Aslında öğretmen olmayı hiç düşünmemişti. Hayatı boyunca aklının ucundan bile geçmemişti. Mühendislik okumuştu hem de iyi bir üniversitede. Ama binbir dertle uğraşırken, bir meslek edinmenin, büyük bir üniversitenin diplomasından çok daha fazlası olduğu gerçeğini ne yazık ki keşfedememişti.
Diploma bir belgeydi ama işi bilmek, o işte ustalaşmak hele de bir mühendissen saha tecrübesiyle mümkündü. Şimdi bütün gençler küçükken öğreniyorlar bilgisayarı ama o yıllarda yeni girmişti hayatımıza bilgisayarlar, yani yaygınlaşmamıştı. İleri görüşlü arkadaşlar bunu görmüşlerdi, bilgi işlemden çıkmazlardı dönem boyunca. Herhalde aileleri de bunu destekliyordu en azından engel değillerdi, çocuklarının sadece dersleriyle ilgilenmelerini sağlıyorlardı.
Coşkuyla akan, debisi yüksek bir nehre düşmüşken, tutunacak bir yer ararken, sevdiklerini de kurtarmaya çalışırken, geleceğin için doğru seçimler yapamıyorsun, cehennemde serin bir oda bulamıyorsun.
Gözlerini kapattığında yüksek bir dağın, çam ağaçları ile gizlendiği bir yerinden, aşağılara bakıyor buluyordu kendini. Evet gözleri kapalıydı ama hayalinde görebileceği en güzel manzaraya bakıyordu. Azıcık hareket etse ayaklarının altındaki kuru dallar çıtırdıyordu. Kara parçası görünmüyordu aşağılarda hiç, yeşillik, kahverengi ve arada kızıllık. Sanki rüzgarla insan sesleri taşınıyordu kulaklarına, çok derinden geliyordu uğultular. Nedense korkutuyordu bu sesler onu, baktığı yerde, hemen yanındaki ağacın gövdesine tutunuyordu, daha bir dikkatle kulak kabartıyordu seslere.
Gözlerini açtı, öğretmen olarak atandığı şehre gitmek için otobüsün şubesindeydi. Birazdan servise binecek ve ve büyük bir serüvene adım atacaktı. Bildiği ama uzun süre yaşamadığı büyük şehre gidince nerede kalacağını bile bilmiyordu. Bir otelcilik yüksek okulunun, öğrencilerinin stajı için kullandığı bir otelde kalacaktı bir süre. Bir tanıdık ayarlamıştı onu da. Ama fazla kalamazdı tabi ev bulması gerekiyordu. Ayrıca otel atandığı okula çok uzaktaydı.
Gider gitmez başlamıştı göreve, rehber öğretmen filan olmadan, çok kalabalık sınıflara pat diye vermişlerdi. Hiç tecrübesi yoktu ve ne yaparsa yapsın iyi yapmak gibi bir takıntısı vardı. O yüzden her gün sesi kısılıyordu akşama doğru, üç araba değiştirip otele dönüyordu bir de yorgun argın.
Kalabalık duraklarda, kalabalık otobüslere binme savaşı veriyordu. Gerçi üniversitede okurken de alışıktı buna ama kurtulamadığına sinir oluyordu. Aptal aptal etrafına bakınıyordu akşam çıkışlarında. Baktığı hiç bir şey kalmıyordu aklında, hissettiği yalnızca yorgunluktan titreyen bacakları ve açlıktan guruldayan karnı oluyordu.
Nisan ayıydı, hava bazen çok sıcak bazen oldukça soğuk oluyordu. Bu yüzden kabanını hiç çıkarmıyordu üstünden. Çok sıcak olunca çıkarıp eline alıyordu.O gün sevinçliydi çünkü hem yol parasını hem de maaşını almıştı. Alışverişe çıkacaktı hafta sonunda, üstüne, başına bir kaç şey alacaktı, güzel bir yemek yiyecekti.
Paralarını boynuna astığı, derinlerde sakladığı küçük çantasına koymuştu. Omuzunda büyük çantası, ellerinde kitapları etrafa bakınıp otobüsünü bekliyordu. Güneşliydi hava. Bugün biraz erken bitmişti dersi o yüzden güneşin neşeli kollarıyla buluşabilmişti.
Birden hemen arkasında bir itişme oldu. Korkuyla döndü, insanlar yüksek sesle, birini, ellerinden arkasına birleştirmiş, sıkı sıkı tutan adama bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. Hareket etmeye çabalayan adam endişeyle bakınıyordu herkese. Sonra onu tutan adama yardım eden biri daha geldi. Birden ikisi de ona dönüp, bakar mısınız diye kendisine seslenince korkudan ne yapacağını bilemedi. Ne olmuştu ki.
Az sonra ne olduğu anlaşılmıştı. Tuttukları adam bir hırsızdı ve o dalgın, dalgın dururken, omzundaki çantasından, cüzdanını almıştı. Onu tutanlar da sivil polislerdi.
Tam erken çıktım biraz dinlenirim derken, aslında içinde çok az para olan cüzdanı için şikayetçi olmak zorunda kalmıştı. Bir sürü işlem, uzadıkça uzayan formaliteler, otele çok geç dönebilmişti. O kadar yorgundu ki tek lokma yiyemeden, yatağın üstünde derin bir uykuya daldı.
Sonra senelerce kaldığı bu sehirde bir çok kez daha çaldırdı cüzdanını, dikkatsizdi herhalde ya da hayal etmeye vakit bulamadığı her şeyi yürüdüğü yollara, bindiği otobüslere saklıyordu. O kendi düşlerinin peşindeyken, yankesiciler için kolay bir av oluyordu. Öyle ki arkadaşları arasında espri konusu olmuştu artık. Her defasında da az para oluyordu cüzdanlarda. Bu cüzdanı çalmayın, içi boş diye bir not yazalım çantanın üstüne diyorlardı arkadaşlar.
İnsanın dalgınlığı gözlerinden bu kadar anlaşılır mıydı. Denizin kıyısında dururken, seni en derin sularda aramaları mümkün müydü. İnsanın yalnızlığı gözlerden saklanır mıydı. Her bakan, kalabalıklarda nasıl görürdü sizi bir başınıza. Saklanmak niye bu kadar imkansızdı. Niye bütün penguenler aynı yöne bakıyordu, hep aynı komutla sanki, hep aynı ısrarla. Arkamı dönsem de seslerinden kurtulamıyorum, sussam zaten faydasız.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder