27 Eylül 2022 Salı

Özgürlük

        İskoçya denilince ‘Cesur Yürek’ aklına geliyordu. William Wallace adında bir İskoç kahramanının, aşık olduğu kızı bir İngiliz soylusu ile paylaşmayı reddetmesiyle başlayan ve bir özgürlük mücadelesine dönüşen isyanı anlatılmıştı filmde. Mel Gibson, olağanüstü oyunu ve yönetmenliği ile kim bilir ne çok iz bırakmıştır dünyanın her yerindeki, milyarlarca insanın yüreğinde.

        Yani sevmek aslında kolay bir mesele değildir. İster bir yabancıyı, ister evladını, ister vatanını, ister bir canlıyı.


        Sorumlulukları vardır, içinizden taşan, kendinizin bile engel olamayacağınız taşkınlıkları, kavgaları vardır sevginin. Öyle oturduğunuz yerden seviyorum demekle olmaz, gerçek olmaz, iz bırakmaz.


        Sevmek belki de yaşamayı değerli kılan tek şeydir, ama sadakatle, ama her şeyi göze alarak ama bütün bencilliklerden, bütün hırslardan kurtularak, tıpkı William Wallace gibi.


        Dalgaların sesi gitgide daha bir duyulur hale gelmişti. Hava da serinlemişti birden. Sanki gökyüzünde küçük bulutlar birikmişti, daha çoğuda gelecek gibiydi. Sonbaharın gizli hüznü, yeşile, güneşe düşmanlığı yaklaşıyordu galiba.


        Kumsalda otururken sert adamın onun arkasından gelip, yanına oturmasını, ona her şeyin iyi olacağını söylemesini istemişti aslında. Hep yaptığımız gibi, içimizden geçen, kaçarken kovalanmaktır. Oysa bir saat geçmiş olmasına rağmen sert adam görünmemişti ortalarda. Mektubunu okumuş ve yazılanları kabullenmiş olmalıydı.


        Kendisinin de istediği bu olmasına karşın niye bu kadar mutsuz hissediyordu kendisini, sanki sonsuz bir çölün tam ortasında, bir başına kalmış gibi niye bu kadar kuma dönüşmüş, niye bu kadar susuz hissediyordu.


        Kalktı, üstündeki kumları silkeledi, caddeye doğru yürümeye başladı. Kaldırımda ayakkabılarının içindeki kumuda temizledi. Saat ilerlemişti, insanlar işlerine, alışverişlerine gitmek için çıkmaya başlamışlardı sokağa.


        Karnı acıkmıştı, yakındaki bir çay bahçesine doğru yürüdü, oturmadan önce ellerini yıkadı. Gelen çocuğa çay ve kahvaltılık bir şeyler söyledi. Sadece üç masa doluydu, biri de kendi oturduğu masanın hemen önündeki masaydı. Deniz git gide sesini yükseltiyordu, kendi kızgınlığı mıydı bu çırpınış, bize uyarı mıydı yoksa o da bilmiyor muydu nedenini.


        Öndeki masada oturan orta yaşlarda bir erkekti. Açık renk bir pantolon ve mavi renk bir gömlek giymişti, şık sayılırdı ve masaya koyduğu bir kitabı okumaya dalmıştı. Bir elinde fincanını tutuyor arada içiyordu.


        O, masaya, denizi karşısına alacak şekilde oturduğu için birbirlerini rahatça görüyorlardı, sanki bir ara kitaptan başını kaldırıp, kendisine selam verdiğini sanmıştı, ama tanımıyordu ki niye selam versin demiş, unutmuştu.


        Kahvaltısını bitirip ikinci fincan çayı isterken, adamın doğrudan kendisine baktığını ve gerçekten gülümsediğini gördü,


    - Günaydın, çay çok güzel dedi.


        Sinirlenmişti, ne rahatlıktı bu, tanımadığı bir kadına ne diye gülümsüyordu, diye düşündü. Hafifçe başını eğdi, denize döndü. Cevap vermediği için, kızdığını anlayacağını ummuştu. Ama hayır, az sonra,


    - Siz, öğretmensiniz değil mi diyen sesini duyunca irkildi, ona bakınca, samimi ama saygıyla bakan gözlerini gördü. Kızdı kendine, ne yabani, ne art düşüncelisin diye içten, içe azarladı kendini. Belli, adam veli filandı işte.


    - Evet, dedi, günaydın.


    - Benim yeğenimin dersine giriyordunuz hocam, sevdiği tek öğretmendiniz, sizin sayenizde o zor dersi sevdi ve başarılı oldu.


        Böylece tatlı bir sohbete başladılar ama aynı masada değil, ayrı masalarda, önce eğitimden sonra kitaplardan, inanılmaz kolay, anlaşılır, her türlü egodan uzak, sakin. O kadar iyi geldi ki bu sohbet ona, bir kaç saat önce düştüğü çöllerden, kocaman kanatlı bir kelebeğin kanatlarında yemyeşil bir vadiye bırakılmıştı sanki.


    - Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum dedi, adam. Mavi gözlerinde iki küçük fener vardı yanan, güven veren, huzur veren bakışları vardı. Çok güçlü görünüyordu ama hiç yüzünüze şamar atmadan, kocaman bir dağ, sanki kocaman vadilere saklanmıştı.


    - Kalkmam gerekiyor, arzu ederseniz sizi de gideceğiniz yere bırakabilirim, dedi.Mimarmış, belediyede bir toplantısı varmış.


    - Teşekkürler, ben biraz daha oturmak istiyorum dedi, tokalaştılar, ayrıldılar. O gidince nereden geldiğini bilmediği bir güven yerleşti yüreğine. Birden hayatın sadece sert adamdan ve doktor kadından ibaret olmadığını anlamıştı. Bu karşılaşma çok iyi gelmişti ona.


        Tesadüfler iyidir bazen eğer gerçekten tesadüflerse. Biraz daha oturup kalktığın da çarşıya doğru yürürken, çay bahçesinin az ötesinde bir arabanın içinde, öfkeyle onu izleyen sert adamı fark etmedi. Sanki bir an yüzüne bir alev gelmiş gibi irkildi ama önemsemedi, sonbahar dedi ve yürümeye devam etti.



Zerrin Timuroğlu

2022


18 Eylül 2022 Pazar

Sinsi İyilik

        Yazmanın kolay olduğu düşünülmesin. Bazen tek bir kelime yazmak, içinizde, bir yerlerde kilitli kapıların kilitlerini kırabilir, yüreğinizde onarılmaz yaralar açabilir. Bu tıpkı çok pahalı ve değerli bir kumaştan elbise dikmek gibidir, eliniz titreyip, makas azıcık kayarsa bütün büyü kaybolur, telafisi olmayacak şekilde kumaş ziyan olur.

        Böyle hatalar belki de bütün dinlerde söylenen bir cümleye götürür bizi; Tanrı bir kapıyı kapatırsa, başka bir yerde bir pencere açar. Teselli cümlesi sanılır ama bana göre gizli bir emir vardır sanki içeriğinde; hayatın getirdiklerine uyum sağlayın, sorgulamayın, yeniliklere alışın, der.


        Güzel havada, deniz kokusunu içine çekerek, ağaçların hafif esintide fısıldaşmalarına kulak kabartarak yürüyordu. Çantasında sert adama yazdığı mektup vardı. Ofisine götürüp, bırakacaktı, aldığına emin olmak için uzaktan izleyecekti. Doktor kadını artık çok iyi tanıyordu. Emindi, sert adamın ofisinde adamlarının olduğuna, her şeyi yapabilirdi.


        Caddenin kenarındaki tozlu, dar yerde yürüyordu. Yokuş aşağı inerken keşke dünya her zaman böyle sessiz, böyle temiz, böyle güvenli görünse diye düşünüyordu.


        Çok iyi okullarda okumak, birkaç dil bilmek, zengin olmak, iyi olduğunu düşünmek insanları ne güvenli kılıyordu ne anlamlı yapıyordu. Beyinleri neye şartlanmışsa, bu kolay, kolay değişmiyordu.


        Birkaç yıl önce bir öyküsü basılmıştı bir edebiyat dergisinde, sevinmişti, yakın arkadaşlarından biriyle konuşurken, öyküsünü okumak istediğini söyledi. Kendisine gönderilen sayıyı verdi arkadaşına. o da eve götürdü, birkaç gün onda kaldı.


        Öyküsünde bir kadının, gizemli hayranı tarafından takip edilmesi, korkusu, sonunda kendisini takip eden kişinin evlilik teklif etmesiyle aydınlanan olaylar vardı. Bütün anlatım, yoğun bir kar yağışı altında, sabahın erken saatlerindeki karanlıklarda, henüz insanların sokaklarda çoğalmadığı zamanlarda gerçekleşiyordu.


        Dergiyi geri getirdiğinde arkadaşı, söylediği cümle o kadar şaşırtmıştı ki kendisini, o kadar üzülmüştü ki sevdiği bir insanı yanlış tanıdığına, şimdi bile hayal kırıklığını hatırlıyordu. Arkadaşı; hocam, sana hiç yakıştıramadım bu konuyu demişti. Evleri dolaplar dolusu kitap olan, modern insanlardı. Takip edilen, evlenme teklifi alan bir kadının nesini uygunsuz bulmuşlardı anlayamamıştı. Sormamıştı, çünkü bazı düşüncelerin açıklaması olamazdı ki. 


        Sert adamın ofisinin bulunduğu binaya gelmişti. Kapılar kapalıydı.Mimarisi değişik, modern bir binaydı, belki de kasabanın en güzel binalarından biriydi.


        Camlı girişe yanaştı, belki güvenlik uyanıktır diye düşünüyordu. Elini gözüne siper edip, camdan içeriye baktı. Tam o sırada asansörden çıkan sert adamı gördü, o da görmüştü kendisini. Geri gitmek isterdi ama çok anlamsız olacaktı.


        Sert adam koşarak geldi, kapı açıldı,


    - Hayrola, bir şey mi oldu, iyi misin, diye telaşla, baştan ayağa inceledi onu sert adam.


        Ne diyeceğini bilemedi birden. Buraya gelene dek yolda biriktirdiği tüm huzur, patlamış bir balondaki hava gibi kaybolmuştu,


    - Yok hayır, ben bir mektup bırakıp hemen gideceğim, lütfen, alın dedi, çantasından çıkardığı mektubu verdi, arkasını döndü, yürümeye başladı.


        Sert adam aldı mektubu, durdu, öğretmenin gidişini izledi, koşmadı arkasından. Belki o da artık bıkmıştı, belki o da artık kimsenin peşinden koşacak gücü bulamıyordu kendisinde, belki sert adam da rotasını değiştirmişti.

        

        Öğretmen binadan uzaklaşınca, sahile inen bir patikaya saptı, bu karşılaşma, bu tepkisizlik kanatmıştı yüreğini. Kumsalda, denize yakın bir yere oturdu, durgundu deniz, sanki meraklı gözlerini ona dikmiş bir şeyler anlatmasını bekliyordu.


        Çantasını yanına koydu, dizlerini çekti karnına, elleriyle sardı, yüzünü gömdü dizlerine. Arkadaşının söylediği sözleri seneler sonra çözmüştü, takip edilen ve evlenme teklif edilen kadın yeni eşinden boşanmış bir kadındı, sanırım yakıştıramadıkları buydu. Yani Tanrı’nın açtığı pencereyi gürültüyle kapatmak istemişlerdi.


        İnsanlar, o kadar çoklar ki ve o kadar zalim ve o kadar kıskanç.İnsanlar o kadar şey biliyorlar ki, bir tek, hiçbir şey bilmediklerini bilmiyorlar. İnsanlar öyle sahte, öyle bencil ve öyle acımasızlar ki kendilerine benzemeyen herkesi öldürerek, iyiliği yok ederek yaşıyorlar ve öyle çoklar ki.



ZERRİN TİMUROĞLU

2022

9 Eylül 2022 Cuma

Seçimlerimiz

        Sert adam koltukta öfkeyle doğruldu,

    -Ne işin var burda diye sordu doktor kadına.


        Kot pantolonunun üzerine mavi bir tişört ve beyaz bir ceket giymişti doktor. Sarı, uzun saçlarını omuzlarına serbestçe bırakmıştı, beyaz, topuklu ayakkabıları ile olduğundan uzun görünüyordu. Teni pürüzsüz, beyazdı, mavi gözleri sert adama hem sevgiyle, hem özlemle hem büyük bir tedirginlikle bakıyordu. Sert adamın ağzından çıkacak iyi, sevecen bir söze hasret bakışlarıyla öylece duruyordu kapının önünde,


    - Vazgeçmeyeceğim, seni o öğretmene bırakmayacağım, hata yapmana engel olacağım dedi.


        Sert adam oturduğu yerden, içindeki nefreti bastırmaya çalışarak, bezgin baktı doktora. Ne söylese faydası olmayacaktı, geçen yıllar boyunca anlamıştı bunu. Doktorun çevresi çok genişti, hastaneye de yatırsa çıkıyordu, polise şikayette etse çıkıyordu. Tek çaresi öldürmek gibi geliyordu bazen, öyle bunalıyordu ama kardeşini öldürdüğünü ispatlamaya mecburdu, sabırlı olmaya mecburdu.


    - Sana acımamak mümkün değil dedi doktora, bu kadar güzel, eğitimli, zengin ve başarılısın ama seni hiç sevmemiş ve sevmeyecek birinin peşinde hayatını mahvediyorsun, neden.


        Doktor masaya yaklaştı, ordaki koltuklardan birine oturdu,


    - Ama benimle evlendiğinde böyle düşünmüyordun. dedi, sert adama.


        Sert adamın yüreğinde bir fay kırıldı, boğazında düğümler sıkılaştı, gözlerinde değiştiremeyeceği her şey için biriken pişmanlıklar vurdu kıyılarına,


    - Bu hayatımın en büyük hatasıydı, seninle evlenmek yaptığım en büyük yanlış oldu dedi.


        Doktor kadın yine öylece oturmaya devam etti, kendisine söylenen bu sözlerin ağırlığı hiç etkilememişti onu. Belli ki sert adamın söylediklerinden çok onu sadece kendi yalan cevapları yönetiyordu.


        Sert adam,


    - Niye geldin, gitmezsen ben gideceğim, seni görmeye tahammül edemiyorum dedi.


        Doktor,


    - Benimle inatlaşmaktan vazgeç yoksa yazık olacak öğretmene dedi ve kalktı, kapıya yöneldi, garip ama mavi gözlerine dalgalar uğramıştı.


        Çıkıp gitti. Sert adam koltuğun arkasına dayadı başını, sanki bir depremden kurtulmuştu, ama tamamen değil. Sanki bir selden kaçmıştı ama uğultusu hala kulaklarındaydı.


***


        Güneş yemyeşil ağaçları, masmavi, çarşaf gibi durgun denizi, toprak yolları, caddeleri aydınlattığın da öğretmen çoktan kalkmış, kahvaltısını yapmış, balkonda çayını yudumluyordu. Bir yandan da mektup yazıyordu sert adama. Ona iyice anlatmak istiyordu, en ufak bir umut kırıntısı bile olmadığını beraber olmalarına, inandırmak istiyordu.


        Hiç bu kadar karasız kalmamıştı yazmakta. Çocukluğundan beri yazardı her yerde, sınıfta, kafede, parkta, sahilde, otobüste, her yerde. Mutlaka bir küçük defteri olurdu yanında. O defter en iyi arkadaşıydı, kızdıklarını da ona yazıyordu, sevindiklerini de, korktuklarını da. Bir çok travmasını bu sayede ehlileştirmişti, bu küçük, sadık, vefalı dostuyla, defteri ile.


        Başladı mektubuna,


        Size nasıl hitap edeyim bilemedim diye yazdı en üste,


        Bu yazdıklarım sizi kızdıracak sanırım ama başka çarem kalmadı. Ben zaten hayatı kolay geçmiş biri değilim, yani mücadelem ancak standart dertlerle sınırlı kalmalı. Doktor kadın gibi biriyle mücadele edemem, çünkü onun kadar yaşamayı sevmiyorum ve onun kadar sizi de sevmiyorum. Ben düşündüm, asla onun gibi sizi kazanmak için uğraşmazdım, deli mi değil mi bilmiyorum, kardeşinizi öldürdü mü öldürmedi mi bilmiyorum. Ama bir zamanlar onu sevdiğinizi ve evlendiğinizi biliyorum.


        Ben ve doktor çok farklı insanlarız, dağ ile ova gibi; denizle, nehir gibi; geceyle gündüz gibi; atla, kartal gibi. Hem beni hem onu sevmiş olmanız inandırıcı gelmiyor bana bu yüzden. Birini severken gerekçelerimiz olur bazen bildiğimiz bazen hissettiğimiz. Herkesi aynı anda sevemeyiz, aşık olamayız. Sizin doktorla evlenme gerekçeniz, bana bu kadar aykırı birini, bir zamanlar tercih etmiş olmanız çok garip geliyor bana.


        Belki bu kaçırılmalar olmasaydı, bu sıkıntıları yaşamamış olsaydım farkına varmayacaktım bunların. Lütfen  beni aramayın, sormayın artık, yüreğimde, binbir zorlukla büyüttüğüm çiçekleri ezip, dökmeyin. Size iyilikler diliyorum, beni anlayacağınıza eminim.


        Mektubu zarfa koydu, elleriyle ofisine götürecekti. E-postayla göndermek istememişti, böyle daha inandırıcı olacaktı.


        Mektubu çantasına koydu, evden çıktı. Çok güzel bir gündü, mis gibi deniz kokuyordu bütün dertlere inat. Aklına bir şarkı takılmıştı ama sözlerini parça, parça hatırlıyordu.Telefonundan müzik dinlemek istemiyordu şimdi, doğayı dinlemek istiyordu. Yaprağın hışırtısını, kedinin miyavlamasını, saksağanın ötüşünü, arının vız vızını. Uzaklardan insan sesleri de geliyordu, kendi mahallesi uyanmamıştı daha.


        Bir kum saatine mecburuz, gözlerimiz kayıp giden kumlarda. Bir guguklu saate özlemimiz belki de o kuşu görmek, o sesi duymak yeniden heyecanlanmak istiyoruz belki de. Kendi çığlıklarımız sağır eder bizi, ilk önce onlar susmalı, ilk önce kum saatini durdurmalı.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022

2 Eylül 2022 Cuma

Kabullenmek

        Kapısı çalmaya devam ediyordu, ardında sert adamın sesini duyuyordu, açması için yalvarıyordu, onu çok merak ettiğini, neden böyle davrandığını soruyordu.

        İşte böyle bir noktaya geldiğinde asla tepki vermeyeceğini biliyordu öğretmen. Sanki başka bir dünyaya geçmiş gibi yabancılaşıyordu her şeye, bütün umutları mı tükenmiş oluyordu, çok mu yorgun hissediyordu kendisini, yoksa güven duygusunu kırıntısı bile kalmıyor muydu gönlünde. Hazır oluyordu bütün savaşlara ama baştan ölümü kabullenerek.


        Pikeyi başını örtecek şekilde örtünmüştü, içinden, sert adamın bir an evvel gitmesi için dua ediyordu. Bu doktor kadının oyunları, bu karmaşa, zaten çok hassas bir terazide ölçtüğü yaşam sevgisini, sevincini yere dökmüş, toza karıştırmış yok etmişti, uğraşmak istemiyordu. Sert adamla bir daha konuşmak istemiyordu, bir daha doktor adını duymak istemiyordu.


        Kapı sesine başucundaki telefonun seside eşlik ediyordu arada. Bekledi, bekledi ama ne kapının ne telefonun sesi kesildi. Pikeyi başından çekti, yatakta oturdu arkasına yastıkları dayadı, telefonu aldı, açtı,


    - Neden açmıyorsun kapıyı, neden, ne oldu diye endişeyle bağırıyordu sert adam, iyi misin.


    - İyiyim dedi, sadece beni dikkatle dinlemeni istiyorum. Kapıyı açmıyorum çünkü seni bir daha asla görmek istemiyorum,


    - Ne, kendinde değilsin sen ne oldu, ne yaptılar sana, polisler iyi olduğunu söylemişlerdi  diye bağırdı sert adam.


    - Lütfen benim sözümü kesmeden dinle, yorgunum, ama seninle konuşmazsam kapıdan gitmeyeceksin diye son enerjimi harcıyorum. Artık bitti, ne eski karın doktor, ne senin ondan almayı düşündüğün intikamın, ne onun kandırdığı arkadaş sandıklarım, hiçbiriniz beni ilgilendiriyor. Bıktım, en küçük zerreme kadar bıktım. İstediğini yapabilirsin sen de, ister ayrılırsın, ister birleşirsin, ister intikam alırsın. 


    - Sen ne dediğini bilmiyorsun dedi, sert adam,


    - Ben her zaman ne dediğimi bilirim, eğer şu kadar zamanda beni tanıdıysan asla böyle bir kararı öylesine söylemeyeceğimi anlamış olman lazım, hoşça kal, lütfen ne telefon et bir daha ne kapımı çal. Şimdi yatacağım.


        Telefonu kapatıp komidinin üstüne  bıraktı, kapıda artık çalmıyordu. Yastıklarını düzeltti, pikeyi beline kadar çekti, sağına döndü, kıvrıldı, gözlerini kapattı.


        Masmavi bir gökyüzünün altında, papatyaların, gelinciklerin toprağı baştan başa süslediği, rüzgarın hafif, hafif estiği, sessiz, çığlıksız, endişesiz bir yerde boylu boyunca uzandı yere. Papatyaların keskin kokusunu çekti içine, arıların vızıltılarını duydu, önce endişelendi sokarlar mı diye sonra hiç umursamadan yumdu gözlerini. Güneş sıcak ama yakmayan kollarını dokundurdu yüzüne belki bir teselli gibi.


        Öğretmen yorgunluğuyla derin bir uykuya dalarken, sert adam kapının önünde, işittiklerinin üzüntüsüyle dona kalmıştı. Evet dediği doğruydu öğretmenin, o hiç şakadan anlamıyordu ve kendisi de hiç şaka yapmazdı. Onsuz yaşamak istemiyordu sert adam ne var ki öğretmenin karakteri çok sertti. Hatta o kadar ki kendisi de değiştiremezdi, gönlüne söz geçiremezdi öğretmen.


        Sanki coşkuyla, neşeyle akan bir nehir bir anda yatağını değiştirip, başka bir yöne akmış gibi onu kaybetmişti. Kapıdan uzaklaştı, merdivenleri indi, sokağa çıkınca dönüp tekrar baktı öğretmenin evine. İçinden, senden asla vazgeçmeyeceğim dedi, zor olacak ama vazgeçmeyeceğim. Karşı kaldırımın önündeki arabasına yürüdü, bindi, hemen arkasında duran arabadaki adamlarını aradı telefonla, hiçbir yere ayrılmadan beklemelerini, dikkatli olmalarını söyledi.


        Kasabanın merkezindeki bürosuna geldi, çok güzel bir binaydı ve ofisi de çok büyük, güzeldi. Akşam olduğu için güvenlik açtı kapıyı, selam verdi, odasına girip, büyük masasının, rahat, geniş koltuğuna attı kendini, başını arkaya yasladı, yumdu gözlerini, ışığı yakmadan bir iki dakika böyle kalmak istedi.


        Güvenliğin sesini duyduğun da ofisin kapısının önünde, dışardan gelen ışıkla tanıyamadığı birinin içeriye girmek üzere olduğunu gördü. Güvenlik,


    - Özür dilerim efendim engel olamadım diyordu, doktor kadın karşısında duruyordu.


        Yaşamanın en önemli eğitimi kabul etmek üzerinedir. Değiştiremeyeceğiniz şeyler vardır ve tek çareniz bunu kabul etmektir. Bunlar sevdiklerimize dair şeylerse büyük bir gerekliliktir bu. Sevmediklerimize ait şeylerse istemesekte boyun eğeriz. Tercih hakkımız yoktur, elimizde ne kalem, ne makas, ne fırça ne boya vardır sadece kabul etmemiz gerektiğini bilen beynimiz vardır.


        Yaşamayı ciddiye almamak gibi bir seçeneğimiz yoktur, görmemezlikten gelme keyfiyetimiz yoktur, bütün savaşlara hazırızdır hem de ölümü kabullenerek.



ZERRİN TİMUROĞLU

2022


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...