Ormanın içinde, nehrin kıyısında bir evdi. İki katlı, geniş verandalı, bahçesi çiçeklerle doluydu. Ahşaptan yapılmıştı, girişi boydan boya camdı. İçeriye baktığınızda güzel döşenmiş, eşyaları yeni, gösterişsiz, basit olmayan, ihtiyaca yönelik ancak duyguları yok etmemiş duvarlara asılan tablolardan hayata bakışları anlaşılabilen insanların yaşadığı bir ev olduğunu anlıyordunuz.
Verandaya beş altı basamakla çıkılıyor, nehre biraz yüksekten bakıyor ev, sırtını oldukça yüksek bir tepeye dayamış.Nehir coşkuyla akıyor, sesini evden rahatça duyabiliyorsunuz. Mevsim sonbahar, yerler sarı, kahverengi yapraklarla kaplanmış. Araba evin hemen yanına yanaşamıyor, biraz ilerisinde bırakılmalı. Evi göreceğiniz bir uzaklıktan yürüyerek ulaşıyorsunuz. Ağaçları, suyun sesini, yaprakları, kuşların şarkılarını seviyorsanız sıkılmazsınız burda. Gözleri engin ufuklar arayan, geniş, uçsuz bucaksız mavilikte dertlerini terk etmek isteyenlerin kalmak istediği bir yer değil.
İri yarı, kumral, yapılı, topluca bir adam nehir boyunca yürüyordu eve doğru. Üstünde deri bir ceket, siyah bir kot vardı. Dik yakalı kazağı montunun altından sarkıyordu. Boynuna ince, siyah bir atkı dolamıştı, kış haber yollamıştı artık. Yüzünde ki ifade gözlerinin derinlerinden etkilenmişti, belki de tam tersiydi. Elinde oltası, kovası vardı, balık tutmuştu bir kaç tane. Ne nehir ne balıklar ne yeşil soyamamıştı dertlerini yüreğinden. Sanki ağaçlardaki bütün meyveler dökülmüş, kimse toplamamıştı, kalmıştı öylece, kurtulamamıştı.
Evde yalnız yaşıyordu galiba, o gelirken verandaya çıkıp onu karşılayan kimse olmamıştı. Yalnızlık bu manzaranın içinde insanı hiç şaşırtmayan bir şeydi. Aslında havada suyun kokusu, yere saçılmış yaprakların çürürken yaydıkları, hüzün dolu, karşı konulmaz bitişe dair yüreğinize sardıkları hüzün, her şey yeniden başlar belki ne zaman, bilinmezliğin çaresizliği.
Bu adam ne yapacaktı elindeki balıklarla, temizleyip, kızartacak mıydı, temizlemeden, bir çubuğa geçirip, dışarıda ateş yakıp öylece pişirecek miydi.Ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Sakince yürüyordu, durdu aniden, başını gökyüzüne kaldırdı, boşta olan elini gözlerine siper etti, yağmur bulutları mı arıyordu. Çekti elini yüzünden, yana çevirdi başını evden bir ses duymuş gibiydi. Telaşlandı. Korku gözlerinden fırlayıp kaçmak istedi. O anda nehirde bir balık sudan fırladı, sevinçle dönerken sulara yeniden toprakta boylu boyunca yatan adama bakamadı.
Resmin hepsi bu kadardı, sonrası neydi. Düşen kalkmış mıydı, Evde akşam ışık yanmış, balıklar pişmiş miydi, vestiyerde deri bir ceket asılı mıydı o akşam. Bir kare fotoğraftan anlatılacak az şeydi.Fikir yürütebilirdik belki. Kaçan biridir, yakalanmıştır, ya da hırsızdır eve giren, ya da düşmanı öldürmüştür. Yada yalnızca kalp krizi geçirmiştir adam. Ayağı takılıp düşmüş de olabilir ve daha aklımıza gelmeyen binlerce neden.
Yağmur yağmaya başladı bile, bir sonraki kareye ömrümüz yeter mi, dökülmüş yaprakların kederinde, fırçalarımızı yıkayalım hadi, boyaları hazırlayalım. Müdahale edebilir miyiz gerçekten.
Birileri geldi, özenle paketledi resmi, götürdüler, bir arabanın arkasına koyup, o adamı, o nehri yerleştirdiler, boyalar kurudu, fırçalar kırıldı, yağmur yağmıyordu artık.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder