26 Nisan 2021 Pazartesi

Mola

        Gözünü açtığında güneş camın ardından görünen uzak tepelere parıltısı ile yerleşmeye başlamıştı. Otobüs hızla giderken şoförün hemen arkasındaki koltuktan, bir yanda geriye doğru durmaksızın kaybolan yolu, bir yandan solunda güneşin ışıltısını kucaklamış denizi.bir yandan yemyeşil tarlaların bolluğunu, bereketini izliyordu. Bu yolculuğu çok seviyordu. Her defasında dörtnala giden muhteşem bir atın sırtında, saçlarını dağıtan rüzgarla didişerek, ayakları üzenginin üstünde, ara ara onlara basarak daha yukarıya kalkarak koşturuyordu, önünde hiçbir engel yoktu, ardından kovalayan yoktu, derdi yoktu, tasası yoktu, güzeldi her şey çok güzeldi.


        Aslında bu şahane yolculuğun tamamını gün ışığında yapmak isterdi ancak onaltı saatlik uzun bir yolculuktu. Mutlaka bir bölümünü karanlığa rehin bırakmak gerekiyordu. Dönerken bir parçayı kurtarırken diğerini teslim ediyordunuz emanete. Zaman kıs kıs gülüyordu. Yolculuğun bir bölümünde uyuyordu, bu zorunlu bir dinlenme oluyordu tabi yoksa gözleri dışarıyı görmeyene dek, karanlığa yenilene kadar asla yummuyordu gözlerini. Yabancı bir memlekette, yabancı bir şehre gidiyordu. Otobüsün radyosunda neşeli şarkılar çalıyordu, gitar, keman ve tanıyamadığı enstrümanlar. Sevdayı anlatıyordu sözleri, tek kelimesini anlamıyordu ama emindi. Şoföre bakarken ensesinden ki arada sağa sola çeviriyordu başını, şarkıya mırıl mırıl eşlik ettiğini görüyordu. Gözlerinin kıyısında tuhaf, özlem dolu, güzel yaşanmışlıkları dudaklarının ucuna kaçamak bir gülümsemeyle sabitleyen her an akmaya hazır mutluluk nehirleri vardı.O şarkıda ne söyleniyorsa onu yüreğinden ışığa boğmuştu. Ona bakan herkes o anlarda mutlaka kendi sevdasına gülümserdi, emindi. Öylesine doğal öylesine sunumdan uzak öylesine yalnızca iki kişiye özeldi.


        Biraz önce kahve ikramı yapılmıştı otobüste. Önümde hızla tüketilen maviler, yeşiller, geçmişi çınlatan bir ezgi, elinizde sıcak, güzel bir kahve. Aslında onaltı saat otobüse binince başlayan zamandı, otobüse ulaşana kadar beş altı saatte şehrin içinde geçiyordu zaman. Her şey nereye gittiğiniz, kime gittiğiniz, kime kavuşacağınızla tanımlı. Şoförün sevdası yolun belleğine yerleşiyor benim sevgim tepelere, denize, yeşile işleniyor. O sevdasına ben yavruma seriyorum özlem notalarını.İkiside yaşamı kucaklıyor, biri başlamak için öteki yaşamın ta kendisi.


        Ara ara yeşilliklerin ortalarında, uzaklarda küçük evler görünüyor, insan yok çevrelerinde. Sabah çok erken olduğundan belki, ya da daha erken çıkılmış yolculuklardan. Zor olmalı bu güzelliklerden ayrılmak, bakarken kendini çok yalnız hissediyor birden. Böyle bir yerde yaşasaydı tek başına anılarıyla baş başa, en fenası. Bu duygu hem çok sevdiğiniz hem dokunduğu için asla yiyemeyeceğiniz bir yemek açmazında. Hem gerçek olduğunu bildiğiniz hem inkar etmeye mecbur olduğunuz iki perdelik bir oyun sınavında.


        Birazdan otobüsün kısa bir mola vereceğini öğreniyoruz. Uzun yolculuğumuz bitmek üzere. Her zaman aynı yerde duruyorlar, yoldan fazla bir şey almamak için binmeden önce yiyeceklerimi hazır ediyorum. Cimrilikten değil bilmediğim bir şey yerim korkusuyla. İdare edebiliyorum kendimi ama çok iyi değil İngilizcem. Özellikle anlamakta zorlanıyorum. Bir keresinde çay istemiştim yokmuş, başka bir şey önerdiler ben onu da bir çeşit çay sanıp almış, üstelik içine süt de koydurmuştum. Meğer ıhlamurmuş, korkunçtu bu ikili gerçekten hiç uyumlu değillerdi.


        İndim güzeldi hava, mis gibi. Bu mola yerinin güzel bir bahçesi vardı. Bahçenin bir bölümü de  kümesti, yüksek tel örgüyle çevrilmiş küçük bir alandı. Biraz ilerisinde yuvarlak bir kameriye vardı, oraya gidip oturdum. Yürüseydim iyiydi ama yorulmuştum. Bir yanda kafaları durmadan inip kalkan tavuklar bir yanda küçük bir havuz. Su, sesiyle o kadar özenli o kadar dikkatli ki. Sanki durmaksızın döküldüğü havuza pamuktan yapılmış bir mindere düşer gibi ama serinliğinden, şırıltısından vazgeçmeden düşüyor. Güneş yol boyunca denizden, tarlalardan, tepelerden topladığı bütün huzuru kucağıma bıraktı, güzeldi, çok güzeldi. Otobüsün tamamı dolu değildi ve yol boyunca inenler olmuştu. Bu yüzden kameriyeye gelen olmadı kalan yolcuların çoğu yürüyordu çevrede, ayaklarını açmaya çalışıyorlardı. Yerde çimenler çok büyümemişler, toprağın üstünde siz gelip geçensiniz biz hep burdayız diyorlar. Onlara, beton saksılarda rengarenk salınan çiçeklere baktıkça sanki bir şeyleri kaçırıyormuş, onlara sorması, öğrenmesi gereken şeyler varmış gibi hissediyordu. Daha uzun orada kalmak için bir bahaneydi mutlaka.


        Süre dolmuştu, tekrar otobüse binmeleri gerekiyordu, bacağı ağrıyordu, zaman zaman çekiyordu bu ağrıyı. Herkesin binmesini bekledi insanları bekletmemek için. Yaşlılık tabi doğaldı. Şoför kapıda bekliyordu, basamağa adımını atmışken ona gülümsedi, başıyla selam verdi. Şoför de gülümsedi, oldukça gençti. Bana bakıp,


    -Gözleriniz inanılmaz güzel dedi.

        O yorgunluğun, o ağrının içinde bir çoçuk benim gözlerimi güzel bulmuştu, Türkçe biliyordu. Yabancı bir ülkede, mutlu bir kavuşmaya giderken bir çocuk mutlu etmişti beni.

        

    -Çok teşekkür ederim dedim çok teşekkür ederim. Ayrıca bu kadar güzel bir yolculuk için de sağolun.


        Ve bindim. Hareket ettik, radyoda yine yabancı şarkılar, yine neşeli yine hayatı umuda boğan, güzeldi çok güzeldi.



  ZERRİN TİMUROĞLU 2021


22 Nisan 2021 Perşembe

Yine

        Yıldızlar yanıp söner mi. Hayır, yanıp sönmezler, yanıltmazlar bizi aslında, biz yanılırız. Çünkü gözümüzde kalan izlerini saklama süremiz sınırlıdır, iki sefer arasında onları biz söndürürüz öyle sanarak. Işıklarını bize yolladıktan sonra ölebilirlerde biz bunu da bilmeyiz, ömrümüz yetmez sorgulamaya, çoğumuz ilgilenmeyiz.

        Görmekle belleğimize resimler kaydedilir. Hepsini her zaman hatırlayamayız. İnsafsızdır resimler, çaresiz, yapayalnızlardır. Kendilerinden kurtulamazlar. Herkesin elinde bir cep telefonu, herkesin elinde fotoğraf makineleri belki, çekerler, çekerler. Meydan okur gibi ayrılıklara, gerçeği yenebilirlermiş gibi her yere koyarlar resimlerini. Bir süre bakarlar, resimler donup kalmadan önce, buz olup, parçalanıp un ufak olmadan önce, resimler asıllarıyla beraberken.


        Sonra terk edilmiş bir evin odalarında, yerlerde toz içinde, ıssız kalırlar. Duyuramazlar varlıklarını, olmayan seslerini çıkaramazlar, evin yeni sahiplerine sevinçle, ilgiyle, hasretle bakamazlar. Bütün anılarıyla hiç önemsenmemiş gibi çöp torbasında çöp olurlar.


        Bunun için mi bunca zalimlik egemen olmuştur yaşama, resimlerini kimse görmezlikten gelmesin diye mi. Kötüler de iyiler kadar anımsanır, resimleri hep kalır insanların belleğinde, arşivlerinde. Garip aslında öyle değil mi haksızlık yani.


        Karanlıkta göremiyordu önünü, ikide bir ayağı takılıyordu. Yanından kocaman tırlar büyük homurtularla geçiyordu neredeyse aralıksız. Sırtında, çantasında kitaplar, elinde kitaplar şehrin biraz dışında, üniversite kütüphanesinden çıkıp servise binmişti. Kendi okulu değildi bu yüzden yanlış servise bindiğini anlayınca evine en yakın kavşakta inmiş çok saçma ve ıssız bir yer olduğunu anlayınca da kalakalmıştı. Bir belediye otobüsü, minibüs, taksi geçecek bir yerde değildi. Nasıl kızıyordu kendisine, bu kadar dikkatsiz olmasına inanamıyordu. Yürüyen tek insan kendisiydi orada. Bir de yanından durmaksızın geçip giden tırlar, kamyonlar, şehirlerarası otobüsler, özel arabalar. Bazıları yavaşlar gibi olunca korkudan ölecek gibi oluyordu, elindeki kitapları daha bir yükseğe kaldırıyor, sırt çantasını göstermeye çalışıyordu. Demek istiyordu ki ben öğrenciyim yanlış anlaşılmasın. Şehre doğru hızla yürümeye devam ediyordu karanlıkta, ablasının çok merak ettiğini biliyor, kendine kızgınlığı daha bir artıyordu.


        O da ne gelip geçen arabaların farlarının aydınlattığı yerde, oldukça ilerde sanki bir insan görür gibi olunca irkildi. Çaresiz yaklaşıyordu ona. Duruyordu o kimse, yürümüyordu, ne kendine doğru ne kendinden uzağa. Niye duruyor ki diye düşündü. Korkudan eli ayağı titriyor, nefes almakta zorlanıyordu. Ona doğru yürümekten başka yapacağı hiçbir şey yoktu, ne yana ne geriye gidemezdi. Epeyce ileride bir köprü vardı, tanımıştı o köprüyü, ona varırsa az ilerisinden evine gidecek bir arabaya binebilecekti. Mecburdu ilerlemeye yani.


        Yalnızlık çoğalan insanla bitmez, hatta daha bir hissedilir olur, daha bir çıkar sesi. Yaklaştı, bir adım mesafede onun bir kadın olduğunu gördü. Üstünde beyaz bir pardesü, ayaklarında yüksek ökçeli, siyah ayakkabılar vardı. Kısa saçları özensiz taranmıştı sanki. Dudaklarında saçma bir kırmızılık, omuzunda orada olmaktan utanan bir çanta asılıydı. Öylece duruyordu. Belli ki o da yaklaşanı merak etmişti, garip garip bakıyordu. Bu kadın akşam akşam ne arıyor ki burda diye düşündü, hem de öylece duruyor, telaşı yok, uzaklaşmaya niyeti yok, kararlı bir şekilde bekliyor. Tam yanından geçerken selam verse mi diye düşündü, tam yanından geçerken arabaların ışığında gözlerinde sesi kayboldu. Geçti, arkasına bir daha bakamadı. Hızını artırdı, neredeyse koşar adım gidiyordu artık, kitapların ağırlığından koluna kramp girmişti.

       

        Birden yanında bir otobüs durdu, korkuyla döndü, bir belediye otobüsü, ön kapısını açtı. Orta yaşlı bir şöför, kızım sen ne arıyorsun bu saatte burda dedi. Hadi bin ben garaja gidiyorum, seni de durağa bırakayım.


        O şoföre ömrü boyunca, anımsadıkça minnet duydu. Çok teşekkür ederek bindim, en ön koltuğa yerleşti, otobüs hareket ederken candan arkaya doğru baktı, kadın yoktu, gitmişti.


        Çekilmemiş bir fotoğrafta kalmıştı gördüğü, aslında ölmüş bir yıldızın ışığını görmüş olabilirdi.


        Güçlü biriydi, bir yetmiş boylarında, esmer, bıyıksız, saçlarını neredeyse kazıtmış gibi kısacık, geniş omuzluydu. Elleri ve ayakları boyuna göre büyük sayılırdı. Gözleri açık maviydi, baktığı yerlere ürpertiler serpiyordu, istemediğiniz, kaçmak istediğiniz şeyleri anımsatıyor, insanı düşündürüyordu.


        Güçlü biriydi belki yıllardır merak ettiği sevdası o karanlık, o ıssız yolda beyaz bir pardesünün altında, yüksek ökçeli siyah ayakkabının altında yok olmuştu, belki de ölmüştü.




ZERRİN


TİMUROĞLU


İSTANBUL    2021


19 Nisan 2021 Pazartesi

Yine De

    Güçlü biriydi. Böyle bir cümle ne anlatır tek başına. Herkesin güçlü birinden anladığı farklıdır ama gerçek olan bir tanım vardır mutlaka. Yoksa altı milyar fikir, altı milyar doğru olmaz mıydı. Bir yetmiş boylarında, esmer, bıyıksız, saçlarını neredeyse kazıtmış gibi kısacık, geniş omuzluydu. Elleri ve ayakları boyuna göre büyük sayılırdı. Gözleri açık maviydi, baktığı yerlere ürpertiler serpiyordu, kaçmak istediğiniz şeyleri anımsatıyor, insanı düşündürüyordu.

        Güçlü biriydi, belki küçük yaşta annesini, babasını kaybetmişti, yalnız kalmıştı. Belki bir yurtta, belki tanımadığı bir evde tanımak istemediği insanlarla büyümüştü. Yine de okumuş, meslek sahibi olmuş, iyi paralar kazanıyordu. Hatta çok iyi bir evlilik yapmıştı.


        Güçlü biriydi, belki zalim bir babanın, sözü olmayan bir annenin, korkunç akrabaların olduğu bir evde büyümüştü. Her gece başka evlerin inen perdelerinden sızıp bulunduğu evden kaçtığını hayal etmişti belki. Belki eve gelen giden insanların elinden tutup, her defasında onlarla o evden kurtulmayı hayal etmişti. Yine de okumuş, meslek sahibi olmuş, iyi paralar kazanıyordu. Arkadaş dedikleri vardı, sinemaya, tiyatroya, konserlere gidiyordu ama hala akşamları evlerin kapatılan perdelerine bakarken yüreğinden çakıl taşları kopuyor, düşüyordu yerlere. Her defasında eriyen kalbinden su sızıyordu gömleğine, ıslanıyordu.


        Güçlü biriydi, belki babası o küçükken ölmüş, annesi azınlıklardan olmasına rağmen kimliğini inkar etmiş, onları hor gören tutucu bir toplumda hep başkalarının doğrularını yaşamıştı. Belki birileri gerçeği öğrenir, onları dışlar korkusuyla yaşamıştı, hep aynı tavşan ürkekliğiyle hep genele uyumlu hep en genel doğruları yapmak peşinde. Geçmişi olmayanlar, orijinini kaybedenlerden olmuştu belki de.


        Güçlü biriydi, belki kötü ailelerin, kötü çocuklarının zulmünü yaşamıştı okullarda. Korkmuştu, kötülerin hatasını kendi hatası sanmıştı belki, utanmıştı, sıkılmıştı. Yine de yılanların, çıyanların, zalimlerin, vicdansızların yaptıklarının kimseyi kirletemeyeceğini anlayıp yoluna devam etmişti. Başarmıştı. Kolay olmamıştı kafasındaki bütün denklemleri çözmek, kolay olmamıştı insafsızca yüreğine dökülen çöpleri temizlemek.


        Güçlü biriydi, belki kader her defasında kafasını su dolu bir varile batırıyor, tam boğulacakken tekrar çıkarıp bekliyordu. Tam her şey bitti, nefes alıyorum derken tekrar ensesine yapışan güçlü pençelerle suya batıyor, soluksuz kalıyordu. Yine de her başını sudan çıkardıklarında gökyüzüne bakıyordu, uzaktan sesini duyurmaya çalışan ağaçları, gökte çırpınan kuşları duyuyordu, yine de gülümsüyordu, güçlü biriydi.


        Güçlü biriydi çalışıyor, çalışıyor ama çocuklarına bakamıyordu yeterince. Onları iyi besleyemiyor, iyi giydiremiyor, güzel evlerde oturtamıyor, tatillere götüremiyor, okutamıyordu. Akşamları evine dönmek, yoksulluğunun zaferini kutladığı saatleri yaşamak her gün zorlaşıyordu. Evin karanlık, nemli, aç kokusu genzini yakarken ellerinin nasırdan kocaman olmuş parmakları utançla kıvrılıyordu avuçlarında. Korkusu, kaygısı, umutsuzluğu kapıdan koşarak giriyordu her defasında eve. Yine de bayramları bekliyordu çocukları ile, hiç hediye almadan ve vermeden, hiç yenilenemeyen giysilerinin içinde bir deri bir kemik kalan bedenleriyle gün sayarak, bayramları bekliyorlardı.


        Güçlü biriydi, gözünde yaş, gönlünde umut, evinde yiyecek bir lokma ekmek yokken, kapıyı çalanı gülerek buyur ediyordu. Güçlü biriydi hep susuyordu, çocukları çıt çıkarsa korkudan kocaman açılıyordu gözleri. Öyle ki ilk tokatı o atıyordu onlara. Öyle ki bayramları bekliyordu en büyük sevinciyle, umut ederek, umudu bilmeyerek, güçlü biriydi.




ZERRİN TİMUROĞLU.


İSTANBUL



2021



16 Nisan 2021 Cuma

Kartal Görüşü

        Kuşların olduğu yerde kalmak istiyorum. Gözüm yükseklerde değil gözüm yalnızlıklarda yalnızca.

        Kartalların hüküm sürdüğü gökyüzünde saklanmak istiyorum. Saklayacak bir şeyim olduğu için değil, saklayacak çok şeyi olanlardan kurtulmak için.


        Yağmur, kar yağarken tepeden görmek istiyorum, ıslanmak istemediğimden değil, beraber yağmuru, beraber karı, beraber aynı anda yaşamın bir anını paylaşmak istemediğim insanlardan uzak olmak istiyorum.


        Kuşlar, kartallar, şahinler, atmacalar, hepsi evi gökyüzü olanlar, duyuyorlar mı biz insanları acaba. Anlıyorlarlar mı konuşulanları. Anlıyorlarlar mı yaptıklarımızı, iyi, kötü ne varsa bizimle ilgili umurlarında mı. Belki olmazdı, aldırmazlardı bize, eğer vurmasaydık, kırmasaydık kanatlarını.


        Gözlerini kapattı kendini hiç görmediği en yüksek dağın, hiç görmediği en yüksek noktasına bıraktı. Sessizlik, rüzgarın uğultusu ve müthiş bir yalnızlık hissi. Açtı gözlerini, tek başına binlerce metre yüksekte idi, bulutlar dağların arasına sokulmuşlar, salınıyorlardı. Sağa baktı gökyüzü maviydi, sola baktı gökyüzü mavi. Sessizlik çok yalnızdı, mavi çok susuz. Her şey sizdiniz her şey gökyüzü, rüzgar kanatlarınızda tuhaf bir tempoda. 


        Kanatlarınızı yavaş yavaş oynatıp, bırakıyorsunuz kayaları. Bir iki hareketten sonra süzülüyorsunuz, önünüz boş, arkanız boş aşağıda, yeryüzünde kıyamet kopsa umurunuzda değil. Hayır umrunda olmak önceden bildiklerinizle ilgili, zaten hiç bilmiyorsunuz. aşağıdan size ulaşamazlarsa, aşağıdan göz dikmezlerse gökyüzünüze, kanadınıza, kayalarınıza yoklar ki.


        Neye alıştıysak neyin içine doğduysak ilk öğrendiklerimizin sınırlarını belirliyor. Sonsuz gibi görünen gökte süzülen kartalın sınırları, karanlık tünellerde sürünen solucanlarla aynı. Öyle olmadığını bir biz biliyoruz, bir biz her canlıya acımasızca müdahale ediyoruz. Bir biz akıllı olanlar biz hiç haddimizi bilmiyoruz.


        Bir çift göz, kartal gözü bakıyor çok yükseklerden aşağıya. Bir genç adam görüyor, bir evin yeşil bahçesinde, bir bankta oturuyor. Ağlıyor. Az ilerde ondan uzaklaşıp, elindeki çantayla arabaya binmeye çalışan bir genç kadın var. Genç adam çok üzgün sanki dev dalgaların arasında çırpınıyor gibi. Kıpırdamıyor oysa, öylece bakıyor belli hem seviyor hem haksızlığa uğramış,. Arabaya binen genç kadınla güveni, şaşkınlığı, çaresizliği de kayboluyor sanki. Kaybolmak sanal oysa ki artık yapışıp kaldılar hepsi yüreğine, bir daha asla eskisi gibi onlardan habersiz yaşayamayacak.


        Kartalların hüküm sürdüğü göklerde yaşamak istiyorum. Korktuğum için değil korkuyu unutmak için.


        Süzülüyor kartal, arada hafifçe sallıyor kanatlarını, bütün gök onun gibi.Karnı acıktı, yiyecek bir şeyler bulmalı. Keskin gözleri tarlalarda saklanmaya çalışan farelerden birini fark ediyor. Uygun zamanı bekliyor, dolanıyor, dolanıyor, hızla dalıp birini yakalıyor. Kayalara dönüp yemeğini yiyor.


        O kadar şiirsel değil kartal olmak, o kadar temiz değil pençeleri. Yaşamak sorumluluğu her canlının boynuna asılmış bir madalyon sanki, çıkarmak yolun sonu.


        Tekrar göklere döndüğünde kartal, çok aşağılarda, insanların yaptığı bir yolda koşan bir yandan da bağıran bir insan görüyor. Onu kovalayan iki kişi var. Koşuyor koşuyor ama kaçamıyor. Yetişiyor arkadakiler, ellerindeki bıçağın parıltısı kartalın gözünde kalıyor, adam yerde. Vuranlar kaçıyor. Kartal çok çok şaşkın niye avladıklarını bıraktılar diyor sanki. niye öldürdüler niye bıraktılar hiç anlamıyor.


        Kuşların olduğu yerde kalmak istiyorum insanların olmadığı yerlerde. Vahşetin karnını doyurmaktan, barınmaktan ibaret olduğu yerlerde kalmak istiyorum. Bir kartal gibi gökyüzünde kaybolmak, olanı biteni sadece seyretmek istiyorum, aklımız çok acımasız çünkü.



ZERRİN TİMUROĞLU



İSTANBUL 



11 Nisan 2021 Pazar

Cesaret

    -Bilmiyorum.     -Neyi bilmiyorsunuz.     -Bilmemi istediğiniz şeyi.     -O hâlde biliyorsun, bilmediğini biliyorsan bilgin var demektir.     -Çok saçma, araba kullanmayı bilmiyorsam bu konuda bilgim olması neyi değiştirir ki.     -Çok şeyi, tanıklık gördüklerini söylemektir, ders vermiyorsun ya da deney yapmıyorsun bildiğinizi aktarın o kadar.     -Tamam gördüğümü aktarırım ama siz sanki beni olaya dahil edermiş gibi ne bildiğimi soruyorsunuz.       -Yo hayır öyle bir izlenim verdiysem özür dilerim, sizden istediğimiz tanık olduklarınız, buyrun lütfen. 


        Oturduğu yerde sağa sola kaykıldı, bacaklarını dizlerinden kırıp sandalyesinin altında ayaklarını bileklerinden kenetledi. Ellerinin parmaklarını birbirinin içinden geçirip ters çevirdi. Beyaz, kırmızı, siyah kareli eteğinin düzgün çizgilerinin üzerinde belinden inen siyah kazağının etekleri yığılmıştı. Siyah koton çorabı kıvırdığı dizlerinde seyrelmiş tenini göstermek için gerildikçe gerilmişti. Sandalyesine otururken astığı büyük siyah, kırmızı şeritli çantasının açıklığından bir dergi görünüyordu, aylık bir edebiyat dergisiydi.


    -Ben evde uyumak üzereydim. Biraz kitap okumuştum her akşam olduğu gibi, başucumdaki lambayı söndürmüş tam yastığımla buluşmuştum ki yatağımın tam sol yanındaki pencerenin önünde ayak sesi duydum. İlk önce bir insan değil de kedi, köpek gibi algıladım. Oturduğumuz ev iki katlı, kocaman, ağaçlarla dolu bir bahçenin içindedir. Biz ikinci katta oturuyoruz. İkinci kata dışarıdan çıkılan bir merdiven var ve benim odam bu merdivene bakan tarafta. Eve gelen biri tıklatsa penceremi hemen görebilirim oturduğum yerden, öyle. Binanın bir yüzünü hafif bir kıvrımla saran bu merdivenin hemen dibinde de odunluk var. Çünkü evimiz sobalı. Aynı zamanda ıvır zıvır ne varsa konulan, üstü teneke kaplı, küçük bir barınak.


    -Peki ayak sesi dediniz , önce kedi, köpek gibi gelmişti size. Fikriniz neden değişti, ne oldu.

    -Annem, babam akşam oturmasına gitmişlerdi. Sık yaparlar bunu, bense hiç sevmem, o yüzden de pek gitmem onlarla. Korkmam da yalnız. Yattığım yerde çıkan sesleri dinleyerek oyalandım biraz, nasılsa giderler diye düşündüm. Yiyecek bulacakları bir şey yoktu merdivenlerde. Ama birden farkettim ki bir kediden ya da bir köpekten çıkamayacak kadar düzenli seslerdi duyduklarım.

    -Nasıl düzenli.

    -Birkaç basamak çıkıyor, tam pencerenin önünde oyalanıyor, sonra tekrar iniyor gibiydi.
    -Yattığınız yerde iniş ve çıkış seslerini nasıl ayırt ettiniz.
    -Çıkarken ayakkabısından çıkan sürtünme sesi oluyordu, inerken yalnızca tok, sert bir ses çıkıyordu.
    -Peki pencereden bakmayı düşündünüz mü.

        Kısa, siyah saçlarının çevrelediği, ince, esmer yüzünü komisere çevirdi, hayretle baktı.


    -Elbette hayır, korkuyordum. Gerçekten biri varsa yüz yüze gelebilirim diye düşündüm. Camda demir de yoktu. Sokak kapısı ve hemen yanındaki dar, küçük cam demirliydi ama o kadar.
    -Devam edin lütfen.

        Yanındaki sehpaya kendisi için konulmuş, küçük su şişesini aldı, kapağını açtı ve birkaç yudum içti.

 
   -Sonra bekledim, ne kadar bilmiyorum, bana uzun geldi. Üstümdeki yorganı açıp, yavaşça yataktan halıya kaydım, sürünerek oda kapısını açıp salona girdim. Odamın hemen önünde, hala sıcak olan sobanın sağından sokak kapısına doğru sürünerek ilerledim. Sokak kapısı içerden sola doğru açılıyordu, sürgüsü vardı ve sürgüyü yatmadan önce çekmeyi unutmuştum. Evin içi karanlıktı, bahçede ışık yoktu ve sokak uzaktı eve. İki büklüm kapının yanındaki camın en alt köşesinden, tülün arkasından korka korka dışarıya baktım.

    

        Komiser, anne ve babası, biri daha vardı kimdi bilmiyordu, nefeslerini tutmuş sözünün devamını merakla bekliyorlardı.Komiser,


    -Peki ne gördünüz,
    -Bir çift göz, başındaki kasketin gizlemeye çalıştığı, anlamsız bakan, şişman, sakallı yüzünde kocaman burnunun iki yanında korkutan bir çift göz.
    -Sizi fark etmiş olabilir mii diye sordu komiser,

        Şaşkınlıkla baktı ona,


    -Farkedilmenin ötesinde bir şey yaptım efendim.


Odadaki herkesin gözü ondayken açıkladı


    -Ben dakikalarca sinip bekledim aynı yerde. O da kapıyı açmaya çalışıyordu elindeki, bir şeyle. Korkmaktan sıkıldığımı hissettim birden, ne olursa olsun, o benden korksun dedim. Ayağa kalktım, önce salonun sonra odaların ışıklarını yakmaya başladım. Bir yandan da sanki evdeki birileri ile konuşuyormuş gibi bağırıyordum, duymuyor musunuz biri kapıyı açmaya çalışıyor, polisi arayın hemen diyordum.
    -Gerçekten cesurca bir davranış, dedi babası,
    -Aynı zamanda tedbirsiz, dedi komiser,
    -Şu an size anlatırken nasıl yaptım bunu şaşırıyorum ama o an başka yapacak bir şey yoktu sanki. Ve iyiki de öyle düşünmüşüm yoksa akibetim diğer zavallı kız gibi olacaktı besbelli.

        Annesi ve babası korkuyla salladılar başlarını, renkleri bembeyaz olmuştu endişeden. 


    -Siz ışıkları yaktınız, bağırarak konuştunuz hemen gitti mi,
    -İlk anda buna hiç dikkat edemedim var gücümle konuşup, odadan odaya girip çıkıyordum, sonra bir an durup dinledim, hiç ses yoktu, beş dakika sonra kapıya takılan anahtarın sesiyle korkudan bayılmışım. Babamlar gelmişler.
    -Biz bahçe duvarından atlayan, kısa boylu, şişman birini gördük, evin bütün ışıklarını da yanar görünce endişeyle koştuk ve sizi aradık efendim dedi babası.


        Çok yorgundu, söyleyecekleri bitmişti, komiser gidebileceklerini söylediğinde minnetle baktı ona, annesi ile odadan çıktılar. Anne ve babası sanki aralarında gizli bir anlaşmayla bakıştılar. Babası, siz biraz bekleyin ben bir şey soracaktım, unuttum dedi ve tekrar odaya girdi.


        On dakika sonra çıktığında rengi çok daha solmuş görünüyordu. Sonra konuşuruz dedi annesine.


        O günün ardından evde yalnız kalmasına asla izin verilmedi. Herkes yanından geçerken diğer kız bu kadar şanslı değilmiş diyordu. Suçluluk hissediyordu bunları duyunca.

        Yolda yürürken atılan bir taşı görüp, kaçmamış, tutmaya çalışmıştı onu ama yakalayamamıştı işte. Taş ona zarar verememişti ancak çarpıp parçalayacak birini, onu görmeden ona yakalanan birini bulmuş, ezmişti. O kıza yardım edemez ki. Varlığını bile bilmiyordu. İnsanlar kurtuldu diye kızmışlardı sanki, başarı alerjisi nasıl bir duyguydu bu.


        Kurtulmuştu hem de cesurca, ölseydi acıma duygularını boca edeceklerdi anısına. Zaten bir kayıp vardı, neydi kızgınlıkları, anlamıyordu. 


        Hepimiz, bütün insanlar çok yalnızız, değil mi, büyük olaylarda, yoğun seslerde, bağırtılarda, gürültülerde unutuyoruz belki yalnızlığımızı. Birbirimizi anlamak istemiyoruz, anlasak ne olacak, kim dur diyebilir, kim sırtını dönecek karanlıklara. Ama mumlarımız var yakalım yakalım, karanlığı korkutalım.



ZERRİN TİMUROĞLU


İSTANBUL



7 Nisan 2021 Çarşamba

İzler

        Kendi ayak seslerimizden bıkabiliriz, kaldırımlara, caddelere iz bırakabiliriz, ne zaman peki. Kar yağdığında ses çıkmaz, iz vardır. Kar yağmadıysa sesler dans eder, izler saklanır mı. Saklanmaz çünkü hiç var olmamışlardır.

        Kıyıya vurup dağılan dalgaların sesinde kumda hiç bir iz kalmaz. Tabi ulaşabildiyse sular. Denize, dalgalara uzak topraklarda her iz kalıcı gibidir. Süresiz mi, zamanla kol kola mı, geçmişte, gelecekte hala dostlar mı. Değillerdir. Zaman aklın ürünüdür, yani fark edilendir. Her şey onu farkettiğimizde yaşamda var olur bizim için. Her şeyin var olma miladı herkesin farketme miladıdır. O halde bazı şeyler bazı insanlar için varken de var olmazlar, algılamayınca kayıtları tutulmaz, söz edilmez, merak edilmez, keşfedilmez.


        O yüzden insanlar birbirleriyle konuştuklarını, birbirlerine bir şeyler anlattıklarını zannederler, oysa ki aynı dili konuşuyor olsalar da aynı şekilde algılayamazlar, anlaşılamazlar. Basit cümleler kurarak daha çok insanla bağlantı kurabilirsiniz belki ancak iletişim kuramazsınız.


        Yani yaşamın karmaşık denklemlerini yalnızca dört işlemle çözemezsiniz. Olduğunuz, durduğunuz yerde de kalsanız çözümlerin ustalarının hükümdarlığından kaçmak mümkün değildir. Kazanan oyun kurandır, oyun yaratandır, oynayanlar her zaman oyun dışıdır, kaybedendir.


        Koyu mavi, biraz yeşil de vardı galiba gözlerinde. Orta boylu, yapılı, halk arasında iri kemikli deniyor böyle kızlara. Antakyalıydı. Sözünün eri, güvenilir, bir kitap sevdalısı. Yalnızca satın almayan, okuyan, okuduğunu düşünen, üzerine konuşan biri. Gözlerinde havai fişekler patlardı sevdiği bir konudan söz ederken. Sıkıntınız yaz yağmuru gibi biterdi gözlerinde. Çok iyi bir arkadaştı. Üniversitede o arkadaşı olmasaydı kesinlikle mezun olamazdı. Hem çok zor bir bölümdü hem sorunları kaç kez sınavları kaçırmasına neden olmuştu. İmdadına yetişir, hocalarla konuşur başka mühendislik bölümleriyle kaçırdığı sınavlara girmesini sağlardı. Hem de minnet duymanıza asla meydan vermeden.

 

        Bir gün kısa bir tatil dönüşü Antakya dan döndüğün de güzel bir haber verdi bize, nişanlanmıştı. Nişanlısı da Antakyalıydı ama Ankara da çalışıyordu. Hiç söz etmemişti böyle birinden daha önce o yüzden şaşırdık biraz. Öyle evlenmeyi yaşamının en önemli eylemi olarak bilmiyorduk. Ama mutlu görünüyordu, sevindik. Garip bir tesadüf nişanlısı ablamla aynı yerde çalışıyordu. Ablam ertesi gün tanışacağını söyledi artık o bizim kardeşimiz sayılır dedi.


        Tanışmış, keşke aynı yerde çalışmasaymış, saçma çok saçma bir durum olmuştu. Akşam ablam eve geldiğin de sana bir şey söyleyeceğim ne yapacağına kendin karar verirsin, tamam mı. Tamam dedim, anlattı, arkadaşımın Antakya'da görkemli bir nişanla geleceğini kurmaya çalıştığı kişi ablama öyle birini tanımadığını, burda başka biriyle evlenmek üzere olduğunu söylemiş. Çok şaşırmış, üzülmüştük.  O kadar coşkulu, mutluydu ki nasıl anlatacaktım. Ama erteleyemezdim. Zaman ellerini göğsünde birleştirip dikildi karşıma ertesi gün. Dersler bitti, sınıftan çıkıyoruz, döndüm arkadaşıma, bir şey söylemem gerek dedim. Ablam tanışmış nişanlınla ama, mavi, yeşil gözleriyle su içinde baktı bana, sustum, biliyordu anladım. Nasıl, bir gecede nasıl öğrenmişti bilmiyordum.


        O gün hepimizin gözlerinde yaş vardı, siyasete karışmış, ceza almış bir öğrenci getirilmişti bölüme, duvarlar utançtan, duvarlar kederden çökmüştü. Arkadaşım önemi yok önemi yok duvarsız kaldık, uğultuyu duymuyor musun dedi. Ben geçerim bu sınavdan, ya hepimiz.


        İzler duruyor silinmiyor, denizden, yağmurdan çok uzaktayız. Anlaşılmak sonraya bırakıldı.




    ZERRİN TİMUROĞLU


    İSTANBUL


5 Nisan 2021 Pazartesi

Flamingo

        Belki yaşamak bir saniye öncesinde var olmaktır, belki yaşamak bir saniye sonrasında yok olmaktır, belki yaşamak hep etkisiz hep sanal hem sıfırlanmaktır.

        Kavgalar nasıl başlıyor her zaman, haklı çıkmak için mi kazanmak için mi, yok olmamak için mi. Haklı olan zaferini kutlayabilir mi, sanmam. Oysa haklı çıkan en azından mükellef sofraların zafere kaldırılan kadehlerinin çınlamasında dolan kasalarının yarattığı güven ile rahatlayandır.


        Anahtarı kilide sokup açtı kapıyı. Uzun bir tartışmanın ardından arkadaşlarından ayrılalı bir saat olmuştu. Metroya binmiş çalıştığı yerden iki durak ötedeki evine gelmişti. Biri genişçe diğeri küçük iki odalı, ikinci katta bir daireydi evi.

        

        Çok eşyası yoktu. Küçük odada bir yatak, iki kapaklı, beyaz boyalı bir gardrop, küçük bir masa, duvarda orta boy bir ayna, yerde küçük bir halı vardı. Halının üzerinde flamingoların batan güneşin kızıllığında gözlerinizi esir eden bir gölde, yarıya dek kaybolmuş tek bacaklarıyla eksik duruşları resmedilmişti. Öyle bir eksiklikti ki yorucuydu, her defasında resmin içine dalıp bütün flamingoların iki bacaklarını yan yana getirmek istiyordu. O zaman isimleri aynı kalır mıydı, yani bunun duruşları ile bir ilgisi var mıydı. Göl olunca mavilik de olmalıydı aslında oysa beyaz vardı, kırmızı vardı, bazı yerlerde kaçamak siyahlıklar saklanmıştı, mavi yoktu yasaktı sanki.


        Üstünü değiştirdi, mutfağa gitti. Makarna için su koydu tencereye, ocağı yaktı. Yanına çoban salata yapmak için buzdolabından domates, salatalık çıkardı, sepetinden bir soğan aldı. Ellerini yıkayıp onları doğrarken arkadaşlarından birinin anlattığını düşündü. Üzülmüştü, kızmıştı, insanların ne kadar acımasız, bencil, çıkarcı olabilecekleri konusunda yine haklı çıkmıştı.


        Bir aileden söz etmişti arkadaşı, çocuklarını öğrenci olaylarında kaybetmişler. Bu acının, bu ters yüz oluşun yaşanmışlığını tamamlayamadan oturdukları evin sahibi hemen evden taşınmalarını istemiş. Ne taşınacak paraları, ne bunu gerçekleştirecek güçleri yokmuş. İki kız kardeş, yaşlı bir anne. Hiç rahat vermemiş ev sahibi, her gün gelip taşınmaları için ısrar etmiş. İki kız kardeş de çalışıyorlarmış ancak yeni bir ev için iki üç aylık kiralar, depozitolar isteniyormuş. Gezip yeni bir ev bulmaksa onlarda o anda hiç bulunmayan bir enerji gerektiriyormuş tabii.


        Çoban salatasının malzemelerini doğramış, zeytinyağını üzerine gezdirmiş, tuzunu atmış, limonunu sıkmıştı. Makarna haşlanmıştı, süzdü, kevgiri büyük bir çukur tabağa ters çevirdi. Makarnanın üzerine de zeytinyağı ve tuz gezdirdi, masaya koydu. Tabağını, çatalını aldı oturdu. Hayat her şeye rağmen devam ediyor. Klasik bir söylemdir. Boşverin, devam edin, yaradılışınızı inkar edemezsinizin özetidir. Belgesel izlerken bana inanılmaz gelen bir gerçektir bu. Her şeye rağmen devam et, yerin yedi kat dibinde yaşasan da, çölde, dağlarda, bozkırlarda, denizlerde, nerde olursan ol devam et, hayatı onurlandır. Bütün canlıların büyük çoğunlukla karşı çıkamadığı bir içgüdüdür bu. Yaşamı onurlandır, devam et. İnsanlar iyileştirmeye de çalışırız hayatı, onun mucize olduğunu biliriz. Yaşamanın, hiç olmanın kara deliğinden kurtuluş olduğunu biliriz.


        Gazap üzümleri, Steinbeck, üçüncü okuyuşu; bıraktığı yere bir ayraç koymuştu. Rahatça kuruldu koltuğuna okumaya başladı. Bulaşıkları dinlenip yıkayacaktı. Gazap üzümlerini her okuyuşunda burnuna yağda kavrulmuş patates kokusu yapışırdı. O uzun ve çileli yolculuklarında, ailenin başka bir şey bulmakta zorlandıkları için yedikleri patates bir anda en sevdiği yemek olurdu. Ve kahve kokusu. Oysaki o yıllarda Türk kahvesinden başka kahve bilmiyor zaten onu da içmiyordu. Büyük kupalarla kahvaltının yanında içilen kahve tuhaf geliyordu. Ucu bucağı görünmeyen toprakların içinden geçerek, eski arabalarıyla gitmeye çalıştıkları portakal bahçeleri, iş bulma umutları, yol boyunca kaybettikleri. Gökyüzünde sonsuz yıldız şölenleri. Her dem hayal kurmanızı hem de güzel hayaller kurmanızı kolaylaştıran sonsuz yıldızlar, sanki dudaklarının üzerine hafifçe bastırdıkları işaret parmaklarıyla görevlerini yapıyorlar, susun diyorlar, susun, uyuyun. Gökyüzüne baktığımızda haddimizi biliyoruz sanırım ondan sakinleşiyoruz, ninni dinler gibi, anne karnına yeniden döner gibi varlığımızı küçümsüyoruz.


        Arkadaşları ile o aileye bir kiralık ev bulmakta yardım etmeye karar vermişlerdi. Herkes kendi semtini araştıracak uygun fiyata bir yer bulunacaktı, insanlık ölmüş müydü. Hiç var olmuş muydu ki şüpheliydi gerçi.


        Yatmaya hazılandı kitabını sehpaya bıraktı, saat ilerlemişti, erken kalkıyordu. Odasına geç

geçti, ışığı yaktı, geceliğini giydi. Gece lambasını yakıp yatağına yatarken, kızıl göle girdi, flamingoların iki bacağını yan yana getirdi, gölü maviye boyadı. Gülümsedi, bulmuştu, yarın o aileye kendi evini  verecekti, nasılsa kalacak bir yer bulurdu o, parası vardı. Sırt üstü döndü, yıldızlar yoktu, susun diyen hiçbir şey yoktu.




ZERRİN TİMUROĞLU


İSTANBUL

    

      


2 Nisan 2021 Cuma

O Saklayan

        Orda öylece duruyordu sandık. Kendi halindeydi, iddiasız, belki gizemli belki değil. Tahtaydı, cevizdendi galiba. Gözü yükseklerdeydi ama şimdi değilse bile bir zamanlar çok önemsenmişti belli. Üstünde eski saltanatların inatçı gururu, yaşanmışlıkların vakur duruşu vardı. Sandık gizli, kapalı, merak uyandıran bir nesnedir her zaman. İçinden hem sevilecek hem çok işe yarayacak bir şey çıkma ihtimali kesindir. Komidin öyle değildir örneğin, büfe, şifonyer öyle değildir. Hiçbiri sandığın asaletini yansıtamaz.   

        Evin en güzel odasında ki bu genellikle evin en yaşlı olanının odasıdır, orada bulunur. Önemli günlerde büyük bir gizlilikle açılır içinden alınması gereken alınır ve titizlikle kapatılarak üzerine güzel bir örtü serilir. Yalnızlığına geri döner sandık. Hiç ses çıkarmaz ya da çıkardığı ses duyulmaz. Kapağı açıldığında sandığın kokusu bütün unutmak üzere olduğunuz anılarınıza pansuman yapar gibi, elinize kolonya döker gibi, içi meyveli çikolatalardan verir gibi sarar etrafınızı. Yetmez ama bu kadarı insan daha çok şey ister. İster ki sandık açıldığında üzüntüleri geçsin, ister ki her şey istediği gibi olsun, yüzü gülsün.


        Yatağında sağdan sola döndü, sağ kolunu kıvırdı, yumruk yaptı, çenesine dayadı. Erkendi kalkmak için. Oda kalın perdelerden kurtulup odaya dalmayı başarmış ışın demetiyle biraz aydınlanmıştı. Tam karşısında üzerine mavi, işlemeli bir örtü serili sandığa baktı. Başucundaki komodinin üzerindeki saat alarmı çalmaya başladı. Uzattı sol elini susturdu. Nedense bu gürültünün sandığı huzursuz edebileceğini düşündü. Kıpırdamadan ona bakmayı sürdürdü. Sabah kalktığında  bunu yapmayı seviyordu, güne başlamadan her şeyin yolunda gitmesi için söz alıyordu sandıktan sanki. İşi kolay olsun, kimse zarar görmesin, kazançlı bir gün olsun hem para konusunda hem huzur konusunda.


        Bazen akşam yattığında sandık hareket ediyormuş gibi gelirdi ona. karanlık odada sırtı ona dönük, uykuya dalmak üzereyken, bir elin usulca yorganını düzelttiğini, yastığını çektiğini hissederdi. Hiç korkmazdı ama bundan, neden hiç korkmazdı neden. Korkular kodlanmış mıydı yaşamlarımıza, bilmediklerimiz korkutmuyor muydu bizi aslında.


        Gözleri derin bir uykunun emrini dinledi, kapandılar. Odada abisi ve kendisi vardı sadece, tek kişilik bir yatak, küçük bir sehpa, sandık ve üzerinde kitaplar. Abisiyle yatağın üzerine oturmuşlardı. Zaman zaman abisi okuması için ona kitaplar verir sonra da kontrol ederdi okumuş mu, anlamış mı diye. O günkü kitap Kapital'di, yani on gün olmuştu abisi vereli kitabı. Okumuştu, daha doğrusu bir kitap kurdu olmasına rağmen okumaya çalışmıştı ancak hiç anlamamıştı ve bu yüzden de hiç sevmemişti. Ama abisini o kadar çok seviyordu ki kalbi kırılacak diye korkuyordu anlamadığı için. Ama biraz konuşup, kitabın karanlık dehlizlerinde kaybolduğu anlaşılınca abisi katıla katıla gülmeye başlamış, ne korkuyorsun kardeşim, anladım hata bende daha fazla ön bilgi vermeliydim sana demişti. Sonra Pablo Neruda'nın şiir kitabını uzatmıştı, bak bunu çok seveceksin ufaklık demişti. Gerçekten yıllarca elinden bırakmadığı bir dost olmuştu bu kitap.


        Birden gözlerini açtı odada bir tıkırtı vardı sanki. Arkaya döndü sandıktan mı gelmişti acaba, dinledi, yok derin bir sessizlikti odada.Gözlerini tekrar kapadı, kulağında Brahms, dört nala giden atlılar, ormandalar. Kuşlar zaman zaman cıvıltılarıyla eşlik ediyorlar. Odasında ders çalışıyor, yarına önemli bir sınavı var, radyosu açık. Ablası her zamanki fedakarlığı, sevgisi, iyiliği ile onun işlerini de yapıyor. Onu üniversitede okutması yetmiyor evde de akşama kadar çalıştığı yetmiyormuş gibi koşturuyor. Yıllarca hem çalışıp hem okuyan bir kimya mühendisi ablası. O olmasaydı fedakarlığı ve sevgiyi öğrenemezdi asla. İsmi Simin, gümüşten demek, o yüzden gümüşü çok severim. 

     

         Gene ne oldu birden açtı gözlerini, yine karanlık, yine güzel örtüsüyle sandık, yine başucundaki komidin ve çalar saat. Her şey sessiz yani olması gereken gibi. Yine arkasına döndü, huzursuz değildi, sık uyanmıştı bu gece ya da öyle sanmıştı. Yorganı boğazına kadar çekti arkadan şefkatli bir elin dikkatli vuruşlarına gülümserken uykuya teslim oldu.


        O sabah kalktığında perdeyi açmadan neden bilinmez göz kırptı sandığa, içine bakmak istiyorum diye geçirdi ,içinden, sana çikolatalar vermeyi, kokulu sabunlar koymayı istiyorum bohçalarına ama korkuyorum değişirsin diye. İçindekileri benim için koru, gizemini bir ben bileyim, bir sen ört üstümü açildığında, bir senin dost elini hissedeyim sırtımda. Sen sandık sen sır saklar mısın sen ben olmayınca da susar mısın.



ZERRİN TİMUROĞLU


İSTANBUL



       


      


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...