O kadar kederliydi ki attığı her adım yüreğine saplanan bir bıçak gibi canını acıtıyordu. Evden çıktığından beri nereye gideceğini bilmeden yürüyordu. Daha doğrusu gideceği yeri bilmiyordu, ağlamak bile yabancıydı şimdi, gereksizdi, gözyaşları ertelenmiş bir yolculuğu bekler gibi tam gözlerinin kıyısında durmuşlardı ama akmıyorlardı.
Yeni evlenmişti, çok genç sayılmazdı, orta yaşlı da değildi, belki de tam yaşıydı evlenmenin ama genele göre geçti, yani öyle söylüyorlardı. Toplumu kocaman bir kazan olarak düşündüğünde kendisi, ağzına kadar yemek dolu bu kazanın ortasında bir garip nohut tanesiydi sanki. Tek başına, aykırı, genel koroyla uyuşmayan fikirleriyle sıkışıp kalmıştı, evliliğe bakış açısı da böyleydi. Eşi düşüncelerini eleştirmemişti evlenmeden önce, onu hor görmemişti, yanlış düşünüyorsun dememişti.
Henüz bir hafta olmuştu evleneli, bir yıla yakın arkadaşlık etmişlerdi, az çok tanımışlardı birbirlerini. Ama öyle kolay değilmiş bu cümleyi kurmak yani birbirini tanımak, kolay değilmiş. Evlilik mutlak bir boyun eğiş, kabulleniş, kendini yok sayma ve içine atmakmış her şeyi. İnsanın içi bu kadar saçmalığı sığdırabiliyormuş demek ki.
Bu gece onu yollara düşüren aslında büyük bir kavga, tartışma değildi, sadece bir şeyi anlamıştı, eşinin kurduğu bir cümle, orda birdenbire açığa çıkan bir gerçek her şeyi geri dönülmez yola uğurlamıştı. Misafirleri vardı, yemek yemişler, çay içiyorlardı, nasıl evlendiklerini anlatmaya geldi sohbet, neden, nasıl bilmeden. Arkadaşları onların birbirlerini ne kadar severek evlendiklerinden söz ederken, eşi, gayet umursamaz bir şekilde, yok canım, öyle değil dedi.
O andan itibaren aniden çıkan bir hortum bütün duygularını, evlenene kadar yaşadıklarını, geçmişe ait güzel ne varsa yuttu, kaybetti. Sohbet devam ederken kendisi bir anda silinip yok olan evliliğinin ardından hüzünle bakıyordu.
Evlerinin uzağında, yürüme mesafesinde bir parkta, bir banka çöktü. Issızdı, kimse yoktu. Oturduğu bankın yanında bir çam ağacı, kokusu öyle güzel, yeşili öyle dinlendirici, esintiye arada, sırada dallarıyla eşlik ediyor. Gözlerini gökyüzüne dikti, çam ağacına eliyle dokundu, dertleşti onunla, azıcık rahatladı.
- Bu kadar üzülme, tam yerine geldin, bütün dertlerini sepete koy,
Korkuyla irkildi, etrafına bakındı, küçük, yeşil, çocuğu gördü, dondu şaşkınlıktan.
- Korkma dedi çocuk, bu sepet ki elinde küçük, hasırdan bir sepet vardı,
Devam etti sözüne, bu sepet dert öğütücü, dertlerini at bunun içine kaybolsunlar, dedi.
Delirdim hayal kırıklığından herhalde diye düşünüyordu. Çocuk kararlı bir şekilde, ağacın altında, sepetiyle duruyordu. Tam kalkmak üzereyken bir ses duydu arkasından. Döndü, bir genç, elinde bir kitap, ona bakarak,
- Muhtemelen şimdi çok korktunuz, korkmayın, ilkinde ben de çok ürkmüştüm, ama dediği doğru, gerçekten çok yararı oldu bana. Ne zaman canım sıkılsa geliyorum artık buraya, dertlerimi atıyorum sepete, yükümden kurtuluyorum.
Şaşkınlıkla,
-Peki nasıl atıyorsun, yani eline nasıl alıyorsun dertleri diye sordu,,
- Çok kolay dedi genç, bir kağıda yazacaksın öyle atacaksın sepete dedi. Elinde getirdiği kağıdı, küçük, yeşil çocuğun sepetine attı, selam verip gitti.
O günden sonra, zaman zaman, akşamın geç saatlerinde parka gitmeyi, üzüldüğü her şeyi yazdığı kağıtları, sepete atmayı sürdürdü. Yeşil çocuk belirli saatlerde beliriyor, sepetini uzatıp bekliyor, sonra sessizce yok oluyordu. O akşam gördüğü genci, bir yaşlı beyi, bir genç kızı da görmüştü sonraki günlerde. Gitgide ünleniyordu ağaç. Ama bu öylesine bir kalabalık değildi, herkese bu hak verilmiyordu.
Nereden biliyordu küçük yeşil çocuk kime görüneceğini, nerden biliyordu insanların hepsine güvenilmeyeceğini. Sırrını saklayacak insanları nasıl seçiyordu,.
Oraya gelenlerle arada sırada sohbet ettiğinde anladı bu seçimin nedenini aslında. Seçtiği insanların kalplerinde, geriye dönüşü olmayan kırgınlıklar, nefrete dönüşmeyen haksızlıklar, küçük şeylerden büyük hüzünler vardı.Yani sevdiğine sımsıkı sarılmayı bilenler, haksızlığa gülümsemeyenler, cümleleri önemseyenler, hakaretleri geçiştirmeyenler, bu sepete sadece onlar yazıp atabiliyorlardı dertlerini.
Sevdiğine sımsıkı sarılmayı bilenler, haksızlığa gülümsemeyenler, önemseyenler yazın, yazın çok yazın ve sepete atın, küçük dediklerimiz önemsiz mi, yaşam en küçük hücreyle başlamadı mı.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021