28 Ekim 2021 Perşembe

Yan Roller

        Rebecca, ünlü yönetmen Alfred Hitchcock’un 1940 yılı yapımı gerilim filmidir. Laurence Olivier ve Joan Fontaine, Judith Anderson gibi dev sanatçıların oyunlarıyla hiç bir şeyin gerçek dışı olmadığına ikna eden, film sürerken bir an olsun olayların dışında başka herhangi bir şeyi düşünmeyi olanaksız kılan, sizi mekanların, kızgınlıkların, çaresizliğin, öfkenin, aşkın tam ortasında bırakan oyunculukları. 


        Laurence Olivier Manderley malikanesine, yeni evlendiği genç eşi ile birlikte giderken, kullandığı üstü açık arabasında yağan yağmurda ıslanırlar. Malikaneye giden yol, yeni çökmüş akşam karanlığına gizlenir zaman zaman, bir görünür bir yok olur merak orda başlar ve izleyiciyi yakalar ve sonundaki görkemli yangın sahnesine kadar hiç bırakmaz.


        Laurence Olivier’ in başında fötr şapkası, öyle bir şapkadır ki bu yüzü tamamen kapatmaz, hatta hiç kapatmaz ama nedense her baktığınız da takan kişinin yüzünün tamamını göremezsiniz, niye böyle hissedilir bilinmez. Malikaneye vardıklarında kapıdan girer girmez bir hizmetli ordusu karşılar onları, ıslak bir kedi gibi zavallı ve sönük görünen yeni geline hazırlanan bir tuzaktır bu.


        Judith Anderson tarafından canlandırılan, malikanenin eski ve çok ünlü, çok güzel eski hanımının hizmetçisi  rolü belki de bu filmin plazmasıdır, her yerde, olmayan sahnelerde bile varlığı bilinen, sonu belirleyecek olması kaçınılmaz olan.


        Hikayelerin, insanlık tarihinin kahramanları, iyi ya da kötü tanınır, bilinir ve sanılır ki her şeyi onlar başarır. Bence öyle değildir, her başrolü yan rollerdekiler şekillendirir ve sessizce ve tamamıyla her şeye hakim olarak. Hani bir kalem olur, yazar yazar hiç görünmez yazdıkları, ama bütün defteri onların yazdıkları doldurmuştur.


        Bir cinayet çözülürken bir trajedi ile daha karşılaşırlar, hasta, sadık olmayan, isyankar ve olağan dışı güzel bir eski eşin hastalığı ile. Ölmüştür arkasında bir sürü dert bırakarak ve ona ölesiye sadık bir hizmetkar.


        Denize kayalarla inen bir tepede, deniz dalgalarla birlikteyken karşılaşır yeni eşiyle kahramanımız. Siyah beyaz filmlerden başka hiçbir filmde yaratılamayacak bir korku, heyecan, merak uyandırır bu karşılaşma, gri tonlarda göz alan aldatmacalar. Tıpkı hayatımızdaki her değişim gibi.


        Son sahnede Manderley malikanesi yanarken, alevler gösterilerini muhteşem bir dansla sunarken, insanlar oradan oraya koşturmaktadır. Laurence Olivier telaşla eşini arar o kalabalıkta, eşide onu aramaktadır. Bu öyle inandırıcı bir aşk sahnesidir ki bütün sarılmalardan, bütün tatlı sözlerden, bütün hediyelerden daha inandırıcıdır, merak. Sevdiğini merak etmek, bir felakette önce en sevdiğinizi aramak.


        Alfred Hitchcock, insanları korkuları ile, sevgileri ile, sevinçleri ile, zayıflıkları ile, güçlü yanları ile çok iyi tanıyan bir yönetmen. Yoksa bir kaç dakikalık sahnelerle, yıllarca kurulan hayaller bırakabilir miydi bize. Biz bir fötr şapkanın ardında bir görünüp bir yok olan o yüzü yıllarca merak eder miydik, o kayalık tepede, o rüzgarda iki cümleyle hayatları bağlanan iki insanın arasındaki duyguyu hissedebilir miydik.


        Bağlılığının nedenini bile bilmeden, kendi hayatını hiçe sayarak hanımının intikamını aldığını zanneden bir hizmetkarın, hanımının yerine geçen insana gösterdiği tahammülsüzlüğü, hizmet ettiği kişinin ölümüyle kendi varlığının da yok olduğunu hissederek yaptığı kötülükler. Hepsi her devirde aynı şekilde farklı insanlarla yaşanıyor, bu yüzden bahsetmek istedim Rebecca’dan, ne kıskançlık, ne korku, ne zenginlik, ne fakirlik, ne hırs değişmiyor ki. Değişen bir şey var ki aslında hep aynı kalmasını istediğimiz.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021




         


       


         

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...