödemelerle yazılmıştır bana göre. Savaşlar yapılmıştır, insanlar ölmüştür, hayvanlar, tüm canlılar ölmüştür. Zafer denilen şey insanlığın infazıdır ve ödenecek hiçbir bedel bu korkunç haksızlığın karşılığı olmamıştır.


        Bedel ödemekten her zaman sıkça söz edilir, katliamları unutturmak gerekir çünkü. Bedel ödemekten sıkça söz edilir, öyle öfkelensin ki insanlar bakmasınlar arkalarına diye, yollarını kendileri çizmesinler diye. Hiç alamayacakları intikamların peşinde aptala dönsünler diye bedel ödemekten hep söz edilir.


        Çevreciler politik olmadıklarını söylerler, en azından benim bildiklerim öyle. İnsanların doğayı mahvettiklerini söylerler, haklılar. Oysa altı milyar insanın belki de yüz bini sorumludur bundan. Diğer herkes ağaçlar gibi, hayvanlar gibi, toprak gibi su gibi suçsuzdur bu konuda. Yok olan bedenleriyle ödedikleri bedellerin farkında bile olmazlar. Esas suçlularsa hiç yangına yaklaşmaz, bir insana acımaz, Beethoven dinlediğini sanır, kıyamet kopar dışarda penceresini açıp bakmaz, Mendelssohn'un viyola konçertosunda sevgi, sevinç, kuşku, korku iklimlerinde at koşturur, yaşama dair duyguları, yağın, su üstündeki hali gibi hep üstte, ilgisiz, yavan ve yalandır.

   

        Su çok derindi, çok soğuk. Dalgalar, dalgalar kocaman, üzülüyorlar mı, sevinçten dans mı ediyorlar belli değil. Yağmur öyle çok yağıyor ki, denizin derinlerine yol almak mı istiyor, ağlamaktan ölmek mi belli değil. Balıklar bir dalıyorlar bir çıkıyorlar, bir şey arıyorlar gibi, bulacaklar mı belli değil. Denizin içinde sürüklenen, dalgaları telaşlandıran, yağmuru ağlatan, balıkları üzen şey ne. Bir şey var bir şey dalgaların emrinde, her şeyi onlara bırakmış, sözü bitmiş, söz dinliyor, duymadan kulakları, yol alıyor görmeden gözleri, bir şey var. Küçücük, ülkesi çok uzaklarda kalmış, savaştan kaçmış anne, babasıyla, kaçamamış işte, kaçamamış. Bindikleri bot batmış, tutundukları umutları tozu dumana katmış. Tanıklık edemediği kısa yaşamından, belki de kuramadığı hayallerinden, yiyemediği şekerinden, toprağından, sevinemediği, kızamadığı her şeyden, artık öğrenemeyeceği harflerden, okuyamayacağı kitaplardan uzakta, dalgaların tam ortasında, yağmur ağlarken, balıklar telaşlı, kıyıya vurdu küçük bedeni.

    

        Bedel ödemek, nasıl ifade edilir ki, bu çocuk mu ödedi, annesi mi, babası mı. Kimsenin yüreği acımaz aslında, her duygu asıl bedel ödemesi gerekenlerce yönetilir çünkü.Fotoğraflar çekilir, olan biten kadere teslim edilir.


        Kumsalda, dalgaların denizden kurtarıp, bıraktığı yerde, küçük bir çocuk, sanki güneşleniyor gibidir. Yağmur durmuş, denizin telaşı sönmüştür. Kumsalda sesler gömülmüştür, inançlar gömülmüştür ve iyilik ve vicdan yok edilmiştir. Bedeli nedir peki, kim ödemek ister, kim üstlenir, kimler sıcak evlerinde, güzel sofralarında, her seferinde vicdanlarını koyar tam ortaya ve susar ve hatırlar ve hatırlatır, kimler öder böyle bir bedeli.



        Beklemeyelim bedeller ödensin diye, inanmayalım, her şey daha iyi olsun diye bir şeyler yapalım. Hiçbir umudu yok etmeden, köpürtmeden öfkeyi, bir şeyler yapalım, dalgalara bırakmayalım çocukları, kumdan kaleler yapsınlar kumsalda, uzanıp yatmasınlar sanki doğmayacak güneşi bekler gibi.



ZERRİN TİMUROĞLU


2021 


   


          


15 Mayıs 2021 Cumartesi

Az Önce

        Ölmeden az önce ne düşünürüz, hangi resimler bütün acısıyla soğuyan yüreğinizi sızlatır. Evde bekleyen iki küçük çocuk mesela, biri bir yaşını henüz tamamlamış, diğeri yedi yaşında. Babalarının fırından ekmek alıp dönmesini bekliyorlar. Büyük olan beklemeyi biliyor, bebek olan kokusunu özlemiş babasının.


        Ölmeden az önce, yaşamın yok edicileri, kötülüğün hizmetkarları, ölmeden önce son gördüklerimiz. Engel olunamayan, hüznün bile yaklaşmak istemediği, gözyaşlarının akmamakta direndiği, o az öncede son gördüğümüzün bir caninin yüzü olması çok acımasız. Aslında bir kişiyi vurur gibidir, arkasında yok ettiklerini, derin çukurlarında diri diri gömdüklerini bilmez.


        Ölmeden az önce çocukları el sallamazlar ona, ölmeden az önce kardeşleri iç parçalayan çığlıklarını, duysun bütün dünya diye bırakmazlar gökyüzüne. Küçük bir kurşun, ellerinde kan doğurana hizmet eder, devirir kocaman bir şeyi. Gök gürler yağmur yağmaz, yerdeki kırmızıya karışmaz. Ateş sarar her yeri duman çıkmaz, havada terk edilen nefesin yerini almaz. Gözler kapanır, yerde yatan yiğit bir babaya bakmaz, bakamaz tanık olmaz, olmak istemez.


        Her şey bittiğinde geride kalan nedir peki, özlem mi, yüreğinize, tavanın sıcak tabanına karararak sıvanmış şekerin canınızı yakacak olan acısı mı, bütün kuşların kopartılan kanatları düşer ayaklarınızın önüne, şaşmak, hangi birine, kahrolmak hangi duyguyla, sabretmek belki zamanla, çaresizlikten. 


        Kurşun bütün hatalarımızın rotasındadır. Tüm gökyüzü bizim sanırız, görmediğimiz yolları vardır, tıpkı karadaki yollar gibi. Görmediğimiz şeyleri öğrenmekte acemiyiz, ya hissettiklerimiz.


        Hayat yaşamakla, ölmek arasında bir serüven değildir bence. Hayat sevmekle, sevilmemek arasında, başarmakla yenilmek arasında, hayat insanlığa adanmış zamanlarla, farklılığı cesaretle yaşayabilmekle, hayat çoğunluğa ayak uydurmaktansa dışlanmamak için, yalnızlığı seçip çemberi aşabilmek arasında olmalı. Oysa farelerle peynirler, fındıklarla sincaplar hep yan yanalar. Oysa diye başladığımız her cümle az sonra çökecek bir gökdelen gibi. Tozu dumana katıp, bütün emeklere kahkahalar atıyor. Hayat yaşamla ölüm arasında değil, var olmakla olmamak arasındaki yolculuktur.


        Bir alabalık gölün mavili yeşilli sularında kıvrıla kıvrıla yüzüyor. Öyle güzel bir göl ki, kıyısında yemyeşil, dev gibi ağaçların resmi düşmüş kıyılara. Suyun şıpırtıları, rüzgarın yapraklarla usul usul yaptığı sohbetin huzurlu fısıltıları, arada suya dalıp çıkan kurbağaların sesi. Bir kayığın suyu düzenli darbeleriyle yaran kürekleri de var, düzenli, hiç durmadan batıp çıkıyor, batıp çıkıyor. Küreği kavrayan eller küçük bir kız çocuğunun. Sakin sakin, aynı zaman aralıklarıyla indiriyor çıkarıyor kürekleri. Kısacık, siyah, düz saçları esmer yüzünün etrafında uçuşuyor. Kapkara gözleri şaşkınlığının, sevincinin, çoşkusunun ateşlerini yakmış. Pırıl pırıl hissettikleri. Alabalık tam kayığın altında yüzüyor, hiç ayrılmıyor kayığın çevresinden, sarıp sarmalıyor sevgisiyle kayığı sanki, iyi de neden.


        Masallar, yaralarımıza sürdüğümüz merhemler gibidir. Soğutur, dikkatimizi dağıtır, iyiliğe ikna eder bizi. Masallar hayatın yamalarıdır, saklarlar parçalanmış kalplerinizi, örterler üzerini. Alabalık bindirdi küçük kızı kayığa, az önce, ağlarken. Çağırdı onu, bıraktı gölün ortasına. Şekerler verdi, oyuncaklar, hayaller gösterdi güzel geleceğine dair. Alabalık az önce küçük bir çocuğa yol gösterdi, kötülerin hepsini yok etti, iyiliğe saraylar yaptı, iyi de neden yalandı hepsi, neden kandırdı.


        Suyun altında alabalık, suyun üstünde bir kayık, içinde küçük bir kız çocuğu, hava çok güzel, göl kıpırtısız, yeşiller hiç solmamış, her canlı huzurlu sanki. Alabalık çıkarır başını birden, dile gelir, kaç der küçük kıza, çabuk kaç, hava bozuyor kötülüğün uğultusunu duydum. Sen yardım edemez misin der kız balığa, beni buraya sen getirdin, daha iyi bir yere de götürebilirsin. 


        Götüremem der alabalık, götüremem, iyilik her zaman yenik düşer, ikinci şans kötülerin. Buradan alamam seni, az önce saklandı periler. Göl yine sakindir, ve mavi. Ağaçlar yine yeşildir ve hışırtılı. Gölün ortasında bir masal kahramanı, alabalık yazmamıştı o masalı, o da bir kahramandı öykünü içinde.Hayat yaşamakla ölmek arasında değildi bence, ilk sayfayla son satır arasında, masal bitince.


ZERRİN TİMUROĞLU


2021


6 Mayıs 2021 Perşembe

Hasret Kaldı

    Sevmekte takılı kaldık,     Sadece sevmekte, öylece,     Bekledik aynı tepkilerle bir cehennemi yaşıyormuş gibi.     Zaman bize aldırmadı     Karşıdan gelen araçlar tiz sesler bıraktılar geçince yanımızdan,     Bizimle yol alanları duruyor sandık.


        Çok sevmenizden, çok önemsemenizden, her zaman doğru olanı yaptığınız sonucunu çıkaramayız. Telaş hep dalgalı denizlerde görülür, derinlere dalar çıkar, köpürtür suları. Bir fırtına çıkmıştır artık, çırpınmanız kurtarmaz sizi. Sakinleşip doğru düşününce, yani kulaçlarınızı atmaya başlayınca, yükselip, yükselip düşerken derinlere, nefesinizi doğru almaya başlayınca umut doğar.

   

        Sevdiğiniz insanın hep yanınızda olmasını istediğinizde değil, hep mutlu olmasını istediğinizde, sevdiğiniz insan hep sizi odağına koyduğunda değil, onun sizi unuttuğunu düşündüğünüz zaman diliminde de özgür bırakabildiğiniz de, gözünün içine baktığınızda gizlediklerini, kaynar sulardan hiç korkmadan, elinizi daldırıp, hiç belli etmeden soğuttuğunuzda her şey gerçek olabilir.


        Bir yalan makinesine bağlıyız hepimiz. Grafiklerimiz karmakarışık. Çok sevdiğimizi söylediklerimiz yavrumuz, kardeşimiz, ablamız, abimiz belki sevgilimiz, onların mutluluğunu önemsiyor muyuz. Başarılarıyla övünmeden çok önce, kendimize rağmen özgür kılabiliyor muyuz, yardım ediyor muyuz. Her zaman mümkün olmalı bu.


    Sevmekte takılı kaldık

    Sadece sevmekte, öylece,

    Bir oyun oynarken ezberimizden,

    Sevdiğimizin gözünün ta içine bakmadan,

    belki korkudan,

    Üzüldüğünü anladık mı, sorduk mu, 

    ya da tahmin etmiş miydik acıdan buz olmuş yüreğini

    Hissetmişmiydik.


        Yıllarca doğduğu topraklara hasret yaşamıştı. Özlemi gözlerinden saklanıyordu, bir şeyler söylüyordu oralara dair kelimelerden kan damlıyordu. Ve siz onu çok seviyordunuz, elinizden bir şey gelmiyordu tamam bari alsaydınız gözlerinden tüm öfkesini. Sanki her şey eskisi gibiymiş, değişmemiş gibi dağlamasaydınız yüreğini. Yalan makinesi bozulmuş, sizin yüzünüzden. Avaz avaz bağırabildi mi doğduğu topraklara özlemini. Susarken çok mu konuştunuz aslında.


        Altın kafeslerde sıkışıp kalmışlığının birgün mutlaka son bulacağına dair umutlandırdınız mı yüreğini, başarabildiniz mi.


    Sevmekte takılı kaldık,

    Sadece sevmekte, öylece,

    Baktık, aynı kahvaltı sofralarında, aynı çayları içerken,

    üzerimize düşen ağır, demir kapının alaylarına rağmen,

    Sadece sevmekte kaldık,

    Ellerimiz bileklerinden kesilmişti,

    akan kana aldırmadık.


Yıllarca doğduğu topraklara dönemedi, hasretti öldüğünde. Rüzgar esiyordu, rüzgar geçiyordu en çok sevdiği şehirden. Döndü birden, ıssız caddede, yanmış kitap sayfalarının arasına daldı, savurdu. Kalan satırlardan gökyüzüne bir ışık yol aldı, hasret yerinde kaldı.




ZERRİN TİMUROĞLU


2021


3 Mayıs 2021 Pazartesi

Çığlık

        Sırtlarını çıktıkları tepenin aşağılarına hakim tarafında, büyükçe bir kayaya dayadılar. Güneşten ısınmıştı kaya, terlemiş sonrada rüzgardan ürpermiş bedenlerini sıcaklığı ile mutlu etmişti. Çantalarından mataralarını çıkardılar, susamışlardı, kana kana içtiler.


        Bir süre hiç konuşmadılar, aşağıda görülen manzara gerçek miydi, kavramaya çalıştılar. Sonuçta bir resim de olabilirdi, dokunamıyorlardı, ayak basamıyorlardı ve o resmin içinden hiçbir şeyle iletişim kuramıyorlardı. Bir çerçevede hapsedilmiş, sonsuz gibi görünen yeşillikleri mavisiyle sulayan gökyüzüne, bir sergide şaşkınlıkla bakıyorlardı. Belki biraz kibirle, üstten, her şeyi avuçlarına alabilirlermiş, her şeye sözlerini dinletebilirlermiş gibi. Sahip olma duygusuyla, gördüklerinden daha güçlü olduklarını göstermek çabasıyla yani insanca.


    yiki çıktık bu geziye dedi genç adam.


        Otuzlu yaşlarda, zayıf, kumral, orta boylardaydı. Yüz hatları keskin çizgilere sahipti. Burnu dudaklarına doğru düz inen, çenesi düz bir tabandan, iki yana doğru yükselen iki çizgiyle, ters dönmüş bir yamuk gibi ifadesini netleştiren, sertleştiren yapıdaydı. Teni açık sayılırdı.


        Yanında oturan kız arkadaşı sarışın, düz, uzun saçlarıyla, ince yüz hatları, yeşil gözleri, kısa boyu, zayıflığı ile sıradan değildi. Açık teni pürüzsüzdü, burnu küçük ve biçimliydi.


    -Evet çok iyi yaptık dedi kız, arkadaşına. İlk önce biraz korkmuştum doğrusu. Tek başımıza bu ıssız yerler güvenli gelmedi bana. Başımıza bir şey gelse yardım isteyeceğimiz bir yer, birileri yok. Bazı yerlerde telefon da çekmiyor. Ürktüm doğrusu. Ama şu ana kadar korkacak bir şey olmadı şükür. Biraz dinlenip çadırı kuralım da hava kararmadan ateş yakıp sıcak bir çay içelim, olur mu.


    -Olur, dedi genç adam. On dakika ver bana, soluklanayım, hepsini hallederiz.


    -Tamam dedi kız..


        Sustular, güneşin elini ayağını yavaş yavaş çekip, karanlığa terk ettiği tepelerde oturdular.

Bir saat içinde çadırlarını kurmuş, ateşlerini yakmış, çaylarını demlemiş, sandviçlerini yiyorlardı.


    -Geceleri mi, gündüzleri mi daha ürkütücü karar veremedim dedi kız.

    -Neden öyle dedin, bizi korkutan birşey olmadı hatta bir yaban hayvanı bile görmedik, sesini duymadık.


        Sıcak fincanındaki çaydan bir yudum içen kız, gökyüzünü tıka basa doldurmuş yıldızlara baktı. Rüzgar usul usul esiyordu, çadırın açık girişinde kumaş ona dansıyla eşlik ediyordu.


    -Ben hayvanlardan değil, insanlardan korkuyorum dedi kız. Her ne kötülük varsa insan icadı, öyle değil mi.
    -O kadar da değil dedi arkadaşı. Doğal felaketler var. Şimdi sen doğanın gidişatına müdahale edip buna biz sebep oluyoruz diyeceksin, ancak öyle değil. İnsanlar dengeleri bozmadan önce de afetler vardı.


        Sustular. Etrafı dinlediler. İkisi de tıp fakültesinde öğrenciydi. Zekaları genelin epeyce üstündeydi tabi. Mezun olmalarına iki yıl vardı. Karşılaştıklarında fark etmişlerdi, merak etmişlerdi birbirlerini. Zamanla ilerlemişti arkadaşlıkları, sevdayı aralarında tanımlamışlardı, bir kararları var gibiydi geleceğe dair.


        Kız montunun üstüne sardığı battaniyeye iyice sarıldı, ateş sönmek üzereydi, çayları da bitmişti. Az sonra yatacaklardı.


    -Her insan bir kitabın kahramanı, yani kader belki de bu. Her durumu belli bir oyunu tamamlama çabasındayız, olabilir mi, sen ne dersin diye sordu kız.


        Sıcaklığını esirgeyen odun parçalarına dalmıştı adam, elindeki fincanı iki eliyle sarmış, montunun boğazına dek çektiği yakasına gömmüştü çenesini. Bir süre bir şey demedi, düşünüyordu.


    -Böyle dersek değişmezliği kabul etmiş oluruz, mantıklı değil, aklımız var.


    -Yo hayır dedi kız heyecanla, her şey yazılıp, çizildikten sonra, bütün müdahaleler yapıldıktan sonra, söz hakları kullanıldıktan sonra, bitmiş, tamamlanmış kitaplar, benim söz ettiğim dedi kız.


    -Bu konuyu uzun uzun konuşalım, bir iki cümleyle bitirmeyelim dedi genç adam. Hadi yatalım artık, erken kalkmalıyız.

    -Olur dedi kız. Yakılan kitaplarda, o kitabın içindeki her hayat yok ediliyor, her canlı katlediliyor bence, her yaşanmışlığa müdahale var.Alevlerin insafsızca yuttuğu sayfalarda roman kahramanlarının çığlıkları var.


        Ateşin çevresini taşlarla çevirmişlerdi, çevrede orman da yoktu, sönmek üzereydi bu yüzden öylece bıraktılar.


        Kız üstündeki battaniyeyi eline aldı, ayağa kalktı, son bir kez sonsuz uzayda, delice yalnızlıklarda dönüp duran yıldızlara baktı. Kendilerine yüklenilen anlamlardan sıkılabilirlerdi akılları olsaydı diye düşündü. Çadıra girmeden arkadaşına,


        -Çığlıklar hiç kaybolmazlar, asılı kalırlar havada biliyor musun dedi. Bu yüzden hiçbir insan tam anlamıyla huzur bulamaz. Milyarlarca yıl acılar kulaklarımızda çınlar, duymadığımızı sanırız öyle değildir. Rüzgar savurur titreşimleri, katar önüne bildiği gibi, yok edemez. Gittikleri her yerde yakılan kitapların, kıvrılan sayfalarında hala var olmaya çalışan satırların yokoluşlarının hüznü gibi asılı kalırlar.


    -Üzerine düşünmüşsün dedi genç adam.

    -Evet, fizik dersinde öğrenmiştik ses titreşimlerinin kaybolmadığını.

    -İyi geceler,

    -İyi geceler.


        Güneş tepelerle kavuştuğunda o tepede ısıtacak kimse yoktu, çadır yoktu, çanta yoktu, daire şeklinde dizilmiş taşlar vardı. Rüzgar geçip giderken ordan, geriye döndü önüne savurup götüreceği bir kısmı yanmış yazılı sayfaları farketmişti, daldı aralarına kattı önüne bir anda temizlendi ortalık sanki hiç var olmamış, sanki hiç yazılmamış gibi. Terk edilen tepeler çığlık çığlığa kaldı sanki duyulmayacakmış gibi.


ZERRİN TİMUROĞLU


2021


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...