30 Ekim 2021 Cumartesi

Sepet

        O kadar kederliydi ki attığı her adım yüreğine saplanan bir bıçak gibi canını acıtıyordu. Evden çıktığından beri nereye gideceğini bilmeden yürüyordu. Daha doğrusu gideceği yeri bilmiyordu, ağlamak bile yabancıydı şimdi, gereksizdi, gözyaşları ertelenmiş bir yolculuğu bekler gibi tam gözlerinin kıyısında durmuşlardı ama akmıyorlardı.

        Yeni evlenmişti, çok genç sayılmazdı, orta yaşlı da değildi, belki de tam yaşıydı evlenmenin ama genele göre geçti, yani öyle söylüyorlardı. Toplumu kocaman bir kazan olarak düşündüğünde kendisi, ağzına kadar yemek dolu bu kazanın ortasında bir garip nohut tanesiydi sanki. Tek başına, aykırı, genel koroyla uyuşmayan fikirleriyle sıkışıp kalmıştı, evliliğe bakış açısı da böyleydi. Eşi düşüncelerini eleştirmemişti evlenmeden önce, onu hor görmemişti, yanlış düşünüyorsun dememişti. 


        Henüz bir hafta olmuştu evleneli, bir yıla yakın arkadaşlık etmişlerdi, az çok tanımışlardı birbirlerini. Ama öyle kolay değilmiş bu cümleyi kurmak yani birbirini tanımak, kolay değilmiş. Evlilik mutlak bir boyun eğiş, kabulleniş, kendini yok sayma ve içine atmakmış her şeyi. İnsanın içi bu kadar saçmalığı sığdırabiliyormuş demek ki.


        Bu gece onu yollara düşüren aslında büyük bir kavga, tartışma değildi, sadece bir şeyi anlamıştı, eşinin kurduğu bir cümle, orda birdenbire açığa çıkan bir gerçek her şeyi geri dönülmez yola uğurlamıştı. Misafirleri vardı, yemek yemişler, çay içiyorlardı, nasıl evlendiklerini anlatmaya geldi sohbet, neden, nasıl bilmeden. Arkadaşları onların birbirlerini ne kadar severek evlendiklerinden söz ederken, eşi, gayet umursamaz bir şekilde, yok canım, öyle değil dedi. 


        O andan itibaren aniden çıkan bir hortum bütün duygularını, evlenene kadar yaşadıklarını, geçmişe ait güzel ne varsa yuttu, kaybetti. Sohbet devam ederken kendisi bir anda silinip yok olan evliliğinin ardından hüzünle bakıyordu.


        Evlerinin uzağında, yürüme mesafesinde bir parkta, bir banka çöktü. Issızdı, kimse yoktu. Oturduğu bankın yanında bir çam ağacı, kokusu öyle güzel, yeşili öyle dinlendirici, esintiye arada, sırada dallarıyla eşlik ediyor. Gözlerini gökyüzüne dikti, çam ağacına eliyle dokundu, dertleşti onunla, azıcık rahatladı.


    - Bu kadar üzülme, tam yerine geldin, bütün dertlerini sepete koy,


        Korkuyla irkildi, etrafına bakındı, küçük, yeşil, çocuğu gördü, dondu şaşkınlıktan.


    - Korkma dedi çocuk, bu sepet ki elinde küçük, hasırdan bir sepet vardı, 


        Devam etti sözüne, bu sepet dert öğütücü, dertlerini at bunun içine kaybolsunlar, dedi.


        Delirdim hayal kırıklığından herhalde diye düşünüyordu. Çocuk kararlı bir şekilde, ağacın altında, sepetiyle duruyordu. Tam kalkmak üzereyken bir ses duydu arkasından. Döndü, bir genç, elinde bir kitap, ona bakarak,


    - Muhtemelen şimdi çok korktunuz, korkmayın, ilkinde ben de çok ürkmüştüm, ama dediği doğru, gerçekten çok yararı oldu bana. Ne zaman canım sıkılsa geliyorum artık buraya, dertlerimi atıyorum sepete, yükümden kurtuluyorum.


        Şaşkınlıkla,

    

    -Peki nasıl atıyorsun, yani eline nasıl alıyorsun dertleri diye sordu,,


    - Çok kolay dedi genç, bir kağıda yazacaksın öyle atacaksın sepete dedi. Elinde getirdiği kağıdı, küçük, yeşil çocuğun sepetine attı, selam verip gitti.


        O günden sonra, zaman zaman, akşamın geç saatlerinde parka gitmeyi, üzüldüğü her şeyi yazdığı kağıtları, sepete atmayı sürdürdü. Yeşil çocuk belirli saatlerde beliriyor, sepetini uzatıp bekliyor, sonra sessizce yok oluyordu. O akşam gördüğü genci, bir yaşlı beyi, bir genç kızı da görmüştü sonraki günlerde. Gitgide ünleniyordu ağaç. Ama bu öylesine bir kalabalık değildi, herkese bu hak verilmiyordu.


        Nereden biliyordu küçük yeşil çocuk kime görüneceğini, nerden biliyordu insanların hepsine güvenilmeyeceğini. Sırrını saklayacak insanları nasıl seçiyordu,. 


        Oraya gelenlerle arada sırada sohbet ettiğinde anladı bu seçimin nedenini aslında. Seçtiği insanların kalplerinde, geriye dönüşü olmayan kırgınlıklar, nefrete dönüşmeyen haksızlıklar, küçük şeylerden büyük hüzünler vardı.Yani sevdiğine sımsıkı sarılmayı bilenler, haksızlığa gülümsemeyenler, cümleleri önemseyenler, hakaretleri geçiştirmeyenler, bu sepete sadece onlar yazıp atabiliyorlardı dertlerini.


        Sevdiğine sımsıkı sarılmayı bilenler, haksızlığa gülümsemeyenler, önemseyenler yazın, yazın çok yazın ve sepete atın, küçük dediklerimiz önemsiz mi, yaşam en küçük hücreyle başlamadı mı.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021



     


      


28 Ekim 2021 Perşembe

Yan Roller

        Rebecca, ünlü yönetmen Alfred Hitchcock’un 1940 yılı yapımı gerilim filmidir. Laurence Olivier ve Joan Fontaine, Judith Anderson gibi dev sanatçıların oyunlarıyla hiç bir şeyin gerçek dışı olmadığına ikna eden, film sürerken bir an olsun olayların dışında başka herhangi bir şeyi düşünmeyi olanaksız kılan, sizi mekanların, kızgınlıkların, çaresizliğin, öfkenin, aşkın tam ortasında bırakan oyunculukları. 


        Laurence Olivier Manderley malikanesine, yeni evlendiği genç eşi ile birlikte giderken, kullandığı üstü açık arabasında yağan yağmurda ıslanırlar. Malikaneye giden yol, yeni çökmüş akşam karanlığına gizlenir zaman zaman, bir görünür bir yok olur merak orda başlar ve izleyiciyi yakalar ve sonundaki görkemli yangın sahnesine kadar hiç bırakmaz.


        Laurence Olivier’ in başında fötr şapkası, öyle bir şapkadır ki bu yüzü tamamen kapatmaz, hatta hiç kapatmaz ama nedense her baktığınız da takan kişinin yüzünün tamamını göremezsiniz, niye böyle hissedilir bilinmez. Malikaneye vardıklarında kapıdan girer girmez bir hizmetli ordusu karşılar onları, ıslak bir kedi gibi zavallı ve sönük görünen yeni geline hazırlanan bir tuzaktır bu.


        Judith Anderson tarafından canlandırılan, malikanenin eski ve çok ünlü, çok güzel eski hanımının hizmetçisi  rolü belki de bu filmin plazmasıdır, her yerde, olmayan sahnelerde bile varlığı bilinen, sonu belirleyecek olması kaçınılmaz olan.


        Hikayelerin, insanlık tarihinin kahramanları, iyi ya da kötü tanınır, bilinir ve sanılır ki her şeyi onlar başarır. Bence öyle değildir, her başrolü yan rollerdekiler şekillendirir ve sessizce ve tamamıyla her şeye hakim olarak. Hani bir kalem olur, yazar yazar hiç görünmez yazdıkları, ama bütün defteri onların yazdıkları doldurmuştur.


        Bir cinayet çözülürken bir trajedi ile daha karşılaşırlar, hasta, sadık olmayan, isyankar ve olağan dışı güzel bir eski eşin hastalığı ile. Ölmüştür arkasında bir sürü dert bırakarak ve ona ölesiye sadık bir hizmetkar.


        Denize kayalarla inen bir tepede, deniz dalgalarla birlikteyken karşılaşır yeni eşiyle kahramanımız. Siyah beyaz filmlerden başka hiçbir filmde yaratılamayacak bir korku, heyecan, merak uyandırır bu karşılaşma, gri tonlarda göz alan aldatmacalar. Tıpkı hayatımızdaki her değişim gibi.


        Son sahnede Manderley malikanesi yanarken, alevler gösterilerini muhteşem bir dansla sunarken, insanlar oradan oraya koşturmaktadır. Laurence Olivier telaşla eşini arar o kalabalıkta, eşide onu aramaktadır. Bu öyle inandırıcı bir aşk sahnesidir ki bütün sarılmalardan, bütün tatlı sözlerden, bütün hediyelerden daha inandırıcıdır, merak. Sevdiğini merak etmek, bir felakette önce en sevdiğinizi aramak.


        Alfred Hitchcock, insanları korkuları ile, sevgileri ile, sevinçleri ile, zayıflıkları ile, güçlü yanları ile çok iyi tanıyan bir yönetmen. Yoksa bir kaç dakikalık sahnelerle, yıllarca kurulan hayaller bırakabilir miydi bize. Biz bir fötr şapkanın ardında bir görünüp bir yok olan o yüzü yıllarca merak eder miydik, o kayalık tepede, o rüzgarda iki cümleyle hayatları bağlanan iki insanın arasındaki duyguyu hissedebilir miydik.


        Bağlılığının nedenini bile bilmeden, kendi hayatını hiçe sayarak hanımının intikamını aldığını zanneden bir hizmetkarın, hanımının yerine geçen insana gösterdiği tahammülsüzlüğü, hizmet ettiği kişinin ölümüyle kendi varlığının da yok olduğunu hissederek yaptığı kötülükler. Hepsi her devirde aynı şekilde farklı insanlarla yaşanıyor, bu yüzden bahsetmek istedim Rebecca’dan, ne kıskançlık, ne korku, ne zenginlik, ne fakirlik, ne hırs değişmiyor ki. Değişen bir şey var ki aslında hep aynı kalmasını istediğimiz.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021




         


       


         

 

26 Ekim 2021 Salı

Opera

        Bir şehir neden dünyada en önemli yer olur bizim için, çünkü orada en sevdiğiniz insan yaşamaktadır. Ben bazı şehirlerin sihirli olduğunu hissederim, o şehirde soluk almak daha kolaydır, o şehirde nefes almak, o şehirde yürümek, o şehrin parkında, bahçesinde oturmak iç açıcıdır, mutluluktur ya da bütün bunlar sizin için özeldir, yaşadıklarımızla ilgilidir. 

        Atina oğlumun dört buçuk yıl yaşadığı yerdi, ben de senede iki kez gittim ve çok sevdim Atina’yı. Ağaçlarında sizi hiç rahatsız etmeden söylenen şarkılarını dinledim, gözlerinize sizi hiç rahatsız etmeden bakan insanlarıyla dinlendim. Şehrin meydanında çalınan müziklere hiç bir gösteri, endişe kaygısı taşımadan, gönülden eşlik eden insanlarla, huzur içinde içtiğim sütlü çayları çok sevdim. Atina’nın hem içinde olup, hem yalnız olduğum için, oğlumla sokaklarında gezerken, oğlumun anlattıklarıyla sevdim.


        Şehrin içinde günlük işleriniz için koşuştururken bile tarihle iç içesiniz, en azından bizim oturduğumuz yerde böyleydi. Akropolis, Ulusal Arkeoloji Müzesi, Olimpos Zeus Tapınağı, Panathenaic Stadium, Herodes Atticus Odeon hepsine yürüyerek varabiliyorduk. 


        Persler Atinalılardan şehri aldıklarında tarihi yapılara çok zarar verilmiş olsa da geri alındığından itibaren özenle yapılmış, yenilenmiş hepsi yıllar içinde. Daha çok bilgiye sahip olarak gezmek isterdim hepsini, çünkü yaşanmışlıklara saygısızlık gibi geliyor bana her bir taşın, yapının tarihini bilmeden gezmek.


        Herodes Atticus Odeon’da oğlumla birlikte Carmen Operasını izledik. Öyle muhteşem bir amfitiyatroda Carmen izlemek üstelik oğlumla, yaşamımın en güzel bir kaç anısından biri oldu. Sahnenin arkasındaki duvarların üstünden yükselen gökyüzünde, belki de gizlice operayı izlemeye gelmiş yıldızlar, ama gök yine de mavi ne anlatmaya çalışıyorlar, aralarında bir savaş mı var, hava kararmadan görünür olmuş yıldızlar.


        Georges Bizet tarafından yazılan opera başladığı anda tıka basa dolu Odeon’da tam bir sessizlik oldu. Çünkü insanlar oraya opera dinlemeye gelmişlerdi, ne birbirlerine bir şey anlatmaya, ne caka satmaya, sadece sevdikleri bir sanatı izlemeye, dinlemeye gelmişlerdi.


        Fransız yazar Prosper Merimee’nin bir hikayesinden alınmış bir operadır. Don Jose adlı bir muhafız çavuşunun Carmen adında bir çingene kızına olan tutkulu aşkıdır konu, ihanete uğrayınca, Carmen bir matadora aşık olunca bunu hazmedemez ve Carmen’i öldürür.


        Büyüleyici müzikle izlerken operayı, kaç kişi Don Jose’yi haklı bulur ya da haksız bilinmez. Aşk deyince insanlarda bir dalma hali olur, ucunda ölüm olmuş olsa da hemen taraf olmazlar, hayatı kucaklamazlar. Sanki hikayeye bir bakalım, haklı mı, haksız mı der gibi beklerler. Aşk hoş görür mü cana kıymayı, benim yanıtım net ama burda tekrarlamayacağım. Çünkü Carmen izledikten sonra bu tartışılacak bir konu değildir, o kadar net anlamamışsınızdır konuyu, müzik beni engeller, müzik dikkatimi dağıtır, notaların sihriyle sadık kalamam konuya. Oyuncuların dansları da çarpar insanı belki daha fazla şey anlatır, konu koşturur dansın peşinden sizi aldatır.


        İnsanlık tarihi boyunca kaç şehir kuruldu kaç şehir yıkıldı. Açık hava tiyatrolarında kaç oyun sahnelendi, ne aşklar, ne savaşlar  anlatıldı. Boşalınca tiyatro o geride kalan sessizlik nasıl acıttı kalbimizi. Ben özellikle, onarılıp kullanılmayan tiyatrolarda hissederim bunu, utanırım sessizliğe mahkum tiyatrolardan, gökyüzünün altında saklanan gözyaşlarından utanırım.

   

        Denize dalmak, yüzmek, yüzmek; sevdiğiniz bir şehirde en çok sevdiğiniz insanla bir ekmeği bölüşmek, o zaman her şey daha güzel, her şey daha mutlu, anları asla unutmamalı.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021


     


25 Ekim 2021 Pazartesi

Tren Bu İstasyona Henüz Gelmedi

        Her insanın baktığı şeylerden, yaşadığı şeylerden payına düşen bambaşka şeyler vardır. Her birimiz aynı olayın içinde gibi görünsek de tıpkı emme gücü çok farklı filtreler gibi, o olayı değerlendişimiz, o olaydan etkilenişimiz bambaşkadır. Yaşarken hemen değerlendiremeyiz bunu, olayı kaba hatları ile çizerken, anlatırken benzer sözcükler kullanırız ama bizi etkileyişi, hatırlattıkları, unutma süremiz, ne sıklıkla hatırladığımız, farklıdır.

        O kadar telaşlıydı ki oğlunu kreşten alacaktı ve taksi bulamıyordu. Üstelik kendisi de görev yaptığı okulda nöbetçiydi ve oğlunu alıp dönmek zorundaydı. Etrafa yetişememe korkusuyla bakınırken bir taksi gördü, el salladı, bindi. Bulunduğu semte uzaktı kreş ama neyseki trafiği az olan yollardan da ulaşılabiliyordu. Kreşte bir arkadaşı da görev yapıyordu o yüzden oğluyla ilgileneceğini biliyordu, gerçi veliye teslim edene kadar yalnız bırakmazlardı çocukları ama yine de içi içini yiyordu.


        Kreşe vardığında öğretmenin oğluyla kapıda beklediğini gördü rahatladı, teşekkür etti çıktılar okuldan. Taksiyi bekletememişti, şoförün işi vardı. Yeniden bir taksi bulma telaşına girdi ama caddeye yürümeleri gerekiyordu. Sabahtan beri sekiz saat derse girmişti, bir tanesine de gidince girecekti, bir de nöbet gerçekten çok yorulmuştu.


        Oğluna sımsıkı sarılıp, kocaman öptükten sonra yapacaklarını anlatmaya başladı. Bir büyük insana anlatıyormuş gibi dört yaşındaki oğluna her zaman uzun uzun bilgi verirdi o da büyük bir adam gibi dinlerdi, bazen anlamadığını sorardı.  Çok zeki bir çocuktu. Bunu annesi olarak ben değil öğretmenler, arkadaşının anneleri, kendi arkadaşları da söylüyorlardı. Gurur verici bir şeydi bu ama kendisi için en önemlisi sağlıklı ve mutlu olmasıydı.


        Hayatı sevmek o kadar önemliydi ki benim için, başarıdan da, zenginlikten de, gösterişten de her şeyden daha önemliydi. Çocukluğunda, gençliğinde hiç mutlu olmamış biri olduğu için mi böyle düşünüyordu, yoksa mutlu gülümsemelerin sevdalısı mıydı.


        Ana caddeye çıkmak için biraz yokuş çıkmaları gerekiyordu, oğlunun elini tutmuş, konuşarak yürüyorlardı, birden ne olduğunu anlayamadan kaldırımın kenarından ayağı kaydı ve kafası büyük bir hızla kaldırıma çarptı. Sersemlemişti, oğlunun elini yerdeyken de bırakmamıştı. O anda tek düşünebildiği kendisine bir şey olursa oğlunun kaybolacağı idi. Kendi acısının farkında bile değildi, bu korkunç fikir, bu inanılmaz korkuyla zorla doğruldu yerden. Çok sert çarpmıştı ama neyse ki iyi hissediyordu kendini.


        Oğlu neler olup bittiğini kavrayamadan, onu telaşlandırmadan, bir taksi buldu ve kendi okuluna döndüler.


        Aslında ben mucizelere inanırım, bu da bir mucizeydi, sanki bir el kaldımla, başının arasına girmişti, sert vurmuştu ama hiç etkisi olmamıştı. Topraktan fışkıran her bitki, güneşin her doğuşu, batışı, karanlıkta saklanamayan yıldızlar, denizde balık, havada kuşlar, mucize yoktur demeye nasıl cesaret ediyoruz ki.


        Kendi okuluna döner dönmez derse girmek için hazırlandı, oğlunu öğretmenler odasında dersi boş olan bir nöbetçi arkadaşına emanet etti. Her zaman yanlarında olan hikaye kitaplarını, resim defterini, boyama kitaplarını çıkarıp masaya yaydı, boya kalemlerini verdi, çıktı odadan. Oğlu üç buçuk yaşından beri küçük yazıları okuyordu, kendi kendine öğrenmişti. Tabi benim ona çok kitap okumam etkili olmuştur sanırım.


        Ama okumayı çok erken öğrensin bunu söyleyip övüneyim diye okumadım kitapları, benim tek derdim yine masallarla dünyayı güzelleştirmek, insanların çirkinliklerini yok edebilmekti. Başarabildim mi bilmiyorum, hiç bilmiyorum. 


        Ders bitince oğlumu almak için öğretmenler odasına girdim, emanet ettiğim arkadaşım, ağzı kulaklarında ,


        -Hocam dedi, oğlunuz gerçekten müthiş, elinde bir kağıt tutuyordu, üzerinde upuzun tren rayları vardı, başka bir şey yoktu.


        -Hocam dedi, yeniden, kağıdı göstererek, oğlunuzun resmi, tren rayları. Dedim ki oğlunuza ama raylar var da tren çizmemişsin, hiç duraklamadan, tren henüz bu istasyona gelmedi ki, diye cevap verdi. Yani inanılmaz, dergilerinden benim çözemediğim bulmacaları çözdü, gerçekten inanılmaz.


        Teşekkür ettim övgüleri için arkadaşıma, eve gitmek için çıktık oğlumla. Elinizde ufacık kıpırdanışınızda patlamaya hazır bir şey taşır gibi, aynı ısıda, aynı miktarda suyla buluşmadıkça asla yetişmeyecek bir bitki gibi, güneşsiz açamayacak, belki de hiç güneş istemeyecek bir çiçek gibi, kuruduktan sonra bir daha şekil veremeyeceğiniz çimento gibi, hepsinden çok ama çok önemli çocuklar.


        Bir dostum ki ikiyi geçmemiştir, bana demişti ki  sen mavi renkli bir bilyesin ve rengarenk bilyelerle dolu bir hareketli kutudasın, sadece ve her zaman mavi bilyelere çarpma olasılığın sıfırdır. Alış artık yaşamaya, alış çarpışmalara ve sağlam kalmaya.


        İnsan kendi çocuğu için ne renkse o renkte bilyelerle dolu bir kutu yapmak istiyor, hemen alışsın yaşamaya, hiç zorluk çekmesin istiyor, yani imkansızı istiyor. Oğlumun her zaman bana dediği gibi, annecim sen olmayan parayla beni şımartmaya çalışıyorsun, çok haklı. Bilyeleri boyayabilir miyim acaba.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021


      


23 Ekim 2021 Cumartesi

Teksas, Tommiks

        Yaşlanmak, bir cümleye, şimdiki çocuklar bilmez diyerek başlamakmış meğer. Tabi daha bir çok şey de var ama bu gerçekten çok kullanılan bir cümle. Geçmişin anılarından söz etmeyi, iyi, kötü anlatmayı sevmek, dinlemese bile, fazla ilgisini çekmese bile insanların ısrarla o anıları tekrarlama, sanki yaşamış olduğunu bu dünyada, kendisinin de bir zamanlar var olduğunu kanıtlama isteği.

        Şimdiki çocuklar bilmez gerçekten de, teknoloji bilgisayarlarla, geçmiş ve gelecek kuşak arasındaki bütün ipleri kopardığından beri bu cümle çok yerinde. Akıllı telefonlarla yaş alanlar arayı kapatmaya çalışıyorlar ama bu öyle zayıf ataklarla kapanacak bir fark değil. 


        Ağaçlar o kadar yüksekti ki ve öylesine yeşil, bir dere akıyordu aralarından, öyle soğuktu ki suyu öyle tertemiz. Ağaçlardan birine bir salıncak kurmuşlardı, sallandın mı derenin ortasına kadar yükseliyordun, düşecek gibi için akıyordu yerlere, sanki toplayamıyordun.


        Şeftali ağaçları vardı bahçelerde, kayısı bahçeleri. Kayısılar allı, sarılı, yumuşak, sulu, lezzetli, yedikçe yiyesiniz geliyor, öyle tatlı. Şeftaliler, yarma, çekirdeği çıktığında, yerinde sulu kırmızı ipler bırakıyor, kimse yeme demiyor, kimse para istemiyor. Ayaklarımızı derenin suyunda en uzun kim tutacak yarışı yapıyoruz kardeşlerimle, kimse beş dakikayı geçmiyor, öyle soğuk su.


        O zamanlar çocukların en çok okuduğu çizgi romanlar, ‘Teksas’, ‘Tommiks’, ağaçların arasından çıkarlar mı diye hayal kurmuştum. Çıkamayacaklarını tabi ki biliyordum ama Teksas, Rodi öyle özgürlerdi ki, ortaya çıksalar, onlarla gitsem buralardan isteğiydi yalnızca. Kitaplara sığınarak nefes almak, eğer olmasaydı böyle bir olanağım, asla büyüyemezdim, eminim. Bu yüzden babamın zengin kütüphanesine çok şey borçluyum.


        Ancak o kütüphanede kesinlikle yasak olan kitaplar çizgi romanlardı, fotoromanlar. Teksas, Tommiks, Zagor ve diğerleri, babam görmesin diye o evde yokken okurduk. Yani ilkokul ikinci sınıfta, Halide Edib Adıvar’ın ‘Sinekli Bakkal’ını okuyabilirdik sıkılmamış numarası yaparak, çizgi romanları okuyamazdık. Kendine göre bir eğitim anlayışı vardı babamın. Sertti, ödünsüzdü. Okumamız için verdiği kitapları kontrol ederdi sonradan gerçekten okumuş muyuz diye. Sonraki yıllarda o eşsiz kütüphaneye bütün hayatım boyunca minnettar kaldım. 


        Ağaçlar öyle yüksekti, öyle yeşildi ki ve su öyle soğuk öyle tertemiz. Anılarımız tek başlarına çıkıp gelmezler aklımıza, tıpkı bir bitkiyi köküyle dışarı çıkardığımız zamanki gibi, tozlu, topraklı, karman, çorman gelirler. Ürkütmemek için mi bizi yoksa şok etmek için mi, kızarak, niye yerimden ediyorsun der gibi.


        Köyden eve döndüğümüzde babamın arkadaşları ile buluşmak için evden çıktığını görünce, kardeşler birbirimize bakındık. Abim arkadaşlarından bir sürü Teksas, Tommiks kitabı almıştı, kaç gündür fırsat kolluyorduk okumak için. Babamın evde olmadığı saatleri kolluyorduk. Hepimiz odalarımıza çekildik. Abim az sonra, kapıyı açıp verdi çizgi romanları, kendisi de sedire oturdu, hep beraber daldık İngiliz, Fransız, Teksas savaşlarına. Kırmızı ceketlilere kızarken birden odanın kapısı açıldı, hepimiz o anda buzların ortasında kaldık. Hareket edemiyorduk, düşünemiyorduk ve bekliyorduk, babam bir bize, bir elimizdeki kitaplara bakıyordu öfkeyle.


        Babam hızla daldı odaya, elimizdeki, sedirin üstündeki bütün çizgi romanları aldı, tek tek yırttı, parçaladı, bir şey demedi, fark etmezdi zaten biz kardeşler daha fazla korkamazdık ki. Sonra kapıyı çekti, çıktı.


        Çocuk yetiştirmek yemek yapmaya benzemiyor ki, beğenmediğiniz yemeği döker, yenisini yaparsınız. Bir konuda yasaklar koyuyorsanız çocuklarınıza nedenini mutlaka çok iyi anlatmalısınız yoksa bütün güvenini kaybedersiniz ki bu çocuğun bütün dünyaya ve insanlara bakışını sarsar, değiştirir. Babamın bizim iyiliğimizi düşündüğünü kendince biliyordum aslında, klasikleri okutarak bize kelimelerin sihrini, insanlara saygıyı, zorlukları, kültürü öğretmek istiyordu. Yöntemler okumakla kazanılmıyor tamamen yetiştiğiniz ortamla ilgili.


        İvan Turgenyev, Babalar ve Oğullar; onu da ilkokulda okumuştum, Nihilizm (hiççilik), ne kadar anlamıştım bilemiyorum ama fikri sevmiştim, mutsuz olduğumda kimseyi umursamamak sanmıştım hatta, kullanmıştım, küçüktüm.


        Gök yağmurdan kurtulmak istiyor, bağıra, çağıra, sanki bir köpeğin kurulanmak için silkelenmesi gibi silkeliyor bütün nefretini. Yollarda dereler, yollarda sığınmaya çalışan insan telaşları. Evinin penceresinde izleyenler bu yağmur sınavını, ellerinde çayları, anılara dalmaya hazırdırlar. Peki hangilerine.


        Hatırlamaya başlamadan düşünün bir kez adım atarsanız sulara ne kadar derine gideceğinizi bilemezsiniz, hatırlamak istemediklerinize güç yetiremezsiniz, hazır mısınız gerçekten.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021


 


21 Ekim 2021 Perşembe

Yazmak

        Geçmişi hatırlamak  bazen çok zordur, bazen de iyi gelir insana. Sonuçta hep kötü değildir her şey geçmişte de, küçük anlar vardır, hatırladığımız da bizi gülümseten. Belki kardeşlerinizle mutlu bir paylaşım, belki gittiğiniz güzel bir yer, belki oynadığınız bir oyun, her daim yüreğinizde sıcacık yerleri olanlar.

        Parke taşlı yolda yürürken, yanınızdan tek atın çektiği bir fayton geçer, bakımlıdır, mutludur at. Hava serindir, ısınmak için ellerinizi ovuşturursunuz. Sessizlik, bir faytona, bir sizin ayak seslerinize yeniktir. Köşeyi dönüp, fırının açık tezgahına yanaşırsınız, ekmek kokusu.


        Fırıncı, el yakan pideleri, beyaz bir kağıdın arasında size uzatır, alırsınız. Eve dönerken aklınızda o güzel köy peyniri.


        Kanal boyunda elinde sıcacık pideleri yürürken, suyun sesine hayalleri koşturuyordu. Elindeki  ekmeklerden birinin ucunu kopardı birazcık, o anlarda dünyanın en güzel yemeğini yiyordu, başını çevirdi, kanalda akan, şarkı söyleyen suya baktı. 


        Bir daha asla yaşanamayacak günleri, bütün sesleri ile Beethoven’in piyano konçertosuna sakladı, mendile sarmıştı bir bayramda komşu teyzenin verdiği, kimseye göstermeden kanala fırlattı.


        Kanal boyunun kenarında oturmuş, ayaklarını suya  sallandırmış, her zaman yanında olan kalemi ile pidenin üzerindeki kağıda yazıyordu öyküsünü. Yazı yazma tutkusu sanki onu bütün kötülüklerden koruyormuş gibi hissediyordu, durmadan yazıyordu, okulda, işte böyle dışarda, bir yerde oturmuş, mola vermişken. Yazmaya başladığı anda kendini, kocaman, görünmez bir çadırın içinde  buluyordu, ne biri rahatsız edebilirdi ne yapmak zorunda olduğu işleri vardı bu çadırda.


        Ama fazla oyalanamayacağını biliyordu, evde kahvaltıya ekmek bekliyorlardı. Kalktı, cumartesi günü olduğu için henüz kalabalık değildi sokaklar. Her gün okula da bu yoldan gidiyordu kardeşleri ile birlikte, her gün içinde bir kaygı, bir bilinmezlikle çıkıyorlardı evden okula. Pek mutlu bir aile değillerdi ama misafirleri hiç eksik olmazdı.


        Kalabalıklardan yalnızlığıma sıkılan kurşunlardan kaçıyordum, bir baktım bütün kurşunlar kitaplarımın çelik yeleklerine gömülmüş.


        Babası o akşam sinemaya gideceklerini söylemişti. Arada olurdu bu, güzel bir film olduğunda, babası sinemada loca ayırtırdı. Evet eskiden ailelere localar olurdu sinemada. Bütün aile sığardık oraya ve bütün sinema film seyrederken çekirdek çıtlatırdı bir bizim locadan çıt çıkmazdı. Babam asla izin vermezdi, bir sanat eserini izlerken çekirdek yemenin saygısızlık olduğuna inanırdı. Hepimiz çok korkardık babamdan, bir bakışı yeterdi sözünün dinlenmesine, itiraz edemezdik. Ben hep düşünürdüm sanata duyduğu saygıyı bizim seçimlerimize de niye göstermiyor diye.


        O akşam oynatılacak film Taras Bulba idi. Nikolay Gogol'ün romanından, Yul Brynner ve Tony Curtis’ in başrolleri paylaştığı muhteşem bir filmdi. Taras Bulba Ukrayna Kazaklarının 15. yüzyıldaki yaşamlarını, savaşlarını ve zaferlerini anlatır. Bir babanın iki oğlu arasındaki seçiminin, nedenlerinin ve acı sonunun hikayesidir. Polonyalı bir kıza aşık olup kendi insanlarına arkasını dönen bir oğulun babasını sürüklediği yenilgidir anlatılan. Ama iki efsane aktör öylesine mıhlar ki sizi sandalyelerinize, film bittiğinde yaşadığınız çağa, ortama dönmekte zorlanırsınız, Yul Brynner hala gözlerinize bakmaktadır büyük hayal kırıklığı ile.


        Sinemadan ağır, ağır, küçük adımlarla çıkıyorlardı, kalabalıktı ancak boşalıyordu. Dışarıya çıktıklarında babası birileri ile selamlaştı, onlar da karı koca ve yetişkin kızları ile gelmişlerdi ve parkta bir çay içip eve döneceklerdi. Babasını da ailecek davet ettiler parka, olur denildi.


        Eskiden parklar, akşamları insanların en güzel elbiselerini giyip, aileleri ile birlikte gidip, eğlendikleri, vakit geçirdikleri yerlerdi. Çocuklar için büyük sevinçti, hem çekirdek, hem dondurma yenilecek, istedikleri gibi koşup, oynayacakları bir güven serüveniydi.


        Belki de yalnızca parka giderken anne, babaları arkada yürürken, kendilerini bir ailenin parçasıymış gibi hissediyorlardı. Hiç bitmesini istemedikleri, kanal boyundan yürüyüp parka varmak, tahta masalarda mutluluğu keşfetmek.


        Çaylar içildi, sohbetler yapıldı, çocuklar oynadı ve herkes evine dönmek üzere vedalaşıldı. Artık hayal bitmişti, eve girdikleri anda duygusuz, sağır, umarsız bir havanın kurbanı olduk her zamanki gibi. Ve ne yazık ki yarın gelecek yatılı misafirlerle bu oyun sürecekti ve ben yine deli gibi yazacaktım, ve ben yine kitaplardan oluşan çelik yeleğimi giyecektim.


        Yatağıma yattığımda sadece Yul Brynner ve Tony Curtis vardı hayalimde, bir aşk, bir baba ve hüzün.Ama onlar iyi ki vardı iyi ki oyunculuğu seçmişler, şimdi onların ışığında bütün kaygılarının, hayatındaki bütün yalanlarının, bütün kederlerinin gözlerini kamaştıracaktı, görmeyecekti, bilmeyecekti onları bir süre. Hayallerin bütün farlarını gözlerime tutun lütfen.


      


   ZERRİN TİMUROĞLU

   2021


   


     


17 Ekim 2021 Pazar

Şeker Kız Candy

        Okuduğu kitabı kapattı, kapının önünde, bahçeye inen üç basamağın ikincisine, yanına koydu. Bahçede meyve ağaçları yemyeşil, elma, erik, incir, eve yakın yerlerde çiçekler, ortancalar, sardunyalar, gece sefaları, güller, hepsi çok güzeller. Bu kitabı kaçıncı okuyuşu bilmiyordu, çocukluğundan beri hep böyleydi, sevdiği kitapları hiç terk etmezdi. Araya başka kitaplar girse de üç, beş kitabı hep başucunda olurdu, onu güçlendiren, teselli eden, umut veren, kendini unutmasını sağlayan.yapayalnız kalacakmış gibi, korkardı.


     Miguel Angel Asturias (Guatemalalı yazar)’ın Sayın Başkan isimli romanı, liseye yeni başladığın da okumuştu ilk kez sonra o kadar çok okumuştu ki eskimişti kabı.Ve tabi Heide, Siyah İnci, Gazap Üzümleri. Bir an uzağına düşse bu kitaplardan telaşa kapılırdı yüreği, bir şey olursa, üzülürse, sıkılırsa yapayalnız kalacakmış gibi, korkardı.

        Kalktı yerinden, ileriye yürüyüp, bahçe kapısını açtı, tozlu, dar yola çıktı. Yolun ardında, aşağılarda deniz hem mavi, hem beyaz, kısa kısa çizgileriyle çok güzeldi. Yüzünü denize döndü, kapattı gözlerini, güneş, sıcacık ısıttı yüzünü, gözleri kapalıyken bile kamaştı, açtı, yolun sağından, aşağıya doğru yürümeye başladı.

        Kasabaya kadar iki kilometre yürüyecekti ancak öyle güzel bir yoldu ki bir tarafı deniz, bir tarafı ağaçlar bir iki kilometre daha olsa severek yürürdü yine. Ağır ağır yürüyordu, manzaranın tadına vara vara, kasabada pazar kuruluyordu bugün, peynir, zeytin, yağ alacaktı, bir iki giyecek eşyasına da ihtiyacı vardı. Dönmeden kasabada bir lokantada yemek yiyip akşama doğru eve dönmeyi düşünüyordu.

        Emekli olalı iki sene olmuştu, otuz beş yılın ardından, şehirdeki evini satıp bu sahil kasabasındaki evi satın almıştı. Kitaplarıyla, arada kağıda karaladığı şiirleriyle, ekip biçtiği küçük bahçesiyle huzurluydu. İnsanları eskiden beri çok sevmezdi, daha doğrusu hepsini sevmezdi. Yine de kasabada her inişinde oturup keyifle sohbet ettiği bir kaç arkadaş edinmişti.

        Hiç evlenmemişti, bir kez düşünmüştü ancak kızla her dışarı çıktıklarında aralarında gitgide büyüyen sessizliklerde boğulur gibi olmuştu. Konuşsalarda, sanki can sıkıntısı, martıların simit parçalarını havada kapması gibi kapıyordu kelimeleri. Aşamamıştı, kurtulamamıştı bu duygudan. İyi bir kızdı, aynı işyerinde çalışıyorlardı, uzun süredir tanışıyorlardı, ortak arkadaşları, ortak fikirleri vardı ancak olmadı, olmadı, bir türlü aynı evde kendini onunla düşünemedi bir türlü, düşünemedi.

        Yaklaşmıştı kasabaya, pazarın en dışındaki bir kaç satıcı yere serdikleri örtülerin üzerine, grup grup patlıcan, biber, domates, salatalık koymuşlardı, her gelenin bir şeyler almasını bekliyorlardı dört gözle. Özellikle, bez torbalarda taze kekik, taze kurutulmuş nane, ısırgan otu kokuları zapt edilememişti torbalara.

        Bağırmıyorlardı bu pazarda satıcılar çünkü biliyorlardı ki hep aynı insanlar aynı şeyleri almak için her pazar kurulduğun da gelecekler ve getirdikleri bütün malları alacaklardı. Ne kadar satılacağını bildikleri için o kadar getiriyorlar ve elleri boş, cüzdanları dolu dönüyorlardı köylerine.

        Alışverişini yaptıktan sonra her zaman yemek yediği lokantanın bahçesinde, denize sıfır bir masaya oturdu, zeytinyağlı enginar ve makarna ısmarladı, su istedi beklemeye koyuldu. Deniz hafif dalgalıydı, kalabalık değildi lokanta, akşam saatlerinde geliyorlardı insanlar genellikle, ya denizde, ya işlerinde oluyorlardı gündüzleri. Sıcaktı hava, hafif rüzgarla serinledi, gözleriyle yüzdü denizde, yalnızken düşünmeye cesaret edemediği ne varsa denizle böyle baş başa iken düşünmek istiyordu, telaşla.

        Garson suyunu getirdi, servis açtı masaya, ekmek getirdi küçük bir sepetin içinde. Denizi seyrederken aniden tuhaf bir şey oldu, sanki, denizden bir çocuk kafasını çıkardı, dosdoğru ona baktı, üstünde giysileri var gibiydi, sonra kayboldu. Korkuyla etrafına bakındı başka gören var mı diye, yüzüyor muydu, boğuluyor muydu çakıldı kaldı öyle. Garsonu çağırdı, anlattı, bir çocuk gördüğünü az önce. Garson çocuk güldü, sizde mi, ya bu saatlerde kim burda yemek yese aynı hayali görüyor, yok, yok telaş yapmayın biz de araştırdık bir şey çıkmadı, biri oyun oynuyor herhalde dedi.

        Rahatlamıştı, ne garipti, sanki gerçek gibiydi, bir an görmüştü gözlerini çocuğun ancak içine işlemişti hüznü. Yemeğini yedi, kahvesini içti, unuttu çocuğu az sonra, biraz gazeteye baktı masadaki, denizin kokusunu satın aldı rüzgardan dolu, dolu kalktı. Parayı ödeyip eve doğru yürümeye başladı.

        Eve dönünce yorulduğunu hissetti, havanın kararmasına birkaç saat daha vardı. Evin önündeki küçük verandada, tahta bir sediri ve üzerinde rahat minderleri vardı bir de yastığı. Elindekilerini içerde mutfağa bıraktı, geldi sedire uzandı, gerçekten yorulmuştu, gözleri kapandı, uyudu.

        Ağaçların arasında, coşkuyla akan nehrin kenarında yürüyordu, tıpkı hayatta olduğu gibi. Nehir akıyordu o yürüyordu, nehirle beraber aynı yöne akarak, tamamlayarak her şeyi, zamanı halkalarına takarak.

        Kuşların cıvıltıları, yapraklar, rüzgarın enstrümanları. Coşkuyla akıyordu nehir, neye öfkeli ya da seviniyor, belki sadece akıyor, işini yapıyor. Gözlerinden yere damlayan gözyaşları, çözümsüz dertlerin uzay boşluğunda yer çekimine yeniliyor, damlıyor, damlıyor.

        Bir noktadan sonra düşünmek işlevini yitiriyor, çözmeyi beceremiyor işte. O halde niye akıllıyız niye aptal değiliz, dünyanın bu hazin dolu deneylerinde düşünerek ne yapıyoruz, ne bu eziyet. Bütün suç elmalarda mı, insan olmak yoksa bir ceza mı.

        Nehrin kenarında yürümeye devam ediyordu, yorgundu aslında, oturmak istiyordu bir taşın üstüne öyle aptal, aptal suya bakmak istiyordu ancak içinden bir ses hadi hadi devam diyordu. Derken birden nehre çok yakın kocaman bir çam ağacının önünde durdu, içinden gelmişti. Oturacağı için sevindi. Ağaca yaklaştı, önünde büyük bir taş vardı ağacın, saçma bir şekilde, sanki özellikle oraya konulmuş gibi duruyordu. Yaklaştı tam oturacakken bir çocuk çıktı taşın içinden, gözlerindeki hüzün dayanılmazdı.

        Çocuğun tişörtünde bir zamanlar çok sevilen bir çizgi film karakteri vardı, Şeker Kız Candy. Hiç konuşmadan duruyordu çocuk, sadece bakıyordu, elini hafif, hafif tişörtünün üzerinde gezdiriyordu.

        Şeker Kız Candy, bir zamanlar seyrettiğim ve dağın tepesindeki fakir yetimhanede büyüyen, o yetimhanenin önündeki kocaman ağaca tırmanıp çok uzaklara bakarak cesur olan o küçük kız. Hep dediğim gibi köprünün altından çok sular aktı, diyalektiğin atasözü, geçti, ağaçlar umut vermiyor artık ne yazık ki.

        Köprünün altından çok sular aktı, diyalektik bile şaştı, değişecek bir şey kalmadı, durdu dünya, durdu hareket, geriye zincirleme kazaların hazin görüntüsü kaldı. Şeker Kız Candy hep o ağacın altındaydı.

        Birden açtı gözlerini gördüğü rüyadan kopamadı bir süre, hava kararmıştı. Bahçe yolun sokak lambası ile aydınlanmıştı. Kalkamadı, o kadar gerçekti ki gördükleri. Az sonra doğruldu ve hemen bahçe kapısını açıp, yakında oturan muhtarın evine yollandı.

        Muhtar açık görüşlü, kültürlü, saygılı, iyi bir adamdı. Ona denizde gördüğü çocuktan rüyasına kadar her şeyi anlattı. Bu yakınlarda rüyasında gördüğü gibi bir nehir olup olmadığını sordu. Vardı. Muhtarda heyecanlanmıştı, çünkü bir yıl önce yakındaki yetimhaneden bir küçük kız çocuğu kaybolmuştu ve tüm aramalara rağmen bulunamamıştı.

        Ertesi gün muhtar, kaymakamlıkla da görüşüp özel bir ekip oluşturdu ve tarife uyan nehre doğru yola çıkıldı. Rüyasındaki ağacı eliyle koymuş gibi buldu, taşı kaldırdılar ve kazdılar ve kazdılar, ne yazık ki küçük kızı buldular.

        O günden sonra o lokantaya her gittiğin de aynı masaya oturdu, denizde o hayali görmek istedi ama hiç göremedi. Bir gün eve döndüğün de kapısının önünde bir avuç şeker buldu, bakındı etrafına, sordu soruşturdu kimsenin haberi yoktu. O şekerleri denizin yakınlarında bulabildiği en büyük ağacın altına gömdü, toprağa bir taş koydu, üzerinde denizden havalara sıçrayan bir yunus vardı.


ZERRİN TİMUROĞLU

2021






    

.


      


  



    


     


      


         


       


      


     

11 Ekim 2021 Pazartesi

Gökyüzü Ah Gökyüzü Bazen Mavisin Bazen...

        Kalbimiz birini hisseder, onu önemser, nedeni, nasılı olmaz ya da bilinmez, seçilir miyiz, seçer miyiz belki de her ikisi de olur. Üniversitenin bahçesi çok kalabalıktı, yemek boykotu vardı. Yemekler hem pahalıydı öğrenci bütçesine göre hem kötüydü. Bütün bölümlerden oldukça kalabalık bir grup katılıyordu bu boykota.

        Hava güzeldi. Şehirden çok uzakta bir kampüstü burası ve köklü bir üniversiteye bağlıydı. Binalar çok modern yapılardı, bir bölümden diğerine gitmek neredeyse yirmi dakika sürüyordu bazen. Çok geniş bir alana yapılmıştı. Ağaçlar yeni ekilmişti, o zamanlar körpe fidandı hepsi. Çok güzel, büyük bir kütüphanesi vardı kampüsün, öğrenci yurtları da yine aynı arazi üzerinde, oldukça yakındı kampüse.


        İlkbahar güneşi yerlere çimenlere yayılmış öğrencilerin neşeli hallerini ısıtıyordu. Her birinin yüzünde gizlemeye çalıştıkları bir gurur, bir başarı sevinci vardı belli etmemeye çalıştıkları. Sonuçta çok iyi bir üniversiteyi milyonların içinden kazanmışlardı, öyle güzel, öyle çok hayalleri vardı ki.


        Gökyüzü ah gökyüzü bazen mavisin bazen kan kırmızı, sevinçler ah sevinçler göstermeyin kadere yüzünüzü, kıskanmasın sizi.


        Genç yaşlarda başarı o kadar değerlidir ki, o kadar önemlidir ki en yüksek tepeleri bir adımda aşmış gibi, en azgın sulardan kurtulmuş, karaya çıkmış gibi, bütün sorunları çözmüşsünüz gibi hissettirir.


        Öğrenci dernekleri başkanları üniversite yönetimine talepleri iletmişlerdi, cevap bekleniyordu. Tabi  bu boykota katılan bütün öğrenciler sorunun sadece yemekle sınırlı kalmayacağını o günlerin siyasi ortamında bir kaç şey daha eklenebileceğini bu isteklere, bilmiyorlardı. Çoğu üniversiteye yeni başlamış, belki de ailelerinden uzakta ilk kez tamamen kendileri olarak davranıyorlar, seçimler yapıyorlardı. Bir hareketin çıkış noktasında gerekçeler doğru olsa da bilginizin olmadığı konularda kimsenin peşinden gitmemeli, hiç kimseye hayatınızı emanet etmemelisiniz. 


        Ağaçların serin nefeslerini çimenlerin üzerine üfleyen rüzgar, o bir daha yaşanamayacak yılları süpürüp götürmesen, hatırlatsan her yaprağında titreyen yaşamın değerini. Tertemiz evlerin bembeyaz tülleriyle oynarken, sanki hiç bitmeyecek bir yaz gününde, fısıldasan hayatın geçip gideceğini.


        Birden kalabalıkta bir hareketlenme oldu, telaşla öğrenci başkanlarının önlere doğru koştuğunu gördüler. Güneşli günün ortasında bir hortum oluşmuş gibi, yüzlerde endişeler. Kimse ne olduğunu bilmiyor, ayak parmaklarının üstünde yükselmeye çalışarak öğrenmeye çalışıyorlardı. Az sonra, bir öğrencini sesini duydular, hepsi sustu. 


    -Arkadaşlar taleplerimiz kabul edilmedi, oturmaya devam ediyoruz.


        Böylece herkes eski hâline döndü sanki boykotta değillerdi de sınava girmek için bekliyorlardı. Bu isteklerini hafife aldıkları için değildi sadece çok gençlerdi ve er ya da geç bu kadar basit bir talebin üniversite tarafından reddedilmeyeceğine inanıyorlardı.


        Bütün gün beklediler, oturdukları alanın çevresi jandarmalar tarafından sarılmıştı, herhangi bir taşkınlık, kavga gürültü yoktu, öylece oturmuş sohbet edip şarkılar söylüyorlardı. Zaman geçiyordu, öğrenci liderleri aralarda dolaşıyor yemek boykotunun gerekçelerini anlatıyorlardı, içlerinden birisi çoğu kız öğrencinin gözdesiydi. Gerçekten çok yakışıklıydı. Uzun boylu, kumral, zayıf, hafif sakallı bir çocuktu. O kadar güzel gülüyordu ki kötü düşüncelerin üzerine tuz ruhu döküyordu her gülüşüyle. Daha önce de birkaç olayda görmüştü onu, en öndeydi hep. Karşılaştıklarında, aynı bölümdeydiler, konuştukları olmuştu. Öyle derin sohbetler değildi dersler, servisler filan genel konulardı.


        Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı, okul servislerinin son kalkış saatler çoktan geçmişti, yeni bir haber yoktu. Öğrencilerin heyecanı, neşesi git gide azalmıştı, yorulmuşlardı, ve şehre nasıl gidecekleri konusunda endişelenmeye başlamışlardı. Hatta grup grup ana yola yürümeye başlamışlardı bile, şehirler arası otobüslerde veya otostop yaparak şehre gideceklerdi. Ancak ana yol çok uzaktı ve karanlıktı. Allah'tan ay ışığı vardı, git gide bütün öğrenciler yürümeye başlamıştı artık.


        Arkadaşlarla beraber yürüdüğümü sanıyorken, hiç tanımadığım öğrencilerin arasında buldum kendimi, ürktüm biraz, kim kimdir bilmiyordum. Arkaya öne bakınırken güçlü bir elin elimi tuttuğunu, gel dediğini duydum, döndüm, oydu.


    -Merhaba,


        Şaşkınlıkla, ellerimize baktım, sonra yüzüne, o kadar kendinden emin o kadar mutlu görünüyordu ki itiraz edemedim birden.


    -Sen, dedim,


    -Ben dedi, ben seni merak ettim, neyseki buldum, nereye kayboldun birden bire.


    -Beni merak mı ettin, niye,


    -Sence dedi, gözlerinden bir köprü açıldı yüreğime bir anda sanki, nasıl oldu durup dururken bilemedim. 


    -Sen niye böyle inatçısın dedi bana, senin kadar zor ulaşılan bir kız tanımadım hiç.


        Konuşurken bir yandan elimi sıkıyordu, kafasını çevirip gözlerimin ta içine bakıyordu ay ışığında.


        Sanki daha normal bir şey konuşalım istedim,


    -Ne oldu talepleri kabul edecekler mi,

    

    -Yok bugün olmadı devam edeceğiz yarın.

    

        Tam bu sırada kalabalık hızlandı, elimi bırakmadan kenara çekmeye çalışıyordu beni ancak kalabalık tsunami gibi kopardı ellerimizi, ben sürüklendim karanlıkta. Az sonra bu kargaşaya servislerin neden olduğunu, üniversitenin öğrencileri almak için gönderdiklerini anladım. Kalabalığın arasında onu görmeye uğraşırken neredeyse hiç farkında olmadan bir servise binmiş oldum, çok kalabalıktı, kapı kapandığında en uçta sıkıştım kaldım.


        O günden sonra ve daha sonraki günlerde onu çok aradım, arkadaşları da çok aradılar ancak bulamadık. Ne oldu, nereye gitti, başına ne geldi bilemedik. Aylar sonra bir cevabımız oldu, kuşların kalmadığı, atların ağladığı, kelebeklerin bir saniye yaşadığı yerlerin olduğunu öğrendik.


        Sıcacık gülen gözlerin buza kestiği iklimlerde bulundum, kar yağabilir, fırtına kim bilir, rüzgarın sesiydi.





  ZERRİN TİMUROĞLU

   2021


     


       


7 Ekim 2021 Perşembe

Kremler

        Belki de her şey bir sabah başlamıştır. Soğuk bir gündü, çiseleyen yağmur az sonra ince kara dönüştü, rüzgarla birlikte yüzüne iğne gibi batıyordu. Az sonra ders vereceği eve varacaktı, iki saat  matematik anlatacaktı, alacağı paraya çok ihtiyacı vardı ertesi gün elektrik faturasını ödeyecekti.

        Ev şehirden oldukça uzaktaydı ancak araç vardı her saat, otobüs, minibüs çalışıyordu. Bahçe içinde büyük üç katlı bir villaydı. Bahçe kapısını açtı, çok büyük değildi bahçe, evin kapısına ulaştı, kapıyı çaldı.


        Biraz bekledikten sonra kapı açıldı, filmlerden fırlamış gibi giyinmiş bir erkek hizmetli onu içeri buyur etti. Evin giriş kısmı pırıl pırıl aydınlatılmıştı. Tavandan sarkan avize bile tek başına bir devasa ışık kulesiydi. Hizmetli paltosunu aldı, birinci kattaki bir odayı işaret ederek buyrun dedi.


        Onun ardından gösterdiği odaya yürürken diğer odaların sıralanış biçimi, kapılarının kapalı olması ve her birinin kapısının önünde bir küçük cam kavanozun durması hayrete düşürmüştü onu. Tabi soramadı hiç bir şey. Dersi bittikten sonra bir daha hiç göremeyeceği insanları sorularıyla rahatsız etmek kibarca olmazdı.


        Gösterilen odaya girince öğrencisi oturduğu koltuktan kalktı, hoşgeldiniz dedi ve odada bulunan masaya buyur etti. Masaya yerleştikten sonra, hizmetli içecek bir şey isteyip istemediğini sordu ve çıktı. Bir şey istememişti, ders anlatırken yemek içmek saçma olurdu.


        Belki de her şey o sabah başlayacaktı, hayata duyduğu merak, çektiği sıkıntılar, durmadan çalışmak zorunda oluşu, her zorluğuna rağmen hayatın, yine de her kar yağışında heyecanlamak, her kelebekle mucizeye inanmak, küçücük çiçeklere bile en büyük keşiflerden biriymiş gibi her defasında takılmak, yeni başlangıçlara yakın durmak.


        Derse başlayalı yarım saat olmuşken kapı açıldı ve öğrencisinin annesi kapıyı açarak, içeri girmeden hoşgeldiniz dedi ve kızına dışarı çıkacağını haber verdi, hoşçakalın dedi ve gitti. Derse devam ediyordu ancak gerçekten salondaki yedi kapının ki saymıştı kapıları, önünde neden kavanozlar olduğunu düşünmeden edemiyordu. Şimdiye dek hiç bir evde tanık olmamıştı böyle bir şeye, garipti.


        Zaman geçti, dersin bitmesine yarım saat kala, öğrencisinden bir bardak su rica etti. Öğrenci hizmetliyi çağırmadı suyu kendisinin getireceğini söyleyerek odadan çıktı. Acaba kalkıp su gelene kadar odaların önündeki kavanozlardan birine baksam mı diye düşündü ve kalktı. Dışarı çıktı, kimse yoktu, kendisine en yakın kapıya gitti, kavanozu aldı, kapağını açtı, içinde krem vardı, tatlı pembe renginde, çok güzel kokan bir krem, hemen kapattı, yerine koydu, odaya döndü.


        Belki de her şey bir seçimdi. Belki de her şey iyi düşünülmeliydi, sakince, ölçüp biçerek yaşanmalıydı, her koşulda en iyisi seçilebilmeliydi. Yokuştan aşağı yuvarlanırken bile tutunacak bir dal arayacak kadar serin kanlı olunmalıydı.


        Kar yağışı, ders bitip dışarı çıktığın da artmıştı. Şapkasını sıkı sıkı geçirdi başına, eldivenlerini unutmuştu, ellerini mantosunun ceplerine soktu, çantasını omzuna astı, hızla durağa yürümeye başladı.


        Yorulmuştu ve acıkmıştı, evine yaklaştığın da hala açık olan bir marketten alışveriş yaptı, kasada parayı öderken market çalışanlarından biri, elinde küçük bir kutuyu göstererek kremlerin çok ucuzladığını, isteyip istemediğini sordu, tuhaftı, aldı, itiraz etmeyi hiç düşünmedi.


        Yedi kapı, içlerinde yedi kişi, çok uzaklarda, yedi dağın ardında bir sarayda, kapıların önüne her sabah bir kutu krem konuluyor, alıyorlar, kapıları tekrar kilitliyorlar, hiç ses çıkmıyor, ertesi sabaha kadar kapılar bir daha açılmıyor. Bir kutu krem aldım sanki hediyeydi.


        Zaman geçseydi koşarak, zaman atlasaydı çağların üzerinden, yedi dağın ardında, yedi kapılı bir evde, her sabah, her kapının önüne bir kutu krem konulacaktı, hepsinin ayrı bir kokusu, hikayesi var. Bir kutu krem aldım marketten sanki hediyeydi.


        Belki de her  birimiz için bir başka koku var hayatta, her kokunun ayrı bir şansı, ayrı bir odası var, kapıların ardında başka şanslar, kremlere kanaviçe gibi işlenmiş gelecekler var. Hediye almasak biz yapabilir miyiz kremleri, başarabilir miyiz çiçeklerle beraber.


    ZERRİN TİMUROĞLU

    2021 


          


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...