27 Haziran 2021 Pazar

Kör Nokta

        Bir ampül yandı, fazla büyük, fazla aydınlatan bir ampül değildi. Yüksekçe bir yerde asılmıştı, tam altındaki yerin küçük bir alanını aydınlatıyordu. Asılı olduğu yerde, karanlık bir sırdı onun için. Ampul bilmiyordu her şeyi, görmüyor, göstermiyordu. Bir kocaman örümcek karşı duvarda geziniyordu sanki. Ampülü korkutmuyordu bu, ona yaklaşan her canlıyı yakardı, acıtırdı canını, ona zarar vermezlerdi. Yinede merak ediyordu göremediği yerleri, orada yaşayanları, yok olanları, çekilen acıları, yaşanılan mutlulukları, merak ediyordu.

        Bir de kör nokta vardı orada, aydınlığın en fazla yoğunluk gösterdiği yer, yinede oradaki cismin görünmesini mümkün kılmayan. Ne kadar garipti, aydınlığın yokluğu kadar çokluğu da yok edebiliyordu her şeyi, görünüşte de olsa.


        Bir ampül daha yandı ötede, sevinçle merhaba dedi arkadaşına. Birlikte çok fazla yeri kurtarabiliriz karanlıktan diye sevindiler. Yine de aydınlanmayan çok yer vardı orada, köşelerden sesler geliyordu, bazen yardım çığlıkları gibi, bazen konuşmalar. Hem korku denizlerinin dalgaları vuruyordu kıyılara hem mutluluğun saf notaları çalınıyordu kulaklara.


        Bir duyguyu anlamak için mutlaka yaşamalıydı. Susuz kalmadan susuzluğu, zincirlere vurulmadan özgürlüğün kıymetini bilemezdik, yaşlanmadan en sevdiklerinize artık yardım edemeyeceğimiz gerçeğini kavrayamazdık. Yanan bütün ampuller, evrenin bütün güneşleri aydınlatsa da olduğunuz yeri, yardım alamazdınız. Gerçekler ışıkla görünür olurlar, bir an yokmuşlar sanırsınız, olmazlar, şakadan hiç anlamazlar.


        Bütün canlıların tepesinde bir ampül, haksızlık belki de, saklamak istediklerimize duyulan saygı nerede. Bütün nefes alanlar karanlık köşelerde hayatın emrinde. Ne yapabilirler ki. Öğrenmek uzun bir süreç, hem yoğun aydınlıktan hem kör karanlıktan hem zamandan kurulu bir zor oyunun içindeler.


        Birbirlerine yardım da etmezler hiç. Aydınlığa, karanlığa bırakmazlar fazla iş. Bütün canlılar birbirini yok etmeye çalışır, düzenin içinde, geriye dönüş yolundadır her şey, ilerlediklerini zannederek.


        Bir ampul, bir ampul daha yandı, çoğaldılar, karanlıklar azaldı, peki ya kör noktalar. Peki ya acılar, sevinçler, özlemler, başarılar, zenginlikler, yoksulluklar, sevgiler, aşklar, hatalar, inkarlar, yok oluşlar peki, azaldı mı.


        Denizlerde köpek balıklar, karada insanlar, hayatın gerçekleri, zamanın kollarında habire çalışıyorlar, düzen bozulmamalı, ne gülmenin fazlaca ne ağlamanın deli gibi, kimseye faydası yok, el ele tutuşun yine de el ele tutuşun, derin darbeye duvar olun. Ateş ediliyor ateş ediliyor bütün lambalar söndü ya güneşler.


        Güneşler yarım gün sadece, o yarım günde mutlu olun, iyi olun yaratıcı olun, her biriniz aydınlığın kölesi olun. Az ilerde, kuytu köşede yandı ışıklar galiba, sevindik, gözümüz oraya takılı kaldı. Bildiğimiz bir öykü bu, dayanmak, yaşamak, yaşatmak ve nefes almak için tek yol var o da sanat. Çevirin ışıkları sahnelere çevirin lütfen, kör noktalara siper olun.


ZERRİN TİMUROĞLU

2021


     



23 Haziran 2021 Çarşamba

Koşu

        Tozu dumana katıyorlardı. Bir kaplumbağa, bir ceylan, bir tilki, bir deve kuşu, bir horoz. Koşuyorlardı. Aslında daha bir sürü canlı vardı onlarla koşan, bütün hayvanlar koşuyorlardı. Bitkiler mahkum ya da kaderlerine razı ya da yeniden yeşereceklerinden öyle eminler ki.

        Kaplumbağa koşuyor, gülümsetiyor hepimizi, biliyorum. Ancak koşuyor işte, hepsi yan yana, hepsi aynı yöne, hepsi aynı hedefe koşmuyorlar ki, mümkün mü böyle bir şey.


        İstiyorlar mı koşmayı, bir şeyden mi kaçıyorlar yoksa varacakları yeri mi özlediler. Hiç durmaya niyetleri yok, soluklanmaya hevesli görünmüyorlar. Gün devr-i alemine devam ediyor, koşuya aldırmıyor. Nerde başladılar niye başladılar kimse bilmiyor, nereye gidiyorlar kimse bilmiyor.


        Zaten bilmek taşınması zor, kocaman bir yük. En iyisi hayal kurmak. Kaplumbağa yoruldu, geçtiği yerde yeşil otlar vardı, durdu yedi, kabuğuna çekildi biraz, koşmaya devam etti. Çok gerideydi kimse farketmedi.


        Ceylanın kalbi korkudan çatlayacak gibi belki de yorgunluktan. O da acıkmıştı, durup ağaçların taze yapraklarından yemek istiyordu, şırıl şırıl akan derenin serin sularından içmek istiyordu, korkuyordu, bu yüzden durmuyor, sürekli koşuyordu. Oysa dursa da tehlike vardı, durmasa da açlıktan ölecekti. Yani yavaş ve cesur olandan daha az yaşayacaktı.


        Neyi yaşamaya, neyi yaşatmaya çalışıyorlardı, bir yarış mıydı bu koşu, vazgeçseler ne olurdu, durup, baş başa verseler, şöyle enine boyuna bir düşünseler olur muydu, konuşacak ortak bir konuları olur muydu. Tilkiyle, deve kuşunun sohbetinden, kurnazlıkla, başını kuma gömmek arasından, iyiye, güzele, dostluğa giden bir yol bulunur muydu.


        Horoz çok çalımlıydı, kafasını diktikçe dikiyordu yukarı doğru, hem koşuyor hem de arada yüksekçe bir yer bulup ötüyordu. Ötünce durup onu dinleyenler oluyor muydu, oluyordu. Saatlerine bakıyordu bazıları, horoza takdir eden bakışlar atıp koşuyu sürdürüyorlardı. Seyretmesi de katılması da sıkıcıydı aslında.


        Ceylanın ayağı takıldı bir yere, büküldü dizi, kalkmak istedi kalkamadı birden. Arkadan gelenler ona aldırmadılar, kalkmasını beklemediler, ezip geçtiler. Korku zaferle gülümsedi ceylandan arta kalanlara bakıp, yeni kurbanlar bulmak için bakındı etrafına. O kısacık anlarda bütün koşucuların yüreğinde bir yer bulmuştu.


        Aslanı, kaplanı, filleri gören olmamıştı, koşuya başlamışlardı ve birden yok olmuşlardı. Neredeydiler, hızlı mı koşmuşlardı yoksa saklanmışlar mıydı. İyi de nereye. Gözü keskin bir kartal koşunun ekseninden çok uzakta parlayan bir şey görmüştü. Dikkatli baktı, aslanı gördü, elinde dürbün koşuyu izliyordu. Sustu demedi bir şey, çok koşuya katılmıştı şimdiye kadar. Biliyordu yani ne olduğunu, o sadece izliyordu, sorun kendi sorunu değildi.


        En güçlü, en hızlı, en büyük hayvanlar bahis tutuşmuşlardı, kim ölecek kim kalacaktı. Oysa kaplumbağayı unutmuşlardı, ne hızlıydı ne güçlü ve hepsinden çok o var olacaktı.


ZERRİN TİMUROĞLU

2021


  



16 Haziran 2021 Çarşamba

Matematiksel

        Dışarda kar yağıyordu, incecik, fırtınayla arkadaş olmuşlar, vuruyorlar insanın yüzüne yüzüne. Soğuktan, eldivenin içinde elleriniz yok olmuş gibiydi, hisleriniz, sevginiz, nefretiniz de belki, yok olmuştu. Üstünüzdeki kalın manto, içinizdeki, kalın kazak, giydiğiniz kalın pantolon korumuyordu soğuktan sizi, basbayağı donuyordunuz işte. Sığınacak bir yer bulmalıydınız hemen, sıcak bir çay içmeliydiniz. Yapmadınız, yapmamakta inat ettiniz, durdunuz, çok uzun zaman beklediniz, o zaman eşittir öldünüz, geriye dönüşü yok

        Tanıyordunuz o arkadaşınızı aslında, nasıl duygularının sığlığında içinizi kuruttuğunu biliyordunuz. Gülüşlerinin de, sözlerinin de hep bir hesaba göre yapıldığını anlamıştınız. Derinlerde boğulabileceğini, her daim kolayca saf değiştirebileceğini biliyordunuz. Ayrılmadınız, gördüklerinizi, duyduklarınızı yok varsaydınız. O zaman eşittir, dipsiz kuyularda ihanetlerin karanlığında yok oldunuz.


        Güzel bir yuva kurmak istiyordunuz, sevgi dolu bir eş, hayatın zorluklarını paylaşabileceğiniz, güzel çocuklar büyütebileceğiniz birlikte. Sizi her durumda koruyup kollayabilecek, yardımınıza koşabilecek, sizinle konuşabilecek uzun uzun, onu dinlerken kulaklarınızda sular çağlayacak, gözlerinizde güneşler dans edecek. O yokken bile yanınızda olduğunu bileceğiniz, elinizi yanınızda yokken de tutan bir eş. Ama kandırdınız kendinizi, göz göre göre, sevgisiz, düzenbaz, aile kurmakla ilgili hiçbir fikri olmayan, gösterişe meraklı, saçma biriyle evlendiniz. Kare kökünü alamazsınız, bölemezsiniz, eşittir boş yere harcanmış koca bir hayat.


        Gördünüz tehlikeleri, dağların tepelerinden kopup gelen çığları gördünüz, ve o dağın eteklerinde kamp kurdunuz, beklediniz, felaketin soluğunu ensenizde hissederken siz, çay içtiniz belki, belki ev temizlediniz, belki alışveriş yaptınız, belki, belki, fark eder mi. Eşittir o çığın altında kaldınız, sanki hiç yaşamamışsınız gibi, yok oldunuz.


        Gözünüzü gerçeklere her kapattığınız da acılarınızın milyar üssünü aldınız. Kulaklarınızı gerçeklere her kapattığınız da denklemler zorlaştı, çözemediniz, bilinmeyenler çoğaldı siz öğrenmediniz matematiği, öğrenmediniz, neden. 


        Çığ düşmeyecek, soğuktan ölmeyeceğim, ihanete uğramayacağım sandınız, yanıldınız, yanıldınız. Zamanı geriye çeviremeyeceğini, duramayacağınızı, durmayacağımızı anlayamadınız.


        Anlayan birileri çıktı ama, çözümleri bulanlar, oyununun kurallarını bilenler, matematiği inkar etmeyenler, eşittir mücadeleye devam.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021    


14 Haziran 2021 Pazartesi

Hayat

        Ormanın içinde, nehrin kıyısında bir evdi. İki katlı, geniş verandalı, bahçesi çiçeklerle doluydu. Ahşaptan yapılmıştı, girişi boydan boya camdı. İçeriye baktığınızda güzel döşenmiş, eşyaları yeni, gösterişsiz, basit olmayan, ihtiyaca yönelik ancak duyguları yok etmemiş duvarlara asılan tablolardan hayata bakışları anlaşılabilen insanların yaşadığı bir ev olduğunu anlıyordunuz.

        Verandaya beş altı basamakla çıkılıyor, nehre biraz yüksekten bakıyor ev, sırtını oldukça yüksek bir tepeye dayamış.Nehir coşkuyla akıyor, sesini evden rahatça duyabiliyorsunuz. Mevsim sonbahar, yerler sarı, kahverengi yapraklarla kaplanmış. Araba evin hemen yanına yanaşamıyor, biraz ilerisinde bırakılmalı. Evi göreceğiniz bir uzaklıktan yürüyerek ulaşıyorsunuz. Ağaçları, suyun sesini, yaprakları, kuşların şarkılarını seviyorsanız sıkılmazsınız burda. Gözleri engin ufuklar arayan, geniş, uçsuz bucaksız mavilikte dertlerini terk etmek isteyenlerin kalmak istediği bir yer değil.


        İri yarı, kumral, yapılı, topluca bir adam nehir boyunca yürüyordu eve doğru. Üstünde deri bir ceket, siyah bir kot vardı. Dik yakalı kazağı montunun altından sarkıyordu. Boynuna ince, siyah bir atkı dolamıştı, kış haber yollamıştı artık. Yüzünde ki ifade gözlerinin derinlerinden etkilenmişti, belki de tam tersiydi. Elinde oltası, kovası vardı, balık tutmuştu bir kaç tane. Ne nehir ne balıklar ne yeşil soyamamıştı dertlerini yüreğinden. Sanki ağaçlardaki bütün meyveler dökülmüş, kimse toplamamıştı, kalmıştı öylece, kurtulamamıştı. 


        Evde yalnız yaşıyordu galiba, o gelirken verandaya çıkıp onu karşılayan kimse olmamıştı. Yalnızlık bu manzaranın içinde insanı hiç şaşırtmayan bir şeydi. Aslında havada suyun kokusu, yere saçılmış yaprakların çürürken yaydıkları, hüzün dolu, karşı konulmaz bitişe dair yüreğinize sardıkları hüzün, her şey yeniden başlar belki ne zaman, bilinmezliğin çaresizliği.


        Bu adam ne yapacaktı elindeki balıklarla, temizleyip, kızartacak mıydı, temizlemeden, bir çubuğa geçirip, dışarıda ateş yakıp öylece pişirecek miydi.Ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Sakince yürüyordu, durdu aniden, başını gökyüzüne kaldırdı, boşta olan elini gözlerine siper etti, yağmur bulutları mı arıyordu. Çekti elini yüzünden, yana çevirdi başını evden bir ses duymuş gibiydi. Telaşlandı. Korku gözlerinden fırlayıp kaçmak istedi. O anda nehirde bir balık sudan fırladı, sevinçle dönerken sulara yeniden toprakta boylu boyunca yatan adama bakamadı.


        Resmin hepsi bu kadardı, sonrası neydi. Düşen kalkmış mıydı, Evde akşam ışık yanmış, balıklar pişmiş miydi, vestiyerde deri bir ceket asılı mıydı o akşam. Bir kare fotoğraftan anlatılacak az şeydi.Fikir yürütebilirdik belki. Kaçan biridir, yakalanmıştır, ya da hırsızdır eve giren, ya da düşmanı öldürmüştür. Yada yalnızca kalp krizi geçirmiştir adam. Ayağı takılıp düşmüş de olabilir ve daha aklımıza gelmeyen binlerce neden. 


        Yağmur yağmaya başladı bile, bir sonraki kareye ömrümüz yeter mi, dökülmüş yaprakların kederinde, fırçalarımızı yıkayalım hadi, boyaları hazırlayalım. Müdahale edebilir miyiz gerçekten.


        Birileri geldi, özenle paketledi resmi, götürdüler, bir arabanın arkasına koyup, o adamı, o nehri yerleştirdiler, boyalar kurudu, fırçalar  kırıldı, yağmur yağmıyordu artık.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021



13 Haziran 2021 Pazar

Zor Olan

        Bir iki cümle söylemek istiyordum, o kadar zor olmamalıydı. Aklımda yüzlercesi vardı aslında. Bir iki cümle de anlatabilecek miydim her şeyi, o denli sihirli sözcükler biliyor muydum. Dilimin ucundaydaydılar söylesem kurtulacaktım. Gerçekleşecek miydi mucize.

        Bulun beni, burdayım, deseydim duyacaklardı beni, kapıyı mı açacaklardı belki bir diğer kapıyı kapatarak. Güzel bir evim olacak mıydı, param olacak mıydı. İstediğim ülkede, istediğim insanların arasında yaşamak istiyorum, okuduğum kitapları okuyan, dünyayı temizlenecek, yemek yapacak, evlenecek bir yer olarak görmeyen insanlarla mesela, bıkmadan, anlamsız gözlerde pusuya düşmeden yaşamak bir yerlerde.


        Bir iki cümle söyleyebilseydim keşke, duyan olurdu belki, ya anlayan, hak veren, çare olan olur muydu. Doğada yüzlerce çeşit bitki, her biri bir derdin çaresi. Onları toplayan eller, tanıyan, derde derman eden eller, bilen, bilgisini kullanan eller, her şeyi, herkesi önemseyenler, olacak mıydı, duyacak mıydı beni.


        Tıkırtılar geliyordu odadan. Bir duvarı boydan boya camlı, ferah, güneş alan, güzel döşenmiş bir odaydı. Camın hemen önünde, oturanın cama sırtını döneceği kocaman bir çalışma masası vardı. Masanın iki yanında siyah deri kaplı, geniş koltuklar, hem ciddiyeti, hem zenginliği, hem otoriteyi temsil eder gibiydi. Yerde siyah küçük bir halı, masanın karşısındaki duvarda bir resim asılıydı


        Tıkırtılar hala geliyordu odadan, bir iki cümle söyleseydim, o kadar zor olmamalıydı aslında, kurtulabilir miydim. Duvarda bir resim asılıydı, bulunduğum yerden görmüştüm. Benden önce konuşacaktı sanki de ne söyleyecekti. Her şeyde bir garip ruh hali, niye şimdi.


        Güneş batmak üzere, odaya öyle güzel bir kızıllık bırakıyor ki konuşmak imkansız adeta. Bildiğiniz en güzel ezgiler, bildiğimiz en güzel şiirler, sıraya girdiler. Kızıllığın yavaş yavaş çekilen kollarına bıraktılar melodileri, mısraları, uğurladılar. Söyleyeceklerimi unuttum sanki, o odada yabancı hissettim kendimi. Resimden bana doğru yayılan bir tuhaf etki. Bu oda, bu masa, bu koltuklar, bir gün daha bitti.


        Bir iki cümle söyleyecektim, değişecektim belki. 


ZERRİN TİMUROĞLU

   

2021 


                                                                        


12 Haziran 2021 Cumartesi

Efsane

        Yarın aslında dün müydü. Zamanın içinde miydik, dışında mıydık, yoksa zaman bilinen her şeyin üstünü çoktan örtmüş müydü, neydi, ne acayip bir şeydi. Bir canlı gülmüştü iki dakika önce, yanlıştı. Bir insan gülmüştü iki dakika önce, evet doğruydu. Bilinen evrende bir tek insan gülüyordu, kaybolmuş ruhuna, kaybettiği hayallerine, yapmaya mecbur olduğu her şeye bir insan seviniyordu.

        Yarın sonraki gün de olabilirdi, neydi ki zaman bizim bölüştürdüğümüz bir efsaneden başka. Ömrümüzü emanet ettiğimiz, korkularımızı en hızlı trenlerine bindirmesini istediğimiz zaman. Kimsenin sözünü dinlemeyen, benim tanıdığım en asi, en dediğim dedik tanım, noktası var, virgülü hiç kullanmıyor. Öyle bir krallık kurmuş ki hem  geçmişe hem geleceğe hakim her isteyişinde.


        Bugüne kanmayalım belki çoktan kurmuştur tuzaklarını dünde. Boynunda bir madalyon, eli onun üstünde, çevirdiği bir yer var orda. Her değişiklikte yıkılıyor dünya. Sular da korkuyor, karalar da ve insanlar, zamanın mucitleri. Artık hükümsüzler, zamanın albümünde birer resimlik yerleri var.


        Göl durgun, ağaçlar yemyeşil, çimenler usulca serilmişler yerlere, kuğular gölün maviliğinde bembeyazlar. Güneş çok da başıboş bırakılmamış, küçük bulutlarla denetleniyor arada bir, kısacık anlarda kamaştırmıyor gözlerimizi. Gölün hemen kıyısında, büyük bir çınar ağacının geniş kolları arasında bir çift, yere serdikleri örtünün üzerine oturmuşlar, ellerinde içecekleri, birbirlerine gülümseyerek tatlı bir sohbete dalmışlar. Çevrede onlardan başka oturan yok, yürüyüp geçenler oluyor dar, toprak yolda. Rüzgar çınarın yapraklarında var olmaya çalışıyor, dürtüyor onları arada bir, oyuna çağırıyor. Genç kadının üstünde mavili, pembeli, beyazlı, ince, askılı bir elbise var. Çok yakışmış, omzuna dökülen düz siyah saçları kayıp gidiyor kumaştan. Erkek uzun boylu, esmer tenli. Açık renk bir pantolon, mavi, yakalı bir tişört giymiş. Atletik yapılı, sporla uğraşmış belli. Zaman ne zaman önemi yok ki.


        Birden büyük bir gürültüyle irkilir gençler, şaşkınlıkla etraflarına bakınırlar. Üzerlerine hızla gelen arabanın altında kalmaları saniyeler sürer. Göl aynı göl, güneş aynı güneş, çınar hiçbir şey görmemiş gibi.Kuğular telaşlandılar, acayip sesler çıkararak hızla kanat çırptılar. İnce, mavili, pembeli, beyazlı kumaş kırmızı  olmuştu, mavi tişört kocaman bir tekerleğin altındaydı.


        Zaman saatti, akrep, yelkovan duruyorlardı bir yerlerde. Biz, insanlar yaratmıştık saatleri, hatırlamak için, acıyı mı güzel günleri mi.


        Göl durgun, ağaçlar yemyeşil, çimenler usulca serilmişler yerlere, kuğular gölün maviliğinde bembeyazlar. Güneş var, iki genç büyük bir çınar ağacının gölgesindeler. Saat bilmem kaç, biz yarattık saatleri, akrebi, yelkovanı. Biz yarattık o efsaneyi, zamanı. Durduralım o halde, sözümüzü dinletelim.


        Kocaman çınar ağacını altında iki genç insan mutlu, renkler hiç değişmedi, kuğular sessiz, çimenler yalnızca yeşiller. Biz insanlar, zamanı yaratanlar gösterin hünerinizi.



 ZERRİN TİMUROĞLU

2021



 


    


9 Haziran 2021 Çarşamba

Şaka

        Her yer kararmıştı, gerçek buydu. Ve vakit gece değildi. Ve kara bulutlar yoktu ardından delicesine yağmur getirecek. Hiç kimsenin gözü yükseklere bakmıyordu, merak eden var mıydı, yoktu. Telaşlı mıydı insanlar, korkuyorlar mıydı.

        Korkmak donup kalmaksa, öylece, kıpırdamadan, her emre hazır gibi beklemekse, fikir yürütmeye, kaçmaya, kurtulmaya dair değilse yapılan, çok korkmuşlardı.


        Kararmıştı gökyüzü, yüreklerimizden daha beyazdı. Duyulabilir, duyulamaz seslerin bütün frekanslarında sağır olmuştu vicdanlar. Duman kaplıyordu etrafı yavaşça, kimse birbirini görmesin diye mi, kalpleri birbirini bulmasın diye mi. Saçmaydı, güneşe götürsen insanları ne değişirdi, bir adım mutluluğa atılır, beş adımda yok olmadıysa, aptallaşırlardı.


        Dalgalar o kadar kızgın ki, o kadar çaresizce vuruyorlar ki kumlara. Kendilerinimi dövüyorlar köpük köpürerek, kıyıları mı belli değil. Öncüler saldırıyorlar, ölüyorlar hemen arkalarından yeni kuvvetler atılıyor ileriye onlarda seriliyorlar kumlara, onlar da ölüyorlar. Hayatın küçük bir karalaması gibi, dayanma, dayatma, ısrar, sonucu bilerek aynı şeyleri tekrar tekrar yapmak.


        Bir çocuk niye kaçardı evinden. Bir hayvan bile ayrılmazken annesinden küçücükken. Kocaman ormanlar çok daha güvenli iken insan denizinden, bir çocuk neden terk eder ki evini. Kocaman insanlar, kocaman laflarla, güvenli yerlerde izlerken tiyatroları, filmleri, bir çocuk az ötemizde belki tutmamızı bekler korkuyla elini. Bir çocuk, karanlık sokaklarda, kötülüğün aşçılarının hemen kıyısında, paramparça yüreğinin uçurumlarına bakar. Elinden alınmış güzel günleri hayal edemez, böyle bir gün yaşamamıştır, seyretmemiştir, okumamıştır. 


        Pinokyo'yu bilmez ki yalanlarla avutsun kendini, Polyanna'yı tanımaz, soğutmayı bilmez acılarını. Öğrenmemiştir korkusuzluğu Peter Pan la büyümemiştir, uçmayı hayal etmez. Öyle büyük kötülüklerden öyle insafsız işkencelerden kaçmıştır ki, dünyanın bütün renklerini koysanız önüne tanıyamaz. Gözlerinden, sonsuza kadar sönmüş  mumların eriyen hüzünleri akar ve donar. Donar bütün kederler, harekette umut vardır, harekette bir çaba, yarınlar vardır, oysa bitmiştir her şey. Nehirler kurumuş, denizlerde sular çekilmiştir.


        Mendelssohn unun viyola konçertosu, dinlerken dağınık odalarım toplanır. Korkarım bitecek diye. Harry Potter daki ihtiyaç odasını bulurum. İçeri girdiğim anda, gerçekten istediğim her şeye sahip olurum. Aslında meselenin çoğu da budur. Ne istediğimizi bilir miyiz ki. Önümüze bin çeşit yemek de konsa yiyebileceğimiz bellidir. Bu ezgileri duymalıyım mutlaka, o çoçukları ve bütün kötülükleri bindirip notalara, dünyayı terk ettiklerini hayal etmeliyim. Kısa bir zaman da olsa ihtiyaç odasında vakit geçirmeliyim.


        Rüzgarın sandalındayım, bir oraya bir buraya savuruyor beni. Bütün çıkmazları çözdüm ve bütün iyilikleri aldım yanıma. Bunu mu istemiştim gerçekten, yok olmayı mı, var olanı görmezden gelmeyi mi. Bu mu kurtaracaktı çocukları. Başka çaremiz yok bırakmalıyız keder çuvallarını bazen, taşımamalıyız ölene kadar, notalarla barışmalıyız, çok istemeliyiz iyi olmayı, çok istemeliyiz kurtulmayı.


        Kibrit çöpünden insanlar çizmek gerek kağıtlara, yapraksız ağaçlar, kuşa hiç benzemeyen bir şeyler karalamalıyız, çizmeliyiz mutlaka. Hatta kar yağdırmalıyız resimlerde, buzlar sarkıtmalıyız evlerin çatılarından ve koşmalıyız o resmin sokaklarından, öyle güzel gülmeliyiz ki kayarken kızaklarda gülmekten ölmeliyiz. Kocaman külahlarda dolu dolu dondurmalar yiyip, uğur böceklerine dilekler fısıldamalıyız. Belki de korkuya şaka yapmalıyız.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021


4 Haziran 2021 Cuma

Beyaz

        Hiçbir şey istediğim gibi olmuyor. Yüreğimin üstünde ağırlıklar var. Kaldırmak istiyorum, yapamıyorum. Kurtulmak istiyorum zifiri karanlıktan, ışığa uzanamıyorum. Garip bir şekilde karşımda duvarda duran düğmeye basamıyorum. Yetişemeyeceğim bir uzaklıkta değil, boyum da yetişiyor, elimi uzattığım anda yer değiştiriyor, yakalayamıyorum.

        Benimle inatlaşıyor sanki, aydınlığı bulmamı hiç istemiyor. Yapacağım ne var diye düşünüyorum, ne yapabilirim, ışığı nasıl yakabilirim. Belli ki mesafe sorun değil ona ulaşmamda, burnumun dibinde olsa farketmeyecek. Kendimde değiştirmeliyim bir şeyleri, ışığın beni bulmasını sağlamalıyım.


        Belki de o kadar çok istememeliyim aydınlığı, karanlıkta yolumu bulmaya alışmalıyım. Ne olduğu anlamalıyım, kendime biçtiğim değere yeniden bir göz atmalıyım. Hak etmiyorum belli ki güzel şeyleri, çabalayıp çabalayıp, bir bataklığa saplanmış gibi, daha da derinlerde kaybolmamalıyım.


        Çok uzun zaman oldu, mutlu olmak için uğraştığım, çok kalktım ayağa. Yeniden yeniden çıktım yola. Etrafta neşeyle sürüp giden hayatlar birgün onlar gibi olurum umudu. Işıkları yakmak için, sabahı görmek için verdiğim kavga, ancak hiç yardımcı olmadılar bana.


        Hani elinizde çok ağır bir yükle uzun bir yol yürümüşsünüzdür, kollarınızı neredeyse hissetmezsiniz artık, yere bırakamazsınız, birine veremezsiniz, öyle zahmetli öyle dayatılmış bir koca yalandır hayat. Neyi anlatma çabasıdır bu, derler ya sınavdır diye zorluklar, geçince, başarınca ödülü ne ki, yine duvar yine duvarda bir lamba.


        Deneyin içinde bir garip insanız, konulmuş labirentleri çözüp, çıkışı bulsak, çözülecek bir düğüm daha gelir önünüze. İnsanız, akıllıyız ya bizim tuzaklarımız daha karmaşık, başarırsak hayatta kalmayı, ödülümüz korku denizinde on dakika sırt üstü yatmak. Çok sürmeyecek soluklanmanız, kader işçileri, her daim gözü yaşlı olanlar, hemen dönüp, kulaç atmalı.


        Karaya varacak mıyız, karada gerçekten mutlu olacak mıyız. Bir tarifi var mıdır mutluluğun, yaşayan var mıdır. Bu sözcüğü ne zaman duysam, hiç yemediğim uzak ülkelerin meyveleri gelir aklıma. Sıcak küle gömülen, kocaman patateslerin, kuzinedeki hikayesini, çıtır çıtır yanan odunların sobanın penceresinden, halıya fırlayan dansçılarını düşünürüm, içimi ısıtmaz, sanki bir kapıdan çıkmaya çalışırken kapının arasına sıkışmış gibi eteğiniz, yarımdır her şey mutlu olunmaz.


        Renklerin en yaman olanı hangisidir, en sevileni. Her şey yansıttığı kadar renkli. Ben her rengi yansımak istiyorum diyenler bembeyaz kalıyorlar. Ben bütün renkleri yutarım, geri vermem diyenler kapkara.


        Kapalı bir yerde miyiz gerçekten bu kadar muhtaç mıyız bir lambaya. Açılacak bir pencere, çıkılacak bir kapı belki vardır odada. Güneşi unuttuk mu, karanlıkla aydınlık sarmaş dolaş. Güneşin zaferi sonrası yine  karanlık. Hani söylenir ya her gecenin sabahı vardır. Ne saçma bir tesellidir, her gecenin ardında bir karanlık.


        Hiçbir şey istediğim gibi olmuyor. Her bıraktığım yükün yenisi kollarımda. Hiçbir şey istediğiniz gibi olmuyor, mutluluk her zaman tadını bilmediğin meyve tadında. Hep mücadele hep mücadele. Beyaz olmak istemiyorum kirlenip kara olacak nasılsa.


ZERRİN TİMUROĞLU

2021 


1 Haziran 2021 Salı

Hep Mucize Bekleme

        İki kocaman kapının arasında kaldım. Ya birinden ya diğerinden çıkmalıydım kurtulmak için. Bu durumda kalmak için ne yapmıştım, nasıl böyle bir kapana girmiştim, bilmiyorum. Sanki kendimi birdenbire bu durumun içinde bulmuştum.

        Olmazdı tabi, birdenbire olmazdı. Her yolun girişi, çıkışı olmalıydı, başladığımız ve bitirdiğimiz iki yer mutlaka olmalıydı. Bunu hatırlamam gerekiyordu. Bu yerden kurtulmak için yaptığım bütün hataları bilmem gerekiyordu. Bu iki kapıdan birini açmak için geçmişi sıraya koymam gerekiyordu, hiçbir şeyi atlamadan, eğilip, bükülmeden, kaçmadan artık, kovalayarak, at gözlüğü takmadan, ziyaret etmeliydim geçmişi.


        İki kapı, ben arasındayım, kurtulmak için o kadar da uzun zamanım yok, çünkü birbirine yaklaşıyor kapılar. Sabit hızla, hiç mola vermeden. Çıt çıkmıyor kapılardan, kulakları, gözleri yok. Hissettikleri bir şey var mı, bilmiyorum. Süre tamamlandığında ben yok olacağım, ezileceğim, ne geçmişin anıları ne gelecegin düşleri kalacak, ne olacak sonra ne olmayacak.


        Ne kadar uzaktım bu kapılara, daha önce görmüş müydüm, bu tuzağa düşmeden. Elimde kör düğüm olmuş ipler vardı, çözmeye çalıştığım. Zorlanıyordum, hatırlıyorum, henüz yoktu kapılar. Onları öylece bırakmıştım, karmakarışık. Bir kilit sesi duymuş gibiyim, açacak bir anahtar bulunur nasılsa.  Kızdıklarım vardı, söylemeliydim bir şeyler, susmuştum. Korktuğumdan değil, umutsuzluktan, kim değişmiş ki bugüne kadar. Birine arkamı dönmüştüm belki ağlayıp, susana kadar. O zaman bir kapı kanadı çarpmıştı sanki rüzgarla beraber.


        Haksızlıkları yaşamıştım, yaşanmış haksızlıklara sözüm olmuştu ancak hepsi o kadar. Ağlamak bana küsmüştü, avutamadığı yüreğimi kovmuştu sınırlarından. O zaman arkamda o kapı göründü, kapalıydı, kızgındı sanki. Kilitlenmişti, kaybetmişti anahtarını bana kızmadan önce. Çözemediğim iplere mi, karşı çıkmadığım haksızlıklara mı, yüze vurulmayan öfkeme mi kapatmıştı kanatlarını.


        İki kapı var, birbirlerine yaklaşıyorlar, arada ben varım ve yaptığım hatalar. Kurtulmak için değil durdurmak için bir çözüm bulmalıyım.Çünkü durdurduğumda  düzelmeyecek yanlışlar, unutmayacağım.


         Bir nefeslik zaman kaldı ezilmeye, çözülmemiş iplerim, korkak suskunluklarım da yok olacak burada. Sıradanlığımın, hayatı yok eden herş eyini ezip, sanki hiç varolmamışcasına kaybedecekler. 


        Tam her şey bitti derken bir şey takıldı gözüme. Çok az kalmıştı her şeyin bitmesine. Yerde bir karınca vardı, aldı beni sırtına, geçirdi kapıların birinin altından. Acınacak bir halim ve alacak bir dersim kaldı yarına. Hayat bütün mucizelerin emrinde.



ZERRİN TİMUROĞLU


2021

  


  


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...