31 Temmuz 2021 Cumartesi

Kedi İndi

        Güvenmek insana verilmiş hem en büyük armağan, hem en büyük cezadır bence. Tam bir sınavdır ölene dek vereceğiniz. Her dem gireceğiniz bir sınav. Binlerce kez geçseniz, en yüksek notları da alsanız, bir kez takıldığınız da asla ulaşamayacağınız, ikinci bir denemesi olmayan, özrü kabul edilmeyen, sanki hiç var olmamış gibi yok olup gidendir güvenmek.

        Bence insan gibi olmasa da tüm canlılar için de önemlidir güvenmek. Belki adını koyamazlar, tanımlayamazlar ancak güvenmedikleri alanlara girmemek için her şeyi yaparlar.


        Kar lapa lapa yağarken kuşlara ekmek koyarım balkonun kenarına. Perdeyi hafif çekerim rahat yesinler diye. O kadar dikkatli davranırlar ki, gözcüleri bekler yakın bir ağaçta önce, en ufak bir harekette diğer kuşları uyarır, uçarlar. Bir daha aynı yere gelmeleri kolay olmaz, soğukta, aç da olsalar güvenliğinden emin olmadıkça konmazlar balkona bir daha.


        Hayvanların kulakları hep havadadır duymak için sesleri, tetiktedirler gelecek tehlikelere karşı. Hayatın gerçeği onlar için yalnızca var olmaktır. Biz insanlara yetmez ki o kadarı. İnsan ilişkiler konuşmakla gelişir, okumakla, yazmakla, sanatla gelişir. Ve güvenmek elinde kocaman fırçası ile söz sahibidir. Mutluluk, huzur, gelişme, ilerleme güvenin elindeki fırçanın gölgesindedir.

    

        Kadın ağaçtaki kediyi izliyordu oturduğu yerden. Ağacın en tepesine yaklaşmıştı kedi. Grili, beyazlı, besili gövdesi ile oldukça ince bir dala uzanmış, o yükseklikte pusuya yatmıştı. Kuşlar elbette fark  etmişlerdi onu. Bazıları dalga geçer gibi yakın dallara konuyor, biraz bekleyip, kedi hareket edecekken uçuyorlardı, gülüyorlardı belki.


        Sonbahar tüm hüznü ile konmuştu yapraklara, bütün yapraklar yenilmişti. Direnen birkaçı ise hiç güven vermiyorlardı kalacaklarına dair. Kadının gözlerinde yaşlar birikmişti, akıp akmamakta tereddüt ediyor gibi bekliyorlardı. Elini karnının üstünde gezdiriyordu kadın. Hafif bir şişkinlik vardı karnında, elinden sevgi akıyordu üstüne, karnının içine bir yol vardı sevgiyi taşıyan sanki.


        Kadın kıpırdamadan oturduğu yerden kediyi gözlüyordu. Oğlu gelecekti okuldan birazdan, yemek hazırdı, o yüzden kendine zaman ayırabiliyordu şimdilik. Eşi boş bir beşiğin içine koymuştu onu. Konuşmuşlardı, istememişti ikinci çocuğu. Israr etmemiş, tartışmamıştı. Halat kopmuştu istemediğini söylediğinde ve kendisi bile bağlayamazdı artık. İkna olamazdı artık bir evliliğin yürüyeceğine. Hüzün yerdeki her yaprağı dağıttı sanki, kedi aynı dalda aynı kararlılıkla pusuda bekliyor. Kuşlar tehlikeli oyunlarını sürdürüyor.


        Güven yıllarca özenle örülmüş ağlarının parçalarına bakıyor artık, onarılması mümkün değil. Bu kedi neyine güveniyor ki diye düşündü kadın. Çok yükseğe çıkmış, nasıl inecek aşağıya. Yoksa hep orda mı yaşayacak. Yapamayacağını anladığında ne olacak. Kendine çok güveniyor belli ya akşamları ne yapacak, inmeli mutlaka inecek.


        Kadının yüzü yaş içinde kaldı, elini çekti karnından, çok yeniydi. Kedi ters döndü, yavaş yavaş inmeye başladı. Kadın kalktı yerinden telefonunu aldı eline doktoru aradı.


        Güven kedinin yere bastığı noktaya gömüldü, kadın inandığı birinde öldürdü bütün sevinçlerini, bir parçasını kaybederken iyiye, sevgiye, dürüstlüğe güvenini uğurladı korkarak. Artık yalnızdı.


ZERRİN TİMUROĞLU

2021

28 Temmuz 2021 Çarşamba

Yara Bandı

        Babam Ankara'da çok köklü ve çok iyi bir lisenin müdürü idi. Yeni atanmıştı. Ben Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliğinde okuyorum. Ailemiz parçalanmış, ablam hem Kimya Mühendisliği okuyor hem beni okutuyor, gözümüzün nuru, kıymetlimiz abim yurt dışında, yüreğimiz onun yanında.

        Üniversiteler iki gün açıksa üç gün kapalı. Babamla aram iyi değil, olayların tam ortasında doğru değerlendiremiyorsunuz bazen olayları. Bir suçlu arıyorsunuz ve buluyorsunuz. Oysaki bir ev yıkılmışsa binayı yapan, planı çizen, harcı karıştıran, malzemeyi yapan, satan hepsi sorumludur. İnsan olarak her zaman özendiğim, koşullar ne olursa olsun, duygularına yenilmeden, soğukkanlılıkla karar alabilmektir. İlerleyen yaşlarımda bunu başarabildim ancak gençken bu çok da yapabildiğim bir şey değildi.


        Ülkenin genel karışıklığı babamın okulu yönetebilmesini de zorlaştırıyordu, tehlikeli hale getiriyordu, duyuyordum. Her şey o kadar zor ve karmaşıktı ki her güne sırtımda binlerce ton taşıyarak kalkıyordum. İş bulabildiğim zamanlar ablamın yükünü hafifletmek için çalışıyordum, ara ara oluyordu bu. Çünkü fizik gerçekten çok zordu ve çoğu zaman kampüse yemek alacak param olmadan gidip geliyordum, sadece yol parası ile.


        Bir gün babamdan haber aldım, okula bir süre korumayla gitmem gerekiyormuş, en azından servise binene kadar. Kampüs şehrin epeyce dışındaydı. Böylece bir şöför ve bir koruma ile gidip gelmeye başladım okula. Servisten iner inmez karşılıyorlardı beni, hemen arabaya biniyordum, eve getiriyorlardı. 


        Hani iki gözümüz, iki kulağımız, bir yüreğimiz, iki kolumuz, iki bacağımız var, biliyoruz. Hayat bazen hiç aldırmıyor buna değil mi. Öyle  şeyler yaşatır ki  bin yüreğiniz olsa çatlar bin gözünüzün pınarları kurur, kollarınız kopar, bacaklarınız tutmaz olur, yıkılırsınız işte. Yıkılmayı o günlerde böyle tanımıyordum. Bilmiyordum gökte uçan kartalın vurulacağını, bilmiyordum ardından ağıt yakanların yok olacağını, bilmiyordum dünyanın değişip, dönüşeceğini bir anda küçücük bir çelik parçasıyla, bilmiyordum. 


        Ben bu serüveni yaşarken, bir gün yine arkadaşlarla servisten indim, gözüm hemen korumayı aradı, göremedim. Daha önce söylemişlerdi bana, gecikme olursa sakın bekleme demişlerdi. Ben de hemen arkadaşlarıma yetiştim, beraber yürümeye başladık. Bir sürü servis aynı zamanda geldiği için çok kalabalıktı cadde.


        Arkadaşlarla konuşurken yanımda sürekli benimle yürüyen ve bana bir şeyler söyleyen birini fark ettim. Kafamı çevirdim ondan yana, kumral, genç, orta boylarda, yapılı, hafif sakallı biriydi. İlk önce bir şey soruyor sandım, ne dediniz dedim. Ancak o elindeki bir şeyi ısrarla bana uzatıyordu ve yanımdan ayrılmıyordu. Birden irkildim, ilk kez uzun zamandan beri korumalar yoktu, ve tanımadığım biri saçma bir şekilde yanımdaydı. Durumu bilen bir arkadaşım da şaşkın beni dürtüyordu. Israrla vermeye çalıştığı şeye baktım, alsam kurtulurum, gider belki diye düşündüm. Bir kutu yara bandıydı, saçmaydı. Almadım, yanımda yürümeye, ısrarla o kutuyu vermeye çalıştı. Ve bir anda yok oldu. Otobüs durağına geldiğimizde, şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez haldeyim.


        Arkadaşımla bir süre konuştuk bu durum üzerine. Bir anlamı var mıydı, yani benim korunmamla ilgili bir şey miydi yoksa tamamen saçma birinin saçma davranışı mıydı.


        Unutmaya karar verdim daha sonra, kimseye söz etmedim, içimde, çok derin bir kavanozun dibinde kalmış çay taneleri gibi kaybolmadan kaldı bu anı. Keşke tek o kalsaydı, keşke yıkanmasaydı o kavanoz, çok uzaklarda bir nefes hiç tükenmeseydi.


        Geçmişte kaldı, hayatı dipsiz kuyularda söndürmemeli, unutmamalı hem anıları hem yaşamın hakkını vermeyi, her zaman, unutmamalı.


ZERRİN TİMUROĞLU

2021


  


   



25 Temmuz 2021 Pazar

Umut

        Şarkıların kliplerini izlerken bize dayatılan hikayelerde boğuluyorum, siz öyle hissetmiyor musunuz. Ayrılık, aşk, sevgi, kayıplar, kavuşmalar birkaç sahnede anlatılamaz. Milyon kere düşündüğümüz resimlerin birkaçı ile bir hayat tanımlanamaz.

        Bu yüzden ben klasik müziğe tutkunum. Onları dinlerken kalem benim elimdedir. İstediğim kahramanı yaratır, istediğimi yok ederim. İstediğimi maviye boyarım, istemediğimi karanlığa gömerim. 


        Hayır, bu doğru değildir, sözler yönlendirmese de beni, bestecinin sınırlarından kopmak o denli kolay değildir. Yüreğinize atılan düğümleri çözmek için durduğunuz her an yakalanıp, dörtnala giden atların terkisine bindirilirim. Ancak söz yoksa kurtulmam daha kolay olur. Coşkuyla akan nehrin sularından kıyıya çıkabilirim, kendi hikayemi yazabilirim.


        Aşk dedikleri, sanatın her şeyi. Herkesin dilindedir, kitaplarda, filmlerde, heykelde, resimdedir. İnsanların bu acımasız hayatı sevmesini kolaylaştıran, umudun baş mimarlarından. Sorsak birbirimize, verilen cevaplar, yaşadıklarımız, yaşattıklarımız binbir çeşittir. 


        Belki çok iyi bilmediğim bir konu üzerine fikir açıklamak doğru olmayacak. Okuduklarımdan, izlediklerimden, dinlediklerimden ve belki henüz bir üniversite öğrenciyken kıyısında bulunduğum o güzel duygudan, sanki çok biliyormuşum gibi konuşmak yanlış olacak. Aşkı yaşayanlar onu hakedenlerindir diye düşünüyorum, hemen her şeyde olduğu gibi, hak etmek.


        Güvenmek, özlemek, merak etmek, mutluluğunu istemek, koruyup gözetmek midir aşk dedikleri. Ya yanıp, kavrulmuşsanız, ya gövdenizde yaralar varsa, hala kapanmamış, ya gözlerinizin feri sönmüşse çoktan, yakacak tek bir ışık kalmamışsa, yalnızca nefes almakla durdurduysanız hayatı, şarkıların trapezinden aşağıya yuvarlanmanız, hem de altta ağlar olmadan. Ve bütün bunların aşkla bir ilgisi yoksa. Hayatta kalmakla ilgili ise her şey. Aç kalmamakla, açıkta kalmamakla, itilip, kakılmak ile ilgili ise mücadeleniz.


        Dans etmeyi iyi bilenler bütün uçurumların kıyısında demir perdeler örebilirler. Özellikle vals, izlerken bile öğreticidir, uyuma dair, teslim olmadan birlikte hareket etmeye dair, hem müziğe kulak verip hem havada uçuşmak, hem karşınızda elinizi tutana uymak saygı duyarak. Bazen elinizi bırakıp uzaklaşmak, bazen telaşla sanki yardım ister gibi o ele koşmak, izleyenleri unutmak tümüyle bazen, bazen o kalabalıkta boğulmak çaresiz.


        Her canlının kendine özgü bir müziği var ve yapmaya çalıştığı dansı. Kapkaranlık bir gecede yıldız yağmurlarını izlerken adımlarımızı atalım, dönelim, mırıldanalım, dönelim, mırıldanalım, içimizdeki bütün kötülükleri, haksızlıkları, mutsuzlukları gömelim toprağa, gözlerimizden kanallar açalım, akıtalım hepsini karanlıklara, kaybedelim, dans edelim.


        Mutluluk sonsuz değil oysa acılar ayaklarımıza takılıyor her zaman, onlar dövmelerimiz, kazısak bile izi kalan. 


        Danslar birbirinden farklı olabilir ancak hepsi daha güzel ve umutlu yaşamak üzerine bir denemedir. Dans edelim.


ZERRİN TİMUROĞLU 

2021.




    


17 Temmuz 2021 Cumartesi

Panel

        Hayallerimize yetişemiyoruz, başlarını alıp gidiyorlar, nereden gelip nereye gidiyorlar, bilmiyorum. Hayallerimiz bizimle birlikte büyür mü, yoksa hep aynı yaşta mı kalır. Yaşlandıkça duygularımız yaşlanmıyormuş, yaşadım ve anladım. 

        Muhteşem bir dağın doruklarından aşağıda uzanan yeşilliğe bakarken gözlerimizin hangi yaşta olduğunun önemi yoktur. Kıstırılmış çukurlarında o gözler hep aynı yaştadır.


        Duygusallıklarımız gerçeklerle baş edemezler, coşkuyla akan nehrin önüne konan bir küçük saman çöpüdür onlar, hiçbir olanı engelleyemezler. Korkularımız, sevinçlerimiz, hayal kırıklıklarımız, üzüntülerimiz, hayatla baş edememe telaşı bazen, inançlarımız, hiçbiri engelleyemez olacak olanı. Genlerimize kodlanmış kılıflar buluruz devam etmek için. 


        Sahnede kocaman bir masa vardı, etrafında dizili yedi geniş koltuk, hepsi boştu. Çok iyi aydınlatılmıştı sahne, sonsuz büyüklükteki tiyatro tıklım tıklım doluydu. Salondan sesler geliyordu, meraklı, beklemekten sıkılmışlar gibi öfkeli, yine de çekingen ve izlemeye kararlı.


        Sahnede her bir koltuğun arkasında, ahşap, siyah, pırıl, pırıl, büyük yedi kapı vardı ve hepsi kapalıydı. Öyle kendi halinde kapılar değillerdi sanki, arkalarında her an kapıyı açıp sahneye girecek birşeyler vardı, bir enerji, hissediliyordu.


        Gerçekten de ilk kapı açıldı birden, bütün uğultu dindi salonda, çıt çıkmaz oldu. Kısa boylu, esmer, sakallı, zayıf, gözleri, geldiği bütün yolların tozlarına açılmış biri sahneye geldi. Kararlı adımlarla yürüdü, masanın etrafındaki koltuklardan birine oturdu. İki elinin parmaklarını masanın üstünde birbirine geçirdi, öne kaykıldı, gözlerini salona dikti. Bir iki dakikalık suskunluktan sonra,


    -Ne bekliyorsunuz, ne anlatmamı istiyorsunuz şimdi diye söze başladı. Hayatta en büyük şans iyi bir anne babaya sahip olmaktır. Başlangıç çok önemlidir ve bu hiçbirimizin elinde değildir ne yazıkki. Hangi denize doğacağımız kaderimizdir.

    -Genlerimiz, kodlanmış sağlığımız, kodlanmış yeteneklerimiz, kodlanmış öfkelerimiz, sevinçlerimiz kaderimizdir.

   

        Salonda bir iki cılız itiraz duyulur gibi oldu. Sahnedeki adam sustu, bekledi,


    -Evet, dinliyorum, sözü olan var mı bu konuda.


        Çıt çıkmadı. Düşünüyorlar mıydı yoksa umurlarında değil miydi kader, anlaşılmadı.


        Bir süre daha konuşmasını sürdürdü adam, yanına kimse gelmedi, sahnede hala altı koltuk boştu. Sonunda kalktı, geldiği kapıyı açtı, ardında kayboldu. O çıkar çıkmaz uğultu başladı, fısır fısır konuşmalar heyecanla sürdü.


        Birden bir kapı daha açıldı, incecik, kumral, kızıl saçları dalga dalga beline inen, beyaz, vücudunu saran sade elbisesi ile bir kadın geldi sahneye. O da koltuklardan birine oturdu, ellerini masanın üzerinde birleştirdi, yeniden çıt çıkmayan salona baktı.


    -Kadınlar her zaman masum  değildir. Bütün katilleri, bütün işkencecileri, bütün zalimleri doğuran, yetiştiren kadınlardır. Evlilikleri biten kadınlara iftira atan, kocalarına yaranmak için o kadınları yalnız bırakan, topluma haseti, kıskançlığı, dedikoduyu yayan kadınlardır. Yalnızca kadın olmak masum yapmaz insanı, toplumu onarmaz.


        Salonda hiç ses çıkmadı, hepsi bildikleri bir şeyi duymuş gibiydi. Kadın olmadan önce doğru insan olmayı başarabilirsek, biz doğuranlar ve büyütenler, çocuklarımızın yaşamları üzerindeki ipoteklerimizi kaldırabilirsek belki de hiç acı kalmayabilir yaşamda. 

        

        Ayağa kalktı, o da geldiği kapıdan girip kayboldu.


        Salon hala sessizdi, ya herkes sözlerine katılıyordu ya da hiç önemsememişlerdi. Beklediler, beklediler, diğer kapılara gözlerini dikmişlerdi. Ancak zaman geçiyor ve o kapılar açılmıyordu. Konuşmacılar, dinleyenleri beğenmemiş olabilir miydi. Sesi çıkmayan, en basit bir görüşe katılıp, yorum yapmayan, fısıltıdan kurtulamayan dinleyicileri sevmemiş olabilirlerdi.


        Sahnede koltuklar salonda insanlar yalnız bırakıldılar. Beklemek, neyi özlediğini bilmeden anlamsızdı zaten, bu panelde şarkılar söylenmeyecekti ki. Bu panelde anlatılanlar, anlatılacaklar hedefe varmalıydı. Gözlerdeki boşluk kapıları otomatik olarak kilitledi.


        Yedi kapı birden açılırsa bir gün, o gün dünya daha güzel olacak, açılacak mı, kimse tanık olmadı buna. Belki yedi konuşmacı herşeyi göze alıp sahne almışlardır geçmişte, çok mu pişman oldular sizce.


   ZERRİN TİMUROĞLU

   2021


15 Temmuz 2021 Perşembe

Parmak İzimiz

        Bir şarkı, bir film seslendirenler ve oynayanlar, yönetenler tarafından nasıl bambaşka hale getirilebilir, nasıl müthiş bir yeniden doğuşu gerçekleştirebilir tanığız buna çoğu kez. 

        Don’t Cry for Me Argentina, Madonna dan dinleyince hem Arjantin hem Eva Peron sahnede bir anda. Fonda Eva Peronu çok seven halkının coşkusu, sel gibi ve Madonna'nın sesi onları hiç yalnız bırakmadan, her birine dokunarak, hiç yorulmadan, hikayeyi anlatıyor. Siyasal sertliği, zayıflığı es geçiyor, bir halk kahramanına hakkını veriyor ama notalardan hiç indirmeden sizi. Kendinden bir şey bırakmıyor şarkıya, onun kime yazıldığını hiç unutturmuyor, üstüne alınmıyor tek bir coşkuyu


        Aynı şarkı, Elaine Paige tarafından seslendirildiğinde, bambaşka, sert, keskin mesajlar ileten, kararlılığı her türlü zayıflığın gölgesinden kurtaran, içinize hem takdir hem korku salan bir ezgi oluyor. inanılmaz bir değişim, iki güçlü ses, iki olağanüstü yorum.


        Tablolara bakarken de bir kitabı okurken de hepimiz başka ipliklerle farklı nakışlar işliyoruz ve ne gariptir ki bunun farkına varamıyoruz. Aşktan, vatanseverlikten, nefretten, mücadeleden, dürüstlükten konuşuyoruz, sürekli konuşuyoruz. Bu kaos içindeki orkestrayı yönetenler kulaklarını tıkıyorlar muhtemelen, o kadar bozuk sesler çıkıyor ve o kadar, o kaosun içindekilerin dışındaki.


        Bir adam bir panele katılıyor, entelektüel, kültürlü, toplumda iyi bir adı, tanınmışlığı, kitapları var. Kadına, çocuğa yapılan haksızlıklardan konuşuyor hatta kadın, erkek ayırmadan insana yapılan haksızlıktan söz ediyor, alkışlar, alkışlar. Evinde bir çocuk yüreği titriyor korkudan alkışlar bitecek diye, eve dönecek diye, kimsenin umurunda değil, kimse dinlemek, anlamak, gerçekten yardım etmek derdinde değil


        Ünlü tabloda bir kadın gülümsüyor. Leonardo Da Vinci tablosunu bitirdiğinde yıllarca, yıllarca o gizemli gülümsemenin konuşulacağını tahmin etmiş olamaz. Nasıl sihirli bir elin o resme bakan herkesi uzayın derinliklerinde terk ettiğini, bütün insanlık tarihi boyunca kaybedilmiş, ardından gözyaşı bile döklülememiş yaşanmışlıkların ağır zincirlerine vurduğunu açıklayamayız. Her bakan kendi parmak izini bırakır o resme ve her şeye, bilmeyiz.


        Zaferlerden söz ederiz, ölümlerden, ayrılıklardan, yarım kalmış hayatlardan değil. Sanki yalnızca mağlubiyetlerde yaşanırmış gibi acılar.


        Şarkıları dinleyenler kendini katar, söyleyen kendini katar, o eseri yaratan kendini katar. Aynı maviye siyah fırça darbelerini vuran da vardır, hiç müdahale etmeyen de,  tablonun üstüne bir kova balçık sıvayan da, kimseye görünmeden, yakalanmadan, kendince.


        Yorumlarımız, parmak izlerimiz, yorumlarımız, elimizdeki avucumuzdaki bakış açımız, çok hem de çok farklıyız.


    ZERRİN TİMUROĞLU

    2021


       

   


  


12 Temmuz 2021 Pazartesi

Papağan

        Köprülerin gizemi, insanın içini acıtan, görmeye tahammül edemediğim yaşam benzerliği. Başı ve sonu belli, dursan üzerinde, bir noktada, ilerlemesen bile nereden gelip nereye gideceğin apaçık ortada, sen başını bir sağa çevir, bir sola çevir, görürsün değiştiremeyeceğin her şeyi.

        Suların insanı korkutup kaçırmaya çalıştığı, azgın suların üzerinde, gururla iki kolunu açıp, yardıma hazır bekleyen köprüler. Ya da viyadükler, sanki oyuncak köprü gibiler. Karanın üzerinde köprü, havada yüzen balık gibi tuhaf gelir insana.


        İki noktayı el ele tutuşturur sonra bırakırlar kendi hallerine. Girişten öncesi, çıkıştan sonrası uzay boşluğudur köprüde. Köprünün altından çok sular aktı derler ya, diyalektiğin atasözü. Tamam değişmiştir her şey, köprünün altından akan su bir an sonra başkadır. Yukardan bakarken aynı sulara, farketmez bu gerçek bize. Su fokurdar, sesini dinlemek güzeldir. Biz her an değişen bir doğanın gerçeğiyle yorulmak istemeyiz. Hoş bilsek, sürekli düşünsek ne olur. Yazılan kitapların sayfalarında öksüz, yetimdir kelimeler. İfadesiz sadeliklerinde ilgi çekmek kurnazlığı vardır.


        Köprüye adımını atmıştı. sonradan fark etti. Uzun süredir yürüyordu. Omuzunda papağanı,  ne zaman yollara düşmüş, ne zaman, buraya, köprüye gelmişti, bilmiyordu. Köprünün ortasına kadar yürüdü. Orta boylarda, dalgalı, kumral saçlı, zayıf bir erkekti. Papağan yeşil, mavi, sarı, turuncu, siyah, beyaz renkleri ile, bu üstü, başı çok da yeni olmayan adamın  omzunda, siyah beyaz televizyonun üzerine konulmuş bir biblo gibi duruyordu. Hem ilgi çekiyordu hem küçümseniyordu. Yani görüntü vardı ancak gerçeği yansıtmıyordu.


        Köprü kemerli, taştan yapılmış, eski bir yapıydı. Çok şey görmüş, çok şey sırtlanmıştı. Üzerinden insanlar, hayvanlar yürüyüp geçmişlerdi kaderlerine. Tam ortasına kadar gelip, tekrar geri dönenler olmuştu. Çok sonra yeniden geldiklerini, geçtiklerini görmüştü onların da.


        Köprünün taş yan duvarına yaslandı. Genişti bu duvar, çıkıp üstüne otursam, dinlensem diye geçirdi içinden ve öyle de yaptı. Çok güzel görünüyordu aşağıda sular. Papağanı, omuzuna sıkı sıkı geçirmişti tırnaklarını. Gülümsedi adam, papağanına dönüp, korkma dedi, unuttun galiba uçabiliyorsun sen, düşme ihtimalin yok. Papağan, mırıldandı, aptal adam, aptal adam dedi. Duymadı adam ya da duymamazlığa geldi belki de. Papağandı işte, fikir üretmiyordu, ezberdi hepsi. Rengi solmuş kahverengi, kadife ceketinin cebinden leblebi çıkardı bir avuç. Sarı, tuzlu leblebi ile doldurdu ağzını, ayaklarını sallayarak akıp giden suya daldı gözleri.


        Başını kaldırdı, gökyüzüne, maviliğe baktı, sonra yine indirdi başını sulara daldı. Yeryüzündeki milyonlarca köprüyü düşündü. Hep bir tehdit hep bir kocaman yalnızlık hissi. Amacına ulaşacaksan beni geçeceksin, çaren yok komutu. Görünmeyen yazılarla her köprünün üzerine yazılı. Omuzunda papağanı, aptal adam, aptal adam dedi yine. Yine duymazdan geldi. Verecek cevabı mı yoktu, cevap vermekten mi bıkmıştı, yoksa cümlenin asıl sahibine söylemiş miydi bir kaç söz.


        Hava kararacak birkaç saat sonra, kalkmalıydı, köprüyü geçmeliydi, yoluna devam etmeliydi, edebilecek miydi. Kalktı,geldiği yöne döndü, ilerlemedi.

     

        Papağan ezberden mi konuşuyordu yoksa tırnaklarını geçirdiği adama duyurmak istediği  bir bilgisi, bir bildiği mi vardı. Nehrin suları adam kalkınca daha bir coştu, kabardı, öyleki sular köprüye ulaşıyordu. Fırtına çıkmamıştı, yağmur yağmamıştı, ne olmuştu sulara.


        Döndüğü yönde hızla yürümeye başladı adam, omuzunda bir papağan. Aptal adam, aptal adam diyen, omuzunda kıpırdamadan duran. Sular öfkeli gibi, adam nerdeyse koşaradım, az kaldı terketmeye köprüyü, girişe ulaştı. Omuzunda bir hafiflik hissetti, elini attı, yoktu, gökyüzüne baktı, yoktu, sağa ,sola bakındı yoktu, papağan. Havada bir ıslık sesi, neye eşlik ediyordu, aramadı adam, koşaradım uzaklaştı köprüden, belki de canını kurtardı.


        Aptal adam, aptal adam.



ZERRİN TİMUROĞLU

   

2021


      

     


6 Temmuz 2021 Salı

Anka Kuşu Ağladı

        Yaptığımız bütün kötülüklerin cezasını çekeceğiz, yaptığımız butun iyiliklerin ödülünü alacağız. İnsanlar korkusuz aslında deli gibi korkarken. Devleri kim gördü bugüne kadar bütün masallarda var. Sanki kötülüğün boyla bir ilgisi mi var. Öyle olsaydı her zaman kaçıp kurtulabilirdik acılardan, tanırdık kötüleri kocaman vücutlarından. Öyle değildir küçücük, sinsi bakışlarıyla göze çarpmayan, ruhları kararmış, yüreğinin bütün yıldızlarını yitirmiş insanlar söndürür ışıldayan fenerlerin hepsini.

        Kim görmüş anka kuşunu, her masalda gözyaşlarıyla yaraları iyileştiren, otuz kuşun birleşimini. Açılan mavi, kırmızı kanatlarıyla sanki bütün gökyüzünü kaplayabilirmiş, sözünü herşeye dinletebilirmiş, umutların hepsine çare olabilirmiş gibi, başını çevirdiği tarafta tasaya, derde meydan okuyan bakışlarını kim görmüş, her masalda var.


        Kim bize meydan okuyan, aklımıza anka kuşunu yerleştiren, devleri kötü yapan ne. Hiç ilgilenmediğimiz konularda bile çok şey biliyormuşuz duygusunu niye taşıyoruz ki. Gördüklerimiz bildiklerimizden daha mı önemli. Ağacı gördüm peki hakkında ne biliyorum. Yedi zorlu kapıdan geçerek derin vadiye ulaşan otuz kuşun birliği anka kuşuna neden ihtiyacımız var.


        Arabayı öyle hızlı sürüyordu ki, yol önünde çita gibi koşuyor, kayboluyor, kayboluyordu. Tekrara bağlanan bir oburlukla bitiriyordu yolu zaman. Elleri direksiyonda, dikiz aynasından arkasına, yola bakmaya korkuyordu, hala takip ediliyor muydu, bilmek istemiyordu. Sabah evinden çıktığında, gideceği şehirdeki konferanstan başka hiçbir kaygısı yoktu. Beş saatlik bir yolculuktan sonra gece otelde kalacak, ertesi sabah konferansa katılıp dönecekti. Ancak yaklaşık üç saat sonra, fazla kalabalık olmayan yolda arkasından hiç ayrılmayan o arabayı farkettiğin de korkudan içi çekildi. Siyah, lüks bir jipti. Kendi arabası olmasına rağmen çok anlamıyordu araba markalarından. İlk farkettiğinde geçer gider diye düşünmüştü çünkü kendi arabasından çok daha kaliteli olduğu belliydi. Bir süre sonra arkasından ayrılmadan, belli bir mesafeyi koruyarak geldiğini anladı. Bir saat bu takip sürdü, sonra hızını arttırdığını ve kendisine yaklaşmakta olduğunu anladı. Bütün gücüyle bastı gaza, kanının çekildiğini hissetti damarlarından. Yol gerçekten ıssızdı ve az sonra yakalanacaktı. Kimdi ki bu, neden kendisini takip ediyordu. Popüler biri değildi, zengin değildi, siyasi bir kimliği yoktu, yalnızca iyi bir kadın akademisyendi. İngiliz dili ve edebiyatı bölümünde doçentti.


        Korkular çok aç gözlüdür, abur cuburla beslenirler. Ocakta kaynayan süt misali kaşla göz arasında taşarlar. Kabarmasınlar diye dikkat ettikçe bir anda kandırıp sizi, telaşın kollarına bırakırlar.


        Hava saatinden çok önce kararmıştı, yağmur bulutları sanki bu kovalamacanın tarafı olmuştu. Yol çitası koştururken, oburca yutarken yolu; gözleri bir benzinlik arıyordu umutla. Yoktu, ne bir çiftlik evi, ne yiyecek satan yöre halkından tek bir kimse, yoktu. Artık neredeyse yaklaşmıştı. Hızını artıran araç aniden yanından geçti direksiyonu kendi arabasının önüne kırıp arabayı durdurdu, çarpışmalarına çok az kalmıştı. Kapıları kilitledi, korkunun karanlığında beklemeye başladı. Yolunu kesen arabanın kapısı açıldı, siyah yağmurluklu, uzun boylu, biri indi ve kendi arabasına doğru yürüdü.


        Yağmur şakır şakır yağıyordu, yol çitası birden ortadan kaybolmuştu. Yolu yiyip bitiren herşey artık sessizdi. Yağmur kırılmış araba camından içeriye girmeye başlamıştı ve buna engel olacak hiçbir şey yoktu. Bir kilometre ilerde bir benzinlikte ışıklar, market, insanlar canlı lıklarıyla sıcacıktı. Benzinliğe siyah bir jip girdi, pompanın önünde durdu, bekledi, içinden kimse inmedi, benzinini aldı, parasını arabanın camından uzattı. Yağmur kolundaki kızıllığı yıkadı. Koyu kırmızı, utançtan pembeleşerek döküldü yere.


        Yedi zorlu sınavdan geçip derin vadiye ulaşan otuz kuşun birleşimi anka kuşu kanatlarını açtı, açtı, görkemli kanatlarıyla gökyüzünü kapattı, ağlıyordu, düşen gözyaşları yağmur damlalarıyla karıştı, kayboldu, şifa olamadı.


        Gene suskunuz, yine ağzımızı bıçak açmıyor. Anka kuşu isyanda.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021


   


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...