30 Kasım 2021 Salı

Siyah, Kaygan ve Ürkütücüydü

        Denizin ortasında, tahta bir sandaldaydı. Kürekleri bırakalı olmuştu epeyce. Hava güneşli, mavi gökte bir tane bulut yoktu. Deniz hafif kıpırtılarla hatırlatıyordu kendini. Elinde defteri bir şeyler yazmaya çalışıyordu. Orta boylarda, zayıf, kumral, kemikli, sert yüz hatlarına sahip bir erkekti. Güneşte çok kalmıştı anlaşılan, derisi kapkara olmuştu neredeyse.

        O kadar garip bir resim oluşturuyordu ki uzaktan bakınca, sonsuz gibi görünen suların ortasında, yapayalnız bir insan. Kayığında oturuyor ve yazmaya çalışıyor. Yani o kadar usanmış mı insanlardan, o kadar çaresiz mi kalmış yalnız kalamamaktan.


        O görmüyor ama kayığın hemen altından kocaman bir balık geçti az önce, balığın sırtı azıcık kaldı suların üstünde. Pırıl, pırıl, siyah, kaygan bir kayboluşla gitti, görünmedi bir daha. Gitmeseydi tehlikeli olur muydu bilinmez, büyüktü çünkü.


        Ama bu adam biliyor olmalıydı tehlikeleri, kayığın içinde birkaç kitap, biraz meyve ve su vardı. Koca karada bulamadığı bir şey olmalıydı, onu bu ıssızlığa mecbur eden içinde bir yangın olmalıydı, belki onun için suya yakın olmak istemişti, kim bilir.


        Elindeki kalemi sandalın içindeki kitaplardan birisinin arasına sıkıştırdı, defteri açık olarak ters çevirdi kucağına. bir portakal aldı soymaya başladı. Bir yandan da denize, gökyüzüne bakıyordu. Geniş kenarlı şapkasına uzanıp aldı, güneş çok fazla yakıyordu. Gizlendi gözleri şapkanın siperine. Bu ıssızlıkta bile sığınmak istediği bir yalnızlık arıyordu sanki.


        Kız arkadaşından ayrılalı çok olmamıştı, uzun yılların alışkanlığı, inanmışlığı ve her şeyden önemlisi ayrılığın nedenini anlayamaması bir kuyuya atmıştı onu. İyi bir yazardı, fazla değilse de kazandığı para iyiydi, daha da iyi olacaktı. Neden bitirmişti, arkadaşı.


        Bitişler sinsiliğe mecbur bırakılır, bağıra, bağıra geliyorum der ayrılık, duyuramaz sesini, sonra nedense bir de çok şaşırılır. Yazdıkça defterine hatırladıklarını şimdi, anlıyordu, bu kadar sürmesi bile bir mucizeydi ilişkinin. Eğer o bitirmeseydi yine de cesaret edip dalamazdı bu bağıran sulara. Yanlış giden her şeyi derdest edip yok ederdi yine hep yaptığı gibi. 


        Bizi tutsak eden alışkanlıklarımız, korkularımız, zamanın düşmanları, geri kazanılması olanaksız olan. Başka birine kaymıştı gönlü arkadaşının, ama o bunu kabul etmezdi. Daha asil nedenler peşindeydi, olmuyor, anlaşamıyoruz, denedik olmadı gibi. Açıklamalar böyle durumlarda saçmadır zaten, sonuç önemlidir, durumu kabul etmek, yön çizmek önemlidir.


        Bugün bu yüzden denizin ortasındaydı, yüreğini tuzlu sularda yıkamaya, kalemini balıkların bereketine teslim etmeye gelmişti. Bir yazardı o ve işini yapmalıydı.


        Bir yeni hikaye anlatmalıydı. Bir hikayeyi anlatmaya başlayınca, tek bir yol olmuyor önümüzde. Kılcal damarlar gibi, nereye dağıldığı belli olmayan bir dağınıklığın içinde kalıyorsunuz. Belki de ustalık burada başlıyor, konuyu netleştirmek, bir tokat atmak okuyucuya korkmamak.


        Düşünün önünüzde yüzlerce damar var kanayan ve siz hangisini en kısa sürede durdurabilirsiniz, hayati olan seçilmeli ama nasıl. Konuya mı öncelik verilmeli, kişilere mi. Birbirinden bağımsız değil derseniz yanılırsınız. Bazen kişi alır başını gider, konu sırtındadır.


        Portakal kabuklarını denize attı, sonuçta denizi kirletecek bir şey değildi. Bir dilim ayırıp ağzına attı, o inanılmaz lezzetli su boğazından akarken, hikayesini dertleriyle değil aklıyla yazmaya karar verdi. Evet yaşadığı ayrılığı anlatmak istiyordu ama yenilmeden, bir eli tutarmış gibi değil hiç bırakmadan. Derdinin yanında yürümesine izin verecekti ama arada onu unutacağını bilerek.


        Bir hikayenin içinde bir insanı anlatmak, üstelik kendini, onu insanların hayalinde oluşturmak keyiflidir. Ama o kadar da sancılı. Kahraman sizindir tamam, ya doğrular, ya böyle bir insana rastlama ihtimali. Şart mıdır yani gerçekte bir yansımasının olması, bilmiyorum.


        Aniden kayığının az ötesindeki, parlak, siyah çıkıntıyı gördü, kaskatı oldu. Köpek balığı olabilir miydi acaba. O kadar uzaklaşmış mıydı kıyıdan. Telaşla etrafına baktı, kara görünmüyordu. Hemen küreklere asıldı, geriye doğru hızla çekmeye başladı.


        Güneş kollarının gücünü kaybediyor gibiydi, ısısı azalmıştı, rüzgar hiç yoktan çıkmıştı, şapkasının siperliğinde kıvrılan kıpırtılar vardı artık. Hem kürek çekiyor hem de ikide bir arkasına bakarak sahilin görünüp görünmediğini kontrol ediyordu. Uzaktan kıyıyı gördüğün de sevinçle doldu yüreği, hızını kesmeden yoluna devam etti.


        Akşama hazırlanıyordu deniz de gökyüzü de, yalnızlık, keder tohumlarını atıyorlardı şimdi. Sabaha kadar kimi düşüreceklerdi tuzaklarına acaba.


        Kayığını kumların üzerine güçlükle çekti, defteri elinde çöktü yere. Erken çıkan yıldızlara baktı. Eve gidip yazısına devam etmek istiyordu. Biraz dinlenmeliydi.


        Gerçek hayatta yaşaması ya da yaşama ihtimali olmayan bir insanı anlatmanın anlamı ne peki. Hani örnek olsun diye ise, inandırıcılığı olmayanın takibi olmaz bence. Ya gizlemeli bütün olumsuzluklarını ya kendi de inanmalı bir masala.


        Arkadaşının onu terk etmesiyle hissettiği en keskin duygu hakarete uğramış olmaktı. Güvendiğin birinin artık başka birine ait olması, sizinle hiç bir bağının kalmamasını kabullenmek zordu. Zorbalık, ısrar, iftira yakışmazdı iyi insanım diyene tabi.


        Artık iyice kararan, yıldızları kapıdan içeri alan havaya kırgın kalktı sahilden, evine dönerken sanki arkasından üstüne atlamaya çalışan, siyah, kaygan, büyük bir balık var gibiydi, yutacaktı sanki bir lokmada. Oysa ki artık geride bırakmıştı suları, geride bırakmıştı. Evet iyi bir şeydi bu iyi olmalıydı.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021





  


.


26 Kasım 2021 Cuma

Penguenler

        Aslında öğretmen olmayı hiç düşünmemişti. Hayatı boyunca aklının ucundan bile geçmemişti. Mühendislik okumuştu hem de iyi bir üniversitede. Ama binbir dertle uğraşırken, bir meslek edinmenin, büyük bir üniversitenin diplomasından çok daha fazlası olduğu gerçeğini ne yazık ki keşfedememişti.

        Diploma bir belgeydi ama işi bilmek, o işte ustalaşmak hele de bir mühendissen saha tecrübesiyle mümkündü. Şimdi bütün gençler küçükken öğreniyorlar bilgisayarı ama o yıllarda yeni girmişti hayatımıza bilgisayarlar, yani yaygınlaşmamıştı. İleri görüşlü arkadaşlar bunu görmüşlerdi, bilgi işlemden çıkmazlardı dönem boyunca. Herhalde aileleri de bunu destekliyordu en azından engel değillerdi, çocuklarının sadece dersleriyle ilgilenmelerini sağlıyorlardı.


        Coşkuyla akan, debisi yüksek bir nehre düşmüşken, tutunacak bir yer ararken, sevdiklerini de kurtarmaya çalışırken, geleceğin için doğru seçimler yapamıyorsun, cehennemde serin bir oda bulamıyorsun. 


        Gözlerini kapattığında yüksek bir dağın, çam ağaçları ile gizlendiği bir yerinden, aşağılara bakıyor buluyordu kendini. Evet gözleri kapalıydı ama hayalinde görebileceği en güzel manzaraya bakıyordu. Azıcık hareket etse ayaklarının altındaki kuru dallar çıtırdıyordu. Kara parçası görünmüyordu aşağılarda hiç, yeşillik, kahverengi ve arada kızıllık. Sanki rüzgarla insan sesleri taşınıyordu kulaklarına, çok derinden geliyordu uğultular. Nedense korkutuyordu bu sesler onu, baktığı yerde, hemen yanındaki ağacın gövdesine tutunuyordu, daha bir dikkatle kulak kabartıyordu seslere.


        Gözlerini açtı, öğretmen olarak atandığı şehre gitmek için otobüsün şubesindeydi. Birazdan servise binecek ve ve büyük bir serüvene adım atacaktı. Bildiği ama uzun süre yaşamadığı büyük şehre gidince nerede kalacağını bile bilmiyordu. Bir otelcilik yüksek okulunun, öğrencilerinin stajı için kullandığı bir otelde kalacaktı bir süre. Bir tanıdık ayarlamıştı onu da.  Ama fazla kalamazdı tabi ev bulması gerekiyordu. Ayrıca otel atandığı okula çok uzaktaydı.


        Gider gitmez başlamıştı göreve, rehber öğretmen filan olmadan, çok kalabalık sınıflara pat diye vermişlerdi. Hiç tecrübesi yoktu ve ne yaparsa yapsın iyi yapmak gibi bir takıntısı vardı. O yüzden her gün sesi kısılıyordu akşama doğru, üç araba değiştirip otele dönüyordu bir de yorgun argın.


        Kalabalık duraklarda, kalabalık otobüslere binme savaşı veriyordu. Gerçi üniversitede okurken de alışıktı buna ama kurtulamadığına sinir oluyordu. Aptal aptal etrafına bakınıyordu akşam çıkışlarında. Baktığı hiç bir şey kalmıyordu aklında, hissettiği yalnızca yorgunluktan titreyen bacakları ve açlıktan guruldayan karnı oluyordu.


        Nisan ayıydı, hava bazen çok sıcak bazen oldukça soğuk oluyordu. Bu yüzden kabanını hiç çıkarmıyordu üstünden. Çok sıcak olunca çıkarıp eline alıyordu.O gün sevinçliydi çünkü hem yol parasını hem de maaşını almıştı. Alışverişe çıkacaktı hafta sonunda, üstüne, başına bir kaç şey alacaktı, güzel bir yemek yiyecekti.


        Paralarını boynuna astığı, derinlerde sakladığı küçük çantasına koymuştu. Omuzunda büyük çantası, ellerinde kitapları etrafa bakınıp otobüsünü bekliyordu. Güneşliydi hava. Bugün biraz erken bitmişti dersi o yüzden güneşin neşeli kollarıyla buluşabilmişti.


        Birden hemen arkasında bir itişme oldu. Korkuyla döndü, insanlar yüksek sesle, birini, ellerinden arkasına birleştirmiş, sıkı sıkı tutan adama bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Hareket etmeye çabalayan adam endişeyle bakınıyordu herkese. Sonra onu tutan adama yardım eden biri daha geldi. Birden ikisi de ona dönüp, bakar mısınız diye kendisine seslenince korkudan ne yapacağını bilemedi. Ne olmuştu ki.


        Az sonra  ne olduğu anlaşılmıştı. Tuttukları adam bir hırsızdı ve o dalgın, dalgın dururken, omzundaki çantasından, cüzdanını almıştı. Onu tutanlar da sivil polislerdi.


        Tam erken çıktım  biraz dinlenirim derken, aslında içinde çok az para olan cüzdanı için şikayetçi olmak zorunda kalmıştı. Bir sürü işlem, uzadıkça uzayan formaliteler, otele çok geç dönebilmişti. O kadar yorgundu ki tek lokma yiyemeden, yatağın üstünde derin bir uykuya daldı. 


        Sonra senelerce kaldığı bu sehirde bir çok kez daha çaldırdı cüzdanını, dikkatsizdi herhalde ya da hayal etmeye vakit bulamadığı her şeyi yürüdüğü yollara, bindiği otobüslere saklıyordu. O kendi düşlerinin peşindeyken, yankesiciler için kolay bir av oluyordu. Öyle ki arkadaşları arasında espri konusu olmuştu artık. Her defasında da az para oluyordu cüzdanlarda. Bu cüzdanı çalmayın, içi boş diye bir not yazalım çantanın üstüne diyorlardı arkadaşlar.


        İnsanın dalgınlığı gözlerinden bu kadar anlaşılır mıydı. Denizin kıyısında dururken, seni en derin sularda aramaları mümkün müydü. İnsanın yalnızlığı gözlerden saklanır mıydı. Her bakan, kalabalıklarda nasıl görürdü sizi  bir başınıza. Saklanmak niye bu kadar imkansızdı. Niye bütün penguenler aynı yöne bakıyordu, hep aynı komutla sanki, hep aynı ısrarla. Arkamı dönsem de seslerinden kurtulamıyorum, sussam zaten faydasız.


    ZERRİN TİMUROĞLU

    2021  


  


24 Kasım 2021 Çarşamba

Kıskanmak

        Kıskançlık, filmlerde, kitaplarda izlediğinde, okuduğunda sanki aşkın vazgeçilmez bir duygusu hatta belirleyicisi olarak hissettirirdi ona. Ne zaman böyle bir sahneyle karşılaşsa, kendini tuhaf bir gülümsemenin içinde bulurdu, öyle ki karşısında bir ayna olsa baktığın da utanabilirdi bile, öyle canlı, yaşanılan.


        Sevdiğiniz birinin başkası ile konuşmanızı, başkası ile sıradan bile olsa bir şey paylaşmanızı, katlanılmaz bulması belki de sadece ona ait olma duygusunu pekiştiriyordu. Neden birine ait olmak bu kadar önemliydi ki, içgüdüler, belki de doğanın emriydi. Canlıların nesillerini sürdürebilmesinin koşuluydu. insan doğadaki en zeki canlılar olarak, nesli devam ettirme seremonisini elbette farklılaştıracaktı.


        Ama tarihteki meşhur aşklara baktığımız da, aşkın tek işlevinin insanlığın devamını sağlamak olmadığını görüyoruz. Aşkı uğruna ölen, öldüren, hatta savaşlar çıkaran (Truva’daki gibi) erkekler, kadınlar var. Demek ki dur diyemeyeceğiniz bir noktaya götürüyor aşk duygularımızı. Asıl hedeften çok öteye bir yere bırakıyor, ne yaparsan yap diyor sanki.


        Bazen olmasaydı böyle bir duygu, romantizm, bilmediğimiz, yaşayamayacağımız bir şey olsaydı ne olurdu diyorum. Romeo olmasaydı, Ferhat dağları delmeseydi, Rüzgar Gibi Geçti’de bize hırsıyla , aşkıyla kan kusturan Vivien Leigh olmasaydı, Kazablanka'da Humphrey Bogart’ı seyretmeseydik, Jane Eyre’i okumasaydık, Kerem ile Aslı yaşamasaydı, ne kaybederdik, yaşamak denilen zorunluluğa daha mı bağlanırdık yoksa umursamamayı başarabilir miydik.


        Belki de asıl sorulması gereken şu, kıskanmak olmasaydı, aşk bu kadar ilgi çeker miydi. Kıskançlık sadece aşkta bir sempati kazanıyor, yoksa korkunç bir duygu, kötü bir duygu, insana kendisini aciz hissettiren, insana kötü şeyler yaptırabilen bir duygu. Birinin işini, ailesini, güzelliğini, başarılarını kıskanmak hiçbir zaman takdir edilemez, ama iş aşka gelince olabilir diyoruz çoğumuz.


        Bu duyguyu evliliğinde, arkadaşlığında yaşayanlar ne hissetmiştir bilmiyorum ama yaşarken hiç de filmlerde hissettiğiniz gibi sempatik olmuyor. İnsanın yüreğini paramparça eden bir hakaret unsuruna dönüşüyor kıskançlık. Sanki perdede, ekranda, gizli gülümsemelerle, tatlı, tatlı izlediğimiz kıskançlık yaşadığınızda bir canavara oluyor. Sağa baksanız kabahat, sola baksanız kabahat, biriyle konuşsanız başka bir dert. Tam bir gizli işkence yani. Bazı insanların akılları nasıl çalışıyor hiç anlamamışımdır.


        Çok sevdiğim bir cümle vardır, ‘geri dönmek, her zaman geriye dönmek değildir’ der. Beyaz bir kağıtla başlıyoruz yaşamaya ama biz doldurmuyoruz o kağıdı. Önce doğduğumuz ailede başlıyor her şey. Şanslıysak yazının önsözü neşeli oluyor. Değilsek ilk başta silmeye uğraştığınız kağıt yırtılabiliyor belki. Büyürken bir kalem veriliyor size de arada bir, bir kaç satır yazabilirseniz mutluluğa dair.


        Gökyüzüne de baksak, denize de dalsak, yeşilliklerde huzur da bulsak, aklımızda hep biraz mutlu olmak. Çoğumuzun ne olduğunu bilmediği şey, mutluluk. 


        Kıskanılmak mutluluk değildir, müdahaledir birinin yaşamına, zarar vermektir. Güvenmektir güzel olan, gözlerine bakarken sadece onu düşünmektir. Baktığı gözlerde başka izler arayanlar ,düşüncesi, eğitimi, başarısı ne olursa olsun insana saygı duymaz.


        İnsana saygı duymak, yaşayan her şeye saygı duymak ama tedbiri elden bırakmadan, çünkü saygı duyduğunuz bir akrep acımadan sokar sizi.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021  


19 Kasım 2021 Cuma

Korkularımız

        Toprak tembel tembel uzanıyordu. Üzerinde yer yer dağılmış çimenler, aralarında kuru toprak parçaları, daha ilerde kökleriyle toprağa, küçük çocukların annelerinin eteklerine sarılması gibi sarılmış ağaçlar vardı.

        Güneşliydi hava, gökyüzü masmaviydi, sanki mavi boyaların hepsini dökmüştü avuçlarına. Tek tük, beyaz küçük bulutlar maviliğin içinde puanlı bir kumaş dokumuşlardı. Kuşlar maviliği delmek için havalansalar da gayretleri hep boşa çıkıyordu. Hayatın zor hamleleri.


        Toprağın bittiği yerde, biraz uzakta denizin dalgaları nicedir daha bir hızla çarpıyordu kıyıya, kumlara, toprakla konuşmak istediklerini söylüyorlardı, bunun toprağa iletmelerini istiyorlardı.


        Toprak, uzun uzun esnedi, gökyüzüne bakarak,


    - İnsanların işleri gerçekten çok zor, dedi.


    - Aynı fikirdeyim diye cevap verdi gökyüzü. Nasıl dayanıyorlar bu dertlere hiç anlamıyorum.


    - Başka seçenekleri var mı ki dedi, toprak, doğuyorlar, ölene dek ellerinden geleni yapıyorlar, kolay kolay da gelmediler bu yaşam seviyelerine, sen de biliyorsun ya.


    - Bilmez miyim, diye cevap verdi gökyüzü. Ne zaman artık bıktılar, herhalde vazgeçerler yaşamaktan dediğimde ya sana ya bana saldırdılar, değil mi. Yıllardır yapmadıkları kötülüğü bırakmadılar sana da, bana da.


        Sustular, rüzgarın denizden getirdiği kokuyu çektiler içlerine. Uzaktan biteviye gelen dalga seslerini dinlediler. Kuşların şarkılarını, ağaçların rüzgarla konuştuklarını kulak verdiler.


        Topraktaki delikten başını uzatmış bir solucan ,


    - Yaşamak bir deneydir. Kimyasal bir reaksiyondur. Başlatılmıştır ama beklenmeyen sonuçları kaçınılmazdır. 


        Toprak,


    - Elbette, bu hepimiz için geçerli ne varki insan ömrü çok kısa, deneyin sonucunu göremiyorlar, bir karanlığın içine doğup, bir karanlığın içinde kayboluyorlar. Bence iyi dayanıyorlar. Beni de kazdılar, silahları ile dağıttılar, üzerimde her gün arabalarıyla yaralar açıyorlar ama ben yine de eski halime dönebilirim. Onların bu şansı yok, nöbeti her daim başkasına devrediyorlar.


        Gökyüzü de katıldı toprağın fikrine,


    - Doğru söylediğin, biz eski halimize dönebiliriz.


        Uzaktan deniz daha bir hızla, daha bir hızla vuruyordu kıyıya. Sanki hem toprağa hem gökyüzüne diyecekleri varmış gibi, kumlara dağılıyorlardı, sesleri kısılana kadar.


        Ağaçlardan biri, çam ağacı, üzerinde bir sürü kozalağı olan, heybetli,


    - Sizler insanların nasıl dayandığını gerçekten bilmiyor musunuz, dedi.


        Hem gökyüzü, hem toprak merakla baktılar ağaca, Uzaktan dalgalar heyecanlandılar,


    - İnsanlar bizim hiçbir zaman hissedemeyeceğimiz duygularla dayanıyorlar zorluklara, sevgiyle, aşkla, merhametle, fedakarlıkla.


    Toprak hayal kırıklığı ile gülümsedi,


    - Sevgi ve aşk mı, fedakarlık mı, neden bahsediyorsun sen birbirlerinin gözünü oyuyorlar, birbirlerine yaptıkları kötülükleri anlatmaktan korkarım.


        Gökyüzü de ona hak verircesine bulutlarını uçurdu sağa, sola. Topraktaki solucan,


    - Evet ne zalim olduklarını biliyoruz ama ben ağaçlara katılıyorum, yine de nesillerinin tükenmemesini duygularına borçlular.


        Toprağın üstünde bir karınca yuvasında karıncalar gidip geliyorlardı, gidip geliyorlardı, dinliyorlar ama konuşmalara hiç katılmıyorlardı. Belki de kendilerini insanlara benzetiyorlardı. Yaşamak için sürekli çalışmak zorundaydılar.


        Denizin sesini nihayet duydu toprak, konuşmak istediğini anladı, 


    - Söyle diye bağırdı denize, ne diyeceksin,


        Deniz,


    - Bu gece senin üstünü sularımla örteceğim, bir süre kalacağım öyle, haberin olsun.


        Toprak düşündü biraz,


    - Ziyanı yok ben denizin altında da yine toprağım sadece gökyüzünü göremem artık, dedi.


        Gökyüzü de umursamadı bu haberi, sadece karıncalar ve solucan büyük bir korkuya kapıldılar. İnsan da duysaydı bu haberi böyle korkacaktı. Korkmak da bir duyguydu işte, tıpkı sevmek gibi, tıpkı korumak gibi, zamana dayanaksız olanların türküsü. Acıklı, boşu boşuna ve cılız ve çok kısa.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021


    


16 Kasım 2021 Salı

Geriye Doğru

        Kadere teslim olmadan önce bütün silahlarımızı toprağa gömmeliyiz, savaşmayı unutmalıyız, bize zor gelen her şeyden vazgeçmeliyiz. Başka türlü dönebilir miyiz arkamızı mutluluğa, başka türlü gülmeyi unutabilir miyiz.

        Denizin sonsuz maviliğine bakarken toplayabilir miyiz kara bulutları, susmadan, teslim olmadan ağlayabilir miyiz. Yapamayız, olmaz ki kimsenin gücü yetmez buna.


        Bir gün eski zamanlarda, bir padişah tebdil-i kıyafette dolaşırken ülkesinde, üç kişinin konuşmasına kulak misafiri olur. Üç arkadaş, şu anda karşılarında padişah olsa ne isteyeceklerini anlatırlar birbirlerine. Biri, üç araba altın isterdim, diğeri ise, kızını isterdim diye konuşmuş. Padişah hiçbir şey söylemeden, kendini açığa vurmadan dinlermiş onları. Üçüncü adama da sormuşlar ne istersin diye. Üçüncü adam, ben ne isteyeyim padişahtan, ben sadece Allah’tan isterim demiş.


        Padişah çok içerlemiş bu lafa, saraya döner dönmez üç arkadaşı, adamlarını gönderip huzuruna çağırmış. Sormuş onlara benden ne istersiniz, çekinmeyin söyleyin demiş. Adamlar önce çok korkmuşlar, tutulmuş dilleri bir şey diyememişler. Ama sonra padişahın ısrarı üzerine istediklerini tekrarlamışlar.


        Padişah hemen isteklerinin yerine getirilmesi için emir vermiş ve iki adam, önde, üç araba dolusu altınlarıyla birincisi, arkada padişahın kızıyla ikincisi yola dizilmişler. Üçüncü adam padişahın karşısında da vazgeçmemiş söylediğinden, sizden hiçbir şey istemem padişahım, ben Allah’tan isterim demiş. Padişah hemen kellesini vurdurmak istemiş ama sonra çekinmiş. Allah’tan istiyor demiş. 


        Adamlar gidince, odasına çekilen padişah birdenbire sinirlenmiş yine ve cellatlarını çağırıp, saray yolunda yürüyen en son adamın kellesini kesmelerini istemiş. Cellatlar hemen koşmuşlar ve denileni yapmışlar. Ne var ki en sonraki adam, padişah kızını alan adammış. Yolda biraz duraklamak zorunda kalınca arkada kalmış.


        Üçüncü adam yolda padişah kızını tek başına görünce onu yanına almış. Biraz gittiklerinde, altın yüklü üç arabanın, yolda öylece durduğunu görmüşler. Adam seslenmiş, çevreyi aramaya başlamış ve bir ağacın dibinde ölen birinci adamı görmüş, yılan sokmuş. Böylece padişahtan hiçbir şey istemeyen adama altınlar da, padişahın kızı da kalmış.


        Bu masal bir çok mesajla doludur, bir teslimiyet ve kadercilikle. Masal işte bilmiyoruz böyle olmuş mudur yoksa herkes kendi yoluna gitmiş midir diye. Belki de üçüncü adam hesaplamıştır bütün bunları, belki celladın geldiğini görmüş ve saklanmıştır. Belki birinci adamı arayıp bulduğun da onu o zehirlemiştir. Nedense dinlerken aklıma gelir bunlar. 


        Bazı korkularımız vardır ölene dek bizimle yaşar. Ne yaparsan yap kurtulamadığın. Kiminin deniz korkusu vardır, suların dibinde atar yüreği, giremez denize, yüzemez. Kimisi araba kullanamaz, kaza yapmak ihtimalinden asla kurtulamaz düşünceleri.


        Kimi yüksekten korkar, düşmekten, tutunamamaktan. Kimi karanlıkta nefes alamaz, her yanını bilinmeyen, kötü şeylerin sardığını düşünür. 


        Bütün korkuların derin nedenleri vardır elbette yaşanmışlıklarımızda.Bazılarını biliriz, bazılarının sonsuz kuyularda, kesmişizdir seslerini. Ben telefonlardan korkarım, sesinden, görüntüsünden. Çünkü yıllar önce en sevdiğimizin acısını telefonda vermişlerdi bana. O günden beri baş edemediğim bir korkudur telefon. Kimse anlamaz derdinizi ama, komik bulurlar, gereksiz bulurlar bu korkuyu. Hiç eline ateş değmemişler anlayamaz bu deneyimi.


        Masalları dinlerken farklı şeyler dikkatimi çeker benim hep küçüklüğümden beri. Mesela, padişahın, kızını hiç tanımadığı birine öylece vermesi, kızın buna hiç itiraz etmemesi takılır aklıma. İlk dinlediğim de, küçükken de kızın adına korktuğumu hatırlıyorum.


        Kadere teslim olmadan önce bütün silahlarımızı  toprağa gömmeliyiz, savaşmayı unutmalıyız. Bize zor gelen şeyleri çıkarmalıyız hayatımızdan, bizim yaptığımız hiçbir şeyin sonucu değiştiremeyeceğine inanmalıyız. 


        Güneşin ışınları gözlerimizi kamaştırdığında göremediğimiz her şeyi yok var saymalıyız. Görmeyince yok olur mu diye düşünmemeliyiz. Hanımellerini görmezsek kokusun duyarız demeyin ama, burnunuzu da kapatın. Denize bakmıyorsunuz, kokusunu duymuyorsunuz, elinizi suya soktuğunuzda ne olacak peki, o zaman kıyılardan uzaklaşın, geriye doğru, geriye doğru.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021

    


     


14 Kasım 2021 Pazar

Jane Eyre

        Bazı romanlar vardır okuduktan sonra asla sizi terk etmezler. Hatta yaşamınıza nazikçe, her zaman yön verirler. Bir duyguyu yaşamaya başladığınızda iç sesiniz olurlar. Roman kahramanları konuşur sizinle, en iyi arkadaşlarınız olurlar.

        Yalnızlığın korkusunda çoğalan hikayeler çok neşeli değildir. Dışardan gelen neşeli seslerde solarken içinizdeki çiçekler, elinizdeki kitabın kahramanları gelip evinizin baş köşesine kurulur. İyi ki dersiniz, iyi ki yazmış yazar, işte kimse tutmasa bile elimi onlar buradalar.


        Jane Eyre, Charlotte Bronte’nin romanı. İlk okuduğum zamandan sonra hiç unutmadığım, izlediğim, dinlediğim bütün aşkları onun süzgecinden geçirdiğim ki bunu isteyerek, bilerek yapmıyordum, bir rehber olmuştur bana. Neden, nasıl bilmiyorum daha sonra okuduğum hiçbir roman nakışını böyle ustaca işleyememiştir ruhuma.


        Jane Eyre, yetim ve öksüz bir kızdır. Yengesi tarafından eziyetlerle yetiştirilirken, yine yengesi tarafından çok katı kuralları olan bir kız okuluna yatılı verilir. Okuldan mezun olunca da zengin bir malikane sahibinin evlatlığına mürebbiye olur.


        Yatılı okuldaki hayatını okurken kendi dertlerimin hepsini o zalimliklerin kazanına atmıştım, erir, gider, hafifler sanmıştım. Erimediler ama kardeş oldular, dert ortağı oldular. Bir okulda işkenceyi eğitim diye sunmak, İngilizler için belki o yıllarda -ki roman 1847 yayımlanmıştır, normaldi. Bizler için ise evlerdeki zalimlikler eğitimdi, belki hala öyledir, bilmiyorum, sanırım bu konu üzerine düşünmek artık çok zor geliyor bana.


        Jane Eyre’i her düşündüğümde sonsuz gibi uzanan, yemyeşil düzlükler gelir aklıma. Siyah, kapşonlu uzun pelerini ile hava henüz kararmaya başlamışken, malikaneye varmaya çalışan, hızlı, hızlı, ıssız düzlükte yürüyen Jane Eyre olmak isterim. Kimsenin olmadığı, sonsuz yeşilliklerin emaneti olmayı, yürüyüp, sevgi dolu bir eve varmayı isterim.


        Jane Eyre ilk kez böyle bir günde tanışır malikanenin sahibi Edward Rochester ile. Attan düşen bir adama yardım eder ki o da işvereni çıkar. Zengin ama dertleri çok olan biridir Bay Rochester, serttir, kabadır, otoriterdir. Ama bütün bu korkutucu özellikleri, zalim bir yatılı okulun çemberinden geçmiş Jane Eyre’i ürkütmez. Alışkındır o her türlü zalimliğe.


        Duygular tıpkı bir şarkının notaları gibi çınlar yüreğinizde. Ne zaman başlar, ne sebep olur buna bilinmez. Bazen sığınacak bir kovuk istersiniz, bazen kafanızı kuma gömecek bir yer, bazen bir el uzansın, tutsun istersiniz elinizi. Sizin için endişelenen, sizi merak eden biri olsun.


        Jane Eyre zaman geçtikçe aşkla bağlanır evin beyine. Rochester da bağlanmıştır Jane Eyre’e. Böyle güçlü duyguların kaynağı, nedeni bilinmez, hatta başladığı an bile bilinmez, insan bir anda  dikenli tellerle çevrilir, görünmez ışık engelleri kesmiştir artık yollarınızı. Oysaki bir sürü sırrı vardır evin beyinin, geçmişi ayaklarına zincirlenmiştir, yaşanmışlıkları çok güçlü duygularla bağlandığı mürebbiyeye kavuşmasına engeldir.


        Bu kitabı okumadan iki kişinin arasında hasretin, sevginin, fedakarlığın nasıl satır satır büyütüldüğünü hem de hiç haberiniz olmadan yeşerdiğini bilemezsiniz. Aslında çok genç ve tecrübesiz bir genç kızın aşkın güçlü dalgalarına karşı nasıl zafer kazandığını, yenilmediğini ibretle  okursunuz. Doğru olanı yapmak için yapayalnız, katı kurallarla yetişmiş gencecik bir kızın bu gücü nereden bulduğunu hep merak etmişimdir.


        Bazı kitapların filmleri yaşamaz, nefes almaz, kim canlandırırsa canlandırsın karakterler, onlar olamaz. Jane Eyre de böyle bir romandır, çekilen hiç bir filmi kitabın anlattıklarını hissettirmemiştir. Satırların arasında sihirli cüceler vardır belki de görmediğimiz, okurken bizi etkileyen filmler yavan, kuru ve renksizdir. Sanki roman kıs kıs güler her defasında oyunculara, vermiyorum karakterlerimi der gibidir. Buzdan paralar taşır filmlerini Jane Eyre’in, yolun sonunda kalan hiçbir şeydir, eriyip gidendir perdede.



        ZERRİN TİMUROĞLU

                                    2021


      


       


    


   


    


10 Kasım 2021 Çarşamba

Sevgi Köleleri

        Beni her zaman çok üzen, kahreden ve asla yardım edemediğim durumlarda bırakan, sevgi köleliğidir. Evet yanlış anlamadınız, sevgi köleliliği, gönüllü bir itaat, ölümüne bir bağlılık, ne olursa olsun desteklemek, garipten de öte hiç sorgulamama hali.

        Özellikle annelerin, bazen eşlerden birinin, bazen yakın bir arkadaşın adıdır sevgi zorbalığı. Maruz kalan hiç suçlanmaz, çok rahattır, yakalansa da umursamaz çünkü kölesi, kendisinden daha çok savunur onu, hep sığınacağı dalgasız limanlarda hazırdır gemileri.


        Göstermek istersiniz sevgi kölesine bu haksızlığı, açıklarsınız taptığı insanın onu nasıl yok ettiğini ama anlamaz, size öfkeli bakışlarla bakar, onu hayatta tutan iplerin varlığını unutmuştur çoktan. Bu nasıl oluşur, nasıl zeki, başarılı, güzel, yetenekli bir insan, başka biri tarafından sımsıkı bağlanmıştır böyle, nasıl.


        Dile gelmeyen ağır travmalardır bunun sebeplerinden biri. Bir sandalye düşünün, bacaklarının hepsi hasarlı, düştü düşecek yere, yakınında bir şeye tutunuyor ayakta kalmak için. Oysaki ona tutunmasına izin veren şey onu onarabilir de aynı zamanda, yardım edebilir, istediği yere gitmesi için , mutlu olması için. 


        Sevgi zorbaları tembeldir ama zeki, sevgisizdir ama usta bir oyuncu, vicdansızdır ama tuzakları kusursuzdur. Herkes bu zorbayı anne olsa da, arkadaş olsa da, eş de olsa beğenir. Gerçek yüzünü çok az insan görebilir, maskesini hiç çıkarmaz. Toplumun tüm tabularını, akrabalarının tüm otoritesini insanların bütün zaaflarını acımadan kullanır asla hata yapmaz, boş anı yoktur, hiç yanılmaz.


        Sevgi kölesi olan kişi tıpkı güneşin etrafındaki gezegenler gibi uzağa gidemez, kaçamaz bu zorbalıktan, adını koyamaz, anlamaya yanaşmaz. Her şeyini elinden alan, ona yaşam hakkı tanımayan bu insandan annesi de olsa, eşi de olsa, arkadaşı da olsa vazgeçemez. Ve bir koca ömür yaptıklarına azıcık bir minnet bile duymayan insan uğruna, severek yok olur.


        Bile bile ateşe atlamak değildir bu çünkü o kişinin yandığını görmez. Bile bile derinlerde boğulmak değildir bu çünkü önündeki okyanusun sesini işitmez. Bile bile yüksekten atlamak değildir bu çünkü fedakarlıklarını sonunda çıktığı gökdelenleri fark etmez. Birinin sevgiyle elini tuttuğunu sanır hep sanır hep inanır, yüreği kendisine bile açıklayamadığı yaralarıdır.


        Parasını, emeğini, hayatını alan ve bunu ona sevgi saçmalığı ile inandıran kişi asla gitmesine, kendi başına bir karar almasına izin vermez. hatta bir parfüm bile seçmesini istemez. Çünkü bilir ki ipin ucu gevşerse oyunu ortaya çıkacaktır.


        Aynı ortamda büyüyen ama asla sevgiyi böyle kabul etmeyen, her duygunun karşılığı olmasını hem de görünür eylemler eşliğinde karşılığı olmasını bekleyenler de vardır. Kimsenin sevgisinin ona sunulmuş bir lütuf gibi algılamayan, gerçek sevginin çıkarsız, özgürlük tanıyarak, sevdiğinin mutluluğunu isteyerek var olduğunu bilenler, bu gönüllü yok oluşları hüzünle izlerler.


        Bütün halatlar boynumuza aynı yoldan geçirilir, kötü anılardan, mutsuz çocukluklardan, korkuların sessizliğinden.


        Biri sizi gerçekten seviyorsa kararlarınızı destekler ve saygı duyar. Biri sizi gerçekten seviyorsa asla kanatlarınızı koparmaz yanında ayrılmayın diye. Biri sizi gerçekten seviyorsa öylesine otururken bir akşam, kalkıp sıcacık bir çay yapar gülümseyerek.


        Biri sizi gerçekten seviyorsa her şeyden ve herkesten çok sizi düşünür, sevgisinin balık ağlarını paramparça ederek.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021







    


8 Kasım 2021 Pazartesi

Dondurma

        Buluttan aşağıya bakıyordu. Rahatça, yüzükoyun uzanmıştı bulutun üzerine, hafif rüzgarla sürüklenirken, aşağıda, yeryüzünde olanları seyrediyordu her zamanki gibi. Bir yandan elindeki kocaman limonlu dondurmayı yalıyordu, saçları rüzgarda savruluyor, güneş sırtını ısıtıyordu sıcacık.

        İnsanlara baktıkça, kendisinin onlara neden benzemediğini, neden insanlar gibi yeryüzünde değil de bulutlarda yaşadığını anlamıyordu. Ölümsüzlüğünün nedenini, hiç arkadaşı olmamasının nedenini, mutluluk, ya da mutsuzluk denen yaşamların onu neden ilgilendirmediğini bilmiyordu.


        Var olduğundan beri bulutların üzerindeydi, ne isterse, neye ihtiyacı olursa, üzerinde olduğu bulutlar sanki emir almışlar gibi hemen oluşturuyorlardı onu, şimdi elindeki dondurma gibi. Bulutsuz bir dünya yoktu, mutlaka, gece ya da gündüz, güneyde ya da kuzeyde, dünyanın herhangi bir yerinde vardı bulutlar.


        Bulutsuz bir dünya yoktu ama kedersiz bir dünya da yoktu. Her zaman insanların yaşadığı acılara tanık oluyordu aşağıya bakarken. Birden elindeki dondurmayı yalamayı bırakıp hemen bulutun altındaki, bahçeli, tek katlı bir evden hızla kaçarak uzaklaşan çocuğa bakmaya başladı. On, oniki yaşlarında bir kız çocuğu, sarı, kıvırcık, uzun saçlarını savura, savura, bağırarak evin az ötesindeki yola ulaşmak için var gücüyle koşuyordu.


        Allah'tan rüzgar yok denecek kadar azdı, bu yüzden rahatça, geçip gitmeden neler olduğuna bakabilecekti aşağıda. Kız biraz uzaklaşmıştı ki evden iri yarı bir adamın da hızla çıktığını ve kızı kovalamaya başladığını gördü. Adamın elinde uzun bir tüfek vardı, çok öfkeli görünüyordu.


        Etrafta fazla ev yoktu, kızın çıktığı evin bir kilometre ilerisinde, bahçe içinde, iki katlı bir ev daha vardı o kadar. Evlerin çevresinde ekili alanlar yemyeşildi. Böyle güneşli, pırıl, pırıl bir günde, böyle güzel görünen evlerde mutlu insanlar olabileceğini düşünürdü aslında ama belli ki durum tam tersiydi.


        Kız koşuyordu ve adam git gide yaklaşıyordu elindeki tüfeği ile. Hemen bulunduğu buluttan bir ip merdiven istedi, sarkıttı merdiveni aşağıya, kız bulutun altından geçerken, merdivenden elini uzattı ona. Çocuk korkuyla, şaşkınlıkla baktı ilk önce, sonra arkasına döndü, çok yaklaşmış adamı görünce uzattı elini buluta, yükseldiler, gözden kayboldular. 


        Adam öfkeyle durdu, önüne baktı, arkasına baktı, düz alanda, kızın birdenbire nereye kaybolduğunu anlayamadı, arkaya, öne koşturdu, durdu, yoruldu, eve geri döndü.


        Bulutun üstündeki küçük kıza dondurma ikram etti önce, soru sormadı, ne olduğunu sormadı, çocuk ağlıyordu zaten. Gözyaşları yalamaya başladığı, muzlu dondurmanın üzerine geliyordu. Bir süre sessizce oturdular. o sırada rüzgar biraz kuvvetlenmişti ve hızla evlerden uzaklaşmaya başlamışlardı.


        Masal kitapları istedi buluttan, her biri ayrı bir şey anlatan, kıza uzattı. Çocuk kitapları okurken sanki her gün bir bulutun üzerinde geziyormuş gibi rahat ve meraksız, kendisi onu seyretti. Okumayı seviyor muydu bilinmez küçük kızın ama şimdi yutar gibi hevesle okuyordu kitapları. Çoğunda yüzündeki ifade hiç değişmemişti sadece bir kitapta, ellerinin kasıldığını, yüzünün solduğunu gördü, aldı o kitabı kızın önünden, okudu.


        Hava kararmıştı ve artık kızı aldığı yerden oldukça uzaktaydılar. Uykusu gelen çocuk, yumuşacık bulutun üzerine kıvrılıp uyumuştu. Üzerine bir örtü örttü, elindeki kitabın hikayesinde acıyla titredi. Hikaye cinnet geçiren bir babanın ailesine yaptıklarını anlatıyordu, yazarı kendisi idi, tahminleri, gözlemleri, bildikleri ile oluşturmuştu çocuğa verdiği kitapları. Onu yormadan, daha fazla üzmeden öğrenmek istemişti yaşadıklarını.


        Güneş yine doğdu, sonsuz diye bildiğimiz uzayda, dünya kendi ekseninde ve güneşin etrafında dönerken biz aydınlandık yine. Bulutlu, mavi gökyüzünde huzur vardı. Bulutların birinin üzerinde bir çocuk, elinde kocaman bir sandviç mutlu, mutlu aşağılara bakıyordu. Az sonra buluttan ineceğini ve iyi insanların yönettiği bir evde, kendi yaşıtları ile yaşayacağını biliyordu. Geçmişini unutmuştu, yaşadıklarını unutmuştu, zaman ona yardım etmişti.


        Uzayda bulut yoktu, peki uzayda bir insana kim yardım edecekti. Uzayda hep gece miydi yoksa hep gündüz mü, peki çocukları kim görecekti. Bulutların üstünden ip merdivenleri sarkıtarak onları kurtaran sonsuz bulut perileri, buraya da gelecekler mi sanki bir bağırıyordu demin çabuk olabilecekler mi, dondurmalarla acıları unutturabilecekler mi.



ZERRİN TİMUROĞLU

2021



    


5 Kasım 2021 Cuma

Simin

        Ben gün batımlarını seviyorum. Güneş, ışınlarını yavaş yavaş çekerken yeryüzünün bir yarısından, denize bıraktığı, bulutlara bıraktığı, her şeyi boyadığı o rengi, kızıllığı seviyorum. Hemen yeniden başlamak telaşının olmadığı, yaşanmış ne varsa belki de sona gelindiği o gün batımı saatleri seviyorum, artık insanları görme mecburiyetimin olmayacağı o akşam saatlerini müjdeleyen yarı karanlığı seviyorum.

        Bu umutsuz olduğum anlamına mı geliyor bilmiyorum, böyle bir dünyada yaşayıp umutlu olmak yalanına ne kadar kanabilir ki insan öyle değil mi. Bazen uyusam uyansam bildiğim, yaşadığım her kötü şeyi unutsam diyorum. Bunu deneyen, Efes Antik Kentindeki Yedi Uyurlar geliyor aklıma. Kralın zulmünden kurtulmak için uyurlar ve üçyüz yıl sonra uyanırlar ama farkında değillerdir geçen zamanın, bir gün uyuduklarını sanırlar.


        Dışarısı çok soğuktu. Sabahtan beri kar yağmış her tarafı bembeyaz yapmıştı. Artık yağmıyordu, akşam saatlerinde soğuk, karı bile bezdirmişti canından. Caddeler işlerinden eve dönmek için koşturan insanlarla dolmuştu. Ankara, Kızılay meydanı, orda bir okulda, geçici bir işte çalışıyordu, mesleği ile ilgili bir iş bulamamıştı, ablasına da daha fazla zahmet vermek istemiyordu, zaten üniversiteyi onun sayesinde okumuştu.


        Güven Parkın içinden geçip, Kocabeyoğlu Pasajının önünden Yenimahalle otobüsüne binecekti. Yol çok uzaktı, çok yoruluyordu bu sıradan işte ama dayanıyordu. Bu saatlerde ışıl ışıldı Kızılay Meydanı, hep çok şahane şeyler olacakmış gibi hissederdi bu saatlerde, bu soğukta, böylesine yorgunken ve aslında iyimser olmak için hiç bir neden yokken. Oynardı aklından bu umut oyununu. Sanki işten eve gitmek için kalabalık bir otobüste, belki ayakta değil de sekiz atın çektiği içi sıcacık, rahat minderlerle döşenmiş, sıcak çay içtiği bir arabadaymış gibi, az önce en sevdiği ayakkabıyı almış, en güzel mantoyu giymiş gibi düşlerdi.


        Minderlere gömülüp yumardı gözlerini ama hemen açardı yeniden, ışıl, ışıl caddeleri, şık giyinmiş insanları, sanki hemen çok güzel şeyler olacakmış hissini veren ışıklı süslemeleri her gün, her gün seyretmekten bıkmazdı. Masalların armağanıydı bu hayaller işte, her biri bir kement atıp bir sıkıntısını alıyordu üzerinden, sevgili masallar.


        Kibritçi Kız, hani kibrit satarken üşüdüğü için kibritleri teker, teker yakmak zorunda kalan ama yine de donmaktan kurtulamayan küçük kız. Ben de hayallerimle yakıyordum odunları, hayallerimle caddenin ışıklarında mutlu yarınlar sahneliyordum ama donacaktım bir gün biliyordum, caddenin ışıkları ertesi gün işe gelirken sönmüş oluyordu. Cam fenerler sinsi, sinsi gülümsüyorlardı yarı bıraktıkları her umuda, seviniyorlardı.


        Ablam eve benden biraz önce varıyordu, Ulus’ta bir bankada çalışıyordu, daha yakındı Yenimahalle’ye. Ablam, Simin, o kadar güzel bir kızdı ki, ailenin tüm yükünü omuzlamadan, yıpranmadan önce insanlar gözlerini alamazlardı ondan. 


        Tuhaf aslında, iyi olmak sıradan yapıyor bizi ama kötülük özel kılıyor. Neden iyi insanlar sanki görünmezlik pelerini varmış üstlerinde gibi yok sayılırlar, bilmiyorum. Cevaplarını merak ettiğim ama zaman ayırmak istemediğim onlarca sorudan biridir bu. Ablamın varlığıyla akşam varacağı eve ev diyebiliyordum. Gözleri yolda kalmıştır şimdi, o eve varıncaya kadar huzur bulamaz, biliyordu.


        Otobüsten inince oturdukları ev uzunca bir yolun sonunda tam karşıda görünüyordu, hatta balkonundan yazın gelirken el sallıyorlardı birbirlerine. Uzun, düz, kumral, gür, parlak saçları, beyaz, pürüzsüz teni, kocaman ela gözleri, kalkık, biçimli burnuyla Simin, ablası. O olmasaydı asla büyüyemezdi, engellerle dolu bir koşuydu yaşam onun için. Her engeli hiç yorulmadan kaldırır, kaldıramazsa ona sımsıkı sarılırdı, öyleydi işte, Simin’di.


        Cadde ışıl, ışıldı indiğinde de ama eve kadar olan yol karanlıktı. Sadece karşıdan görünen yüksek binaların ışıkları aydınlatıyordu biraz. Hızlı hızlı yürüyordu, yolun kenarındaki duvarların hemen arkasında boş, eski binalar vardı. Ordan geçerken ürperiyordu biraz. Elleri kabanının cebinde, başında beresi, çenesini yakanın içine gömmüş yürürken birden önünde bir karartı fark etti ve refleksle iki kolunu uzatıp önündeki karaltıyı tutup yana fırlattı, korkudan buz kesmişti ama baktı savurduğu şeye, on dört, on beş yaşlarında bir çocuktu.


        Hızla koşmaya başladı, hiç kimse yoktu yolda. O kadar korkmuştu ki titriyordu. Daha çocuktu saldıran, neden yapmıştı ki, üstü başı perişandı çocuğun.


        Eve vardığında ablasıyla paylaştı, sımsıkı sarıldı ona,  sakinleştirdi onu, çay getirdi, yemek getirdi, bütün gece arada kalkıp baktı, üstünü örttü. Çok korkmuştu ama çocuğa da üzülmüştü. nasıl o hale gelmişti, nasıl.


        Ben gün batımlarını seviyorum hele bir de güneş henüz batmamışken ayın ışığının denize düştüğü saatleri. Kayalıklara oturup dalgaların müziğini dinlerken, hem aya hem güneşe sorular soruyorum içimden. Korkularımızla küçülen yüreğimizle, hiç bir şey yapmadan kalmamız doğru mu diye.


        Ben gün batımlarını seviyorum, o ışık oyunlarında kaybettiklerimi suya bıraktığım çiçeklere emanet ediyorum, güllerin üzerindeki ayak sesleri her zaman kalbimin derinliklerinde, öylece duruyor.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021


. . 


      


     

     


1 Kasım 2021 Pazartesi

Bitmeyecek Öykü

        Bitmeyecek Öykü, Michael Ende’nin romanıdır. Mutlaka okunması gereken kitaplardan biridir özellikle çocukların. Oğluma da bir çok kez çocukluğundan bu yana söz etmeme rağmen bir türlü gerçekleştiremediğimiz bir şey olmuştur. Nedenleri çok kitap okumamız, sırasının bir türlü ona gelememesi ve oğlumun tam büyüme çağında Harry Potter serisinin yayınlanmaya başlaması. Yedi kitabı okurken, heyecanla kitapların yayınlanmasını beklerken başka bir fantastik kahramanlarla dolu bir kitaba ilgisini çekemedim oğlumun doğal olarak ki Yüzüklerin Efendisi de ayrıca o yıllarda başladı.


        Bitmeyecek Öykü benim gibi yaşıyla okuduğu kitaplar arasında bağlantıyı koparmış insanların da çok sevdiği deli gibi okuduğu bir roman olmuştur. Bunu kitap hakkında çıkan yazılardan biliyorum.


        Fantastik romanların çocuk kahramanları genelinde, anne, babasını kaybetmiş ya da annesini kaybetmiş ve babası tarafından yalnız bırakılmış çocuklardır. Sanırım küçük, büyük bütün okurların yüreğini ele geçiren de budur. Büyümüş olsak da geçmişe ait kırgınlıklarımızı ölene dek içimizde taşıyoruz, kurtulamıyoruz. Nerde horlanan bir çocuk anlatılıyorsa hele bir de direnen, savaşçı, başarılı, sıkı sıkıya tutunuyoruz ona ve o kahramanla kendi çocukluğumuzu kurtarıyoruz.


        Bitmeyecek Öykü’nün kahramanı Bastian Balthazar Bux bir gün kitap almak için girdiği kitapçıda bir kitap çalar. Kitabı birden çok sevmiştir, hiçbir zaman, asla yapmadığı ve yapamayacağı şekilde kitabı alır kaçar. Yaptığından utanır ama annesini yıllar önce kaybetmiş olan Bastian babasından ilgi görmemektedir. Bu yüzden küçük yüreğindeki, korku, utanç ve yalnızlıkla okulunun çatı katına saklanır ve kitabı okumaya başlar.


        Ben okumaya başladığımda kalın bir kitap olmasına rağmen elimden bırakmadan okumuştum. Fantastik kahraman Atreju ile Bastian’nın Fantazya ülkesini kurtarmaya çalışırken yaşadıkları, daha da önemlisi, Bastian’nın kitabı okurken aslında o kitabın içindeki bir kahraman olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlaması, şaşkınlığı, heyecanı ve cesareti çok ama çok güzel yazılmıştı.


        Fantazya ülkesinin çocuk imparatoriçesinin ölmemesi için gerçek ülkeden birinin ona yeni bir isim vermesi zorunluluğu vardır, imparatoriçe fenalaştıkça, ölüme yaklaştıkça fantazya ülkesi karanlığa gömülmektedir ve kimsenin elinden bir şey gelmemektedir. 


        Atreju’nun imparatoriçe tarafından Fantazya ülkesini kurtarmakla görevlendirilmesi ile, onun Bastian’ı öğrenip, bulması arasında korkunç canavarlarla yaşanılan mücadeleler vardır. Atreju’ya bir uğur ejderhası da yardım edecektir çünkü birlikte, onlara istemeden de olsa ışınlanma yeteneği kazandıran dev örümcekten birlikte kurtulmuşlardır.


        Fantazya ülkesinde her görevi başardığında gerçek dünyadaki anılarını kaybetmektedir. Bu geri dönmek için tek şansı olan hayat suyunu içtiğin de kendi adını söylemesine engeldir. Babası oğlu kaybolduğundan beri perişandır. Sonunda Bastian Atreju’nun ve dostlarının sayesinde hayat suyuna kendi ismini söyler ve gerçek dünyaya döner.


        İlginç olan döndüğünde kitabı kaybolmuştur. Ancak kitapçı da bütün serüveni biliyordur, ona bu öyküyü ne kadar çok anlatırsa, imparatoriçeye ne kadar çok yeni isim verirse Fantazya ülkesinin var olacağını anlatır.


        Aslında bir fantastik romandır, uydurma, hayali, öyle sınıflandırılır. Oysaki nedir fantastik olan, annesini kaybetmiş, küçük bir çocuğun sığındığı kitaplar mı, karanlığa gömülen ülkelerini kurtarmak için ölümü göze alan kahramanlar mı, söylenmeyen, saklanan, adı konmayan her şeyle kaybedilen zamanlar mı, hangisi fantastik.


        Yüreğimizin en derinlerinden sorsak kendimize, hiç sığınmak istemedik mi köşelere, hiç fark edilmek istemedik mi, bizi bulsunlar, önemsesinler, yalnız bizi arasınlar dilemedik mi.Fantazya ülkesine yolculuk içimize, benliğimize yaptığımız en cesur yolculuk olacaktır. 




ZERRİN TİMUROĞLU

2021


   


         

 

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...