15 Ocak 2022 Cumartesi

Duymuş Muydunuz

        Leylekler sıcakların başlamasıyla, ilkbaharın başlarında masmavi göklerde görülmeye başlarlar. İri bir kuştur leylek, kanatlarını açtığı zaman kocaman görünür. Evlerin bacalarına yuva yapar genel olarak, siyah çizgileri vardır ama insanların aklında beyaz olarak kalırlar.

        Evin babasıdır, orta yaşları azıcık geçmiştir. Ak düşmüş saçları azalmış, yer yer kafa derisi görünür olmuştur. Üstünde boğazına kadar iliklediği krem renginde gömleği, el örgüsü açık mavi süveteri, krem rengi, çizgi desenli pantolonu ile her gün aynıdır. Sokağa adımını attığı anda sanki hemen eve geri dönmek ister gibidir. Azıcık kiloludur, beyaz tenli yüzünde, hiç açmayacakmış gibi sıkı, sıkı kapattığı dudaklarının üstünde ince bıyığı hiç orda olmaması gerekiyormuş gibi durur, utangaç, tedirgin.


        Dışarı adımını atınca kafasını kaldırır, çıktığı tek katlı, bahçeli, eski evinin çatısına bakar. Her sene mutlaka bir leylek, belki de aynısı, bacaya yuva yapmaktadır. Bereket sayar leyleği, uğur sayar, onu görünce tükenmiş yüreği sevinir biraz.


        Kuşlar da bütün hayvanlardan farklı bir şey vardır, bir kendini beğenmişlik, bir gurur, bir üstten bakış. Bir o kadar da kendi benzerlerini korurlar sanki, birbirlerine göz, kulak olurlar. En çok da leylekler ve kartallar. Kartallar tek başlarına olmayı severler, özgürlükleri seçilmiş bir yalnızlık mıdır yoksa korunmak için bir zorunluluk mudur bilinmez.


        Adam evden uzaklaşmamışken, sokağa bakan penceresi açılır evin, başında, desenli yazması, pembe , ince, el örgüsü ceketiyle, tül perdeyi bir eliyle kaldıran bir kadın seslenir kocasına, un almayı unutma bey, diye. Adam elini sallar, anladığını belirtmek için, sokağın aşağısına doğru yürümeye devam eder.


        Kasabada herkes günün başlangıcında yapılması gerekenleri yapmak için hareketlidir. Adamın karısı da kocasından hemen sonra sokağa çıkar ve evin bacasına bakar, belli ki o da leyleği merak etmiştir. Geldiğini görünce sevinir, kısa boylu, zayıf, açık tenli, mavi gözlü, yaşını almış bir hanımdır. Sanki kocasının her sözünü dinleyen, onun her dediğini yapan, kesin itaatkar ama aslında güçlü, her şeye hakim ve becerikli hanımlar vardır, işte bu öyle bir hanımdır. Çok okumamıştır ama bir ev nasıl yönetilir, evlilik abartmadan nasıl huzurla sürdürülür çok iyi bilmektedir. Bütün hayatı eşi ve çocuklarıdır.


        Tam eve girerken gökyüzünden bir çığlık duyar, merakla kaldırır başını, yükseklerde bir kartalın hızla, bacadaki leylek yuvasına doğru inişe geçtiğini görür. Hayretle açılır gözleri, ne yapıyor bu kartal diye düşünür bir an. Bacada bir leylek vardır, diğer eşi yiyecek bulmaya gitmiştir. Her sene iki leylek gelir, yavrular, ve sonra yavrularıyla giderler. Şimdiye kadar hiç böyle bir şeye tanık olmayan kadın telaşla etrafına bakınır, arka bahçeye koşar, dama çıkmak için kullandıkları merdiveni dayar duvara, telaşla çıkar yukarıya. Kiremitler kayar diye korkar ilkin ama kartalın leylek yuvasına inip, leyleğe saldırdığını görünce yener korkusunu, bağırarak kartala doğru hamle yapar.


        Kartalın dikkati bir an dağılır gibi olur, leylek yumurtalarını korumak için deli gibi çırpar kanatlarını. Kadın kiremitlerden, bacaya doğru çıkmaya çalışır yine bağırarak ama korkutamaz kartalı. Bir anda yükseklerden bir çığlık duyulur, diğer leylek hızla inmektedir bacaya doğru, kartal diğer leyleği görünce havalanır, havalanır yükseklerde kaybolur bir süre sonra.


        Kadın bir süre bekler çatıda yine gelirse kartal diye. Sonra iner merdivenden aşağıya. Merakla kocasının dönüşünü bekler, gelince eşi ona her şeyi anlatır. Kocası merakla dinlemiştir ama şaşırmamıştır. Karısına bunun daha önce de olduğunu söyler. Kendi anne, babası anlatmıştır. 1934 yılında, Bursa, Aydın, ve Trakya bölgesini kapsayan bir çevrede 6 kartalın bir leylek yuvasına saldırmasıyla leylekler ve kartallar arasında kıyasıya bir savaş yaşandığını, kartalların 4 leylek yavrusunu kaçırdığını biliyormuş.


        Karısı küçük mavi gözlerini hayretle açarak sormuş, peki niye, ne kadar saçma. Öyle demiş kocası ama yaşanmış bu. Uludağ zirvelerinden inmiş o kartallar, aradan bir kaç gün geçince, yine bir grup kartal yine Orhangazi’de bir leylek yuvasına saldırmışlar. Ancak yuva boşmuş, leylekler nasıl yaptılarsa yavruları emniyetli bir yere saklamışlar.


        Ve o hale gelmiş ki yurdun dört yanından kartallar ve leylekler bu bölgeye akın etmiş.Sayıca üstün leylekler insanların da yardımıyla ve çeşitli taktiklerle bu savaşı kazanmışlar, kartalların kendilerini kayalıklara ya da ormanlık alanlara çekmesine izin vermemişler.


        Kadın hayretler içinde dinlemiş kocasını, bunca zamandır hiç duymamıştım bunu, peki neden olmuş durup dururken, ya şimdi de olursa , devam ederse bu saldırılar.


        Bilmiyorum demiş kocası, olursa ne yapacağımızı düşünürüz, inşallah tekrarlanmaz der. Akşam çocuklarıyla da bu konuyu uzun uzun konuşurlar. Çocukları bir masal gibi dinler olanı, biteni, gerçek olduğuna inanmazlar pek. o güne kadar hiç kartal görmemişlerdir gökyüzünde ama leylek, mevsimi geldiğinde çoktur.


        Her şeyi abartarak anlatan basın acaba bu kadar ilginç, inanılmaz bir olayı niye abartmamıştır. Günlerce süren, Amerika’da bile haberlere konu olan olay, niye masallara konu olmamıştır şimdiye dek. Nedeni  araştırılmış mıdır, kartalların sözleşip, leylek yuvalarına saldırması, leyleklerin ülkenin her yerinden arkadaşlarını çağırıp, savaşması ve kazanması La Fonten yaşasaydı kaç masalın ilham kaynağı olurdu kim bilir.


        Kuşlar çok ilginç canlılar, belki bizi küçümsüyorlardır, belki yüksekten bakıyorlardır hayatlarımıza. Olsun bize benzemesinler, saldırmasınlar, gökyüzü sonsuz gibi seslerini duyurmasınlar. Yoksa biz insanlar mı kötü örnek olduk onlara yoksa onlar mı öğretdiler haksızlığı insanoğluna.




  ZERRİN TİMUROĞLU

  2021


    




     


5 Ocak 2022 Çarşamba

Gemilerin Arkasından

        Patikada yürüyordu, sağında, solunda neredeyse beline varan buğday başakları, esintiyle yeşil bir deniz dalgası yaratıyorlardı. Dağlar, dağlar, uçurumlar, yeşil tarlaları sınırlandıran çam ormanları.


        Durdu, köye giden daracık yolun bu noktasından, çok uzaktaki dağların birinde, en yüksek olanın, en tepesinde bir heykel vardı. Net göremiyordu burdan ama hikayesini dinlemişti, biliyordu.


        Bir prenses kendisiyle evlenmek isteyen bir kraldan kaçmaya çalışırken, o dağlardaki mağaralarda saklanmış bir süre. Mağaralarda yaşayan bir cüce yardım etmiş prensese. Sihirler biliyormuş kralın askerleri gelince dağlara, prensesi görünmez yapan.


        Küçük, turuncu renkte, gözleri kapkara, elleri, ayakları vücuduna göre büyük, kıvırcık siyah saçları ile tuhaf bir yaratıkmış. Konuşmuş prensesle ilk karşılaştığında. Prenses bir şey demeden anlamış derdini, dağdaki derin mağaraya sokmuş onu, kurtarmış ardındakilerden.


        Yemek vermiş, dertleşmiş prensesle. Galiba bu cüce doğadaki her canlının dilini biliyormuş, kuşların, örümceklerin, yılanların hatta, belki de ağaçların.


        Prenses güzelmiş bir o kadar da akıllı. Hem korkuyormuş cüceden hem çaresiz. Kendisine niye yardım ettiğini sormamış cüceye, cevabından korkuyormuş.


        Günler geçmiş, kralın askerleri bulamamışlar prensesi, bir uçurumdan düşüp, öldüğüne inanmışlar, uzak dağları terk etmişler. Gelen, giden arayan kalmayınca prenses gitmek, yoluna devam etmek istemiş. Nereye gideceğini de bilmiyormuş aslında. Ama saraya gelen, giden konuklardan, uzak ülkelere giden gemileri dinlemiş bir çok kez. Onlardan birine binip, çok uzaklara gitmekmiş niyeti.


        Bir sabah, yine bulutsuz, yine rüzgar yeşil  yaratırken düzlüklerde cüceye veda etmek istemiş. Teşekkür etmiş yaptığı bütün yardımlar için. Cüce, kapkara gözleriyle, kapkara öfkesini gizlemiş. Yüreğinde kabaran düşmanlığı, turuncu rengini kızıla çevirmiş. Bir şey dememiş. Prensesin her zaman orada kendisiyle kalacağını düşünüyormuş.


        Hava her zaman sıcak, hava her zaman soğuk hava her zaman ılık değil ki. Ne yağmur her zaman yağar ne kar. Ne keder her daim kök salar yüreklerde ne sevinç her daim bağlar bizi sevdiklerimize. 


        Cüce yalnızmış, nasıl gelmiş o dağa, nerden gelmiş, niye tek başına yaşıyormuş, soramamış prenses.


        Veda ederken, cücenin gözlerinden yüzüne çarpan, görünmez kötülükten korkmuş, çok korkmuş. Bir kaç gün ertelemiş gitmeyi, cücenin sakinleşmesini beklemiş. Ama artık ne o eski prenses ne cüce eski cüceymiş.


        Bir gün cücenin ortadan kaybolduğu bir zamanda ki arada yaptığı gibi, korka, korka yola revan olmuş prenses. Havanın kararmasına varmış daha, ağaçların ardına saklana, saklana, kayaların arkasına çömele, çömele yol alıyormuş.


        Tam dağın en ucundaki, en yüksek kayanın ardından aşağıya doğru inmeye başlayacakken, korkmuş, bir çığlık duymuş arkasında. Korkuyla dönmüş prenses, cüce az ötesinde, sanki bir alev topu gibi kıpkızıl bağırıyormuş.


        Prenses o an, kendi sarayından kaçmasının, kaderinden kaçmak olamayacağını anlamış. Bir kraldan kaçarken bir cüceye yakalandığını, kötülüğün, zalimliğin sadece görüntüsünün değiştiğini anlamış.


        Bütün dağlar, bütün uçurumlar, bütün sesler, bütün canlılar bir an öylece kalmışlar, hareketsiz.


        Prenses, en yüksek dağın, en derin uçurumun ucundaki, en yüksek kayanın tepesindeymiş. Üstünde, günlerden beri kirlenip, yer yer yırtılmış elbisesi, beline uzanan, gür, dalgalı, sarı saçları, ince bedeniyle, yüzünde şaşkınlık, gözlerinde kadere teslim bakışıyla duruyormuş.


        Cüce birden elini kaldırmış, prensese doğru bir çarpı işareti yapmış, arkasını dönüp, kaybolmuş.


        O günden sonra o dağ, prenses dağı diye anılmaya başlamış. Çünkü taşlaşmış prensesin rüzgarda dalgalanırken kıvrılan elbisesi, uzun saçları artık o kayadan hiç ayrılmamış.


        Bu yoldan her geçtiğinde  aynı noktada durup, bu hikayeyi aklından geçirerek, yeşil dalgaları, derin uçurumları, yüksek dağları izlemeyi, sessizliği dinlemeyi çok seviyordu, hem hüzünlü hem de ürkütücüydü aslında bu hikaye. Kim bilir kaç yıllardır anlatılıyordu, değişmiş de olabilirdi. İnsanlar severdi anlattıklarına bir şeyler katmayı.


        Yol yoktu bu heykelin yakınına giden, o yüzden herkes uzaktan seyredebiliyordu. Belki cücenin marifetiydi bu da, belki saklanıyordu bir yerlerde, hala yaşıyordu dağlarda.


        Yoluna devam ederken keşke kaçmasaymış diye düşündüğü oluyordu bazen, prenses keşke kaçmasaymış sarayından, hiç olmazsa hayalleri yaşardı, hiç olmazsa gözleriyle mendil sallardı görmediği gemilerin arkasından.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021  

 

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...