Kıskançlık, filmlerde, kitaplarda izlediğinde, okuduğunda sanki aşkın vazgeçilmez bir duygusu hatta belirleyicisi olarak hissettirirdi ona. Ne zaman böyle bir sahneyle karşılaşsa, kendini tuhaf bir gülümsemenin içinde bulurdu, öyle ki karşısında bir ayna olsa baktığın da utanabilirdi bile, öyle canlı, yaşanılan.
Sevdiğiniz birinin başkası ile konuşmanızı, başkası ile sıradan bile olsa bir şey paylaşmanızı, katlanılmaz bulması belki de sadece ona ait olma duygusunu pekiştiriyordu. Neden birine ait olmak bu kadar önemliydi ki, içgüdüler, belki de doğanın emriydi. Canlıların nesillerini sürdürebilmesinin koşuluydu. insan doğadaki en zeki canlılar olarak, nesli devam ettirme seremonisini elbette farklılaştıracaktı.
Ama tarihteki meşhur aşklara baktığımız da, aşkın tek işlevinin insanlığın devamını sağlamak olmadığını görüyoruz. Aşkı uğruna ölen, öldüren, hatta savaşlar çıkaran (Truva’daki gibi) erkekler, kadınlar var. Demek ki dur diyemeyeceğiniz bir noktaya götürüyor aşk duygularımızı. Asıl hedeften çok öteye bir yere bırakıyor, ne yaparsan yap diyor sanki.
Bazen olmasaydı böyle bir duygu, romantizm, bilmediğimiz, yaşayamayacağımız bir şey olsaydı ne olurdu diyorum. Romeo olmasaydı, Ferhat dağları delmeseydi, Rüzgar Gibi Geçti’de bize hırsıyla , aşkıyla kan kusturan Vivien Leigh olmasaydı, Kazablanka'da Humphrey Bogart’ı seyretmeseydik, Jane Eyre’i okumasaydık, Kerem ile Aslı yaşamasaydı, ne kaybederdik, yaşamak denilen zorunluluğa daha mı bağlanırdık yoksa umursamamayı başarabilir miydik.
Belki de asıl sorulması gereken şu, kıskanmak olmasaydı, aşk bu kadar ilgi çeker miydi. Kıskançlık sadece aşkta bir sempati kazanıyor, yoksa korkunç bir duygu, kötü bir duygu, insana kendisini aciz hissettiren, insana kötü şeyler yaptırabilen bir duygu. Birinin işini, ailesini, güzelliğini, başarılarını kıskanmak hiçbir zaman takdir edilemez, ama iş aşka gelince olabilir diyoruz çoğumuz.
Bu duyguyu evliliğinde, arkadaşlığında yaşayanlar ne hissetmiştir bilmiyorum ama yaşarken hiç de filmlerde hissettiğiniz gibi sempatik olmuyor. İnsanın yüreğini paramparça eden bir hakaret unsuruna dönüşüyor kıskançlık. Sanki perdede, ekranda, gizli gülümsemelerle, tatlı, tatlı izlediğimiz kıskançlık yaşadığınızda bir canavara oluyor. Sağa baksanız kabahat, sola baksanız kabahat, biriyle konuşsanız başka bir dert. Tam bir gizli işkence yani. Bazı insanların akılları nasıl çalışıyor hiç anlamamışımdır.
Çok sevdiğim bir cümle vardır, ‘geri dönmek, her zaman geriye dönmek değildir’ der. Beyaz bir kağıtla başlıyoruz yaşamaya ama biz doldurmuyoruz o kağıdı. Önce doğduğumuz ailede başlıyor her şey. Şanslıysak yazının önsözü neşeli oluyor. Değilsek ilk başta silmeye uğraştığınız kağıt yırtılabiliyor belki. Büyürken bir kalem veriliyor size de arada bir, bir kaç satır yazabilirseniz mutluluğa dair.
Gökyüzüne de baksak, denize de dalsak, yeşilliklerde huzur da bulsak, aklımızda hep biraz mutlu olmak. Çoğumuzun ne olduğunu bilmediği şey, mutluluk.
Kıskanılmak mutluluk değildir, müdahaledir birinin yaşamına, zarar vermektir. Güvenmektir güzel olan, gözlerine bakarken sadece onu düşünmektir. Baktığı gözlerde başka izler arayanlar ,düşüncesi, eğitimi, başarısı ne olursa olsun insana saygı duymaz.
İnsana saygı duymak, yaşayan her şeye saygı duymak ama tedbiri elden bırakmadan, çünkü saygı duyduğunuz bir akrep acımadan sokar sizi.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder