Belki yaşamak bir saniye öncesinde var olmaktır, belki yaşamak bir saniye sonrasında yok olmaktır, belki yaşamak hep etkisiz hep sanal hem sıfırlanmaktır.
Kavgalar nasıl başlıyor her zaman, haklı çıkmak için mi kazanmak için mi, yok olmamak için mi. Haklı olan zaferini kutlayabilir mi, sanmam. Oysa haklı çıkan en azından mükellef sofraların zafere kaldırılan kadehlerinin çınlamasında dolan kasalarının yarattığı güven ile rahatlayandır.
Anahtarı kilide sokup açtı kapıyı. Uzun bir tartışmanın ardından arkadaşlarından ayrılalı bir saat olmuştu. Metroya binmiş çalıştığı yerden iki durak ötedeki evine gelmişti. Biri genişçe diğeri küçük iki odalı, ikinci katta bir daireydi evi.
Çok eşyası yoktu. Küçük odada bir yatak, iki kapaklı, beyaz boyalı bir gardrop, küçük bir masa, duvarda orta boy bir ayna, yerde küçük bir halı vardı. Halının üzerinde flamingoların batan güneşin kızıllığında gözlerinizi esir eden bir gölde, yarıya dek kaybolmuş tek bacaklarıyla eksik duruşları resmedilmişti. Öyle bir eksiklikti ki yorucuydu, her defasında resmin içine dalıp bütün flamingoların iki bacaklarını yan yana getirmek istiyordu. O zaman isimleri aynı kalır mıydı, yani bunun duruşları ile bir ilgisi var mıydı. Göl olunca mavilik de olmalıydı aslında oysa beyaz vardı, kırmızı vardı, bazı yerlerde kaçamak siyahlıklar saklanmıştı, mavi yoktu yasaktı sanki.
Üstünü değiştirdi, mutfağa gitti. Makarna için su koydu tencereye, ocağı yaktı. Yanına çoban salata yapmak için buzdolabından domates, salatalık çıkardı, sepetinden bir soğan aldı. Ellerini yıkayıp onları doğrarken arkadaşlarından birinin anlattığını düşündü. Üzülmüştü, kızmıştı, insanların ne kadar acımasız, bencil, çıkarcı olabilecekleri konusunda yine haklı çıkmıştı.
Bir aileden söz etmişti arkadaşı, çocuklarını öğrenci olaylarında kaybetmişler. Bu acının, bu ters yüz oluşun yaşanmışlığını tamamlayamadan oturdukları evin sahibi hemen evden taşınmalarını istemiş. Ne taşınacak paraları, ne bunu gerçekleştirecek güçleri yokmuş. İki kız kardeş, yaşlı bir anne. Hiç rahat vermemiş ev sahibi, her gün gelip taşınmaları için ısrar etmiş. İki kız kardeş de çalışıyorlarmış ancak yeni bir ev için iki üç aylık kiralar, depozitolar isteniyormuş. Gezip yeni bir ev bulmaksa onlarda o anda hiç bulunmayan bir enerji gerektiriyormuş tabii.
Çoban salatasının malzemelerini doğramış, zeytinyağını üzerine gezdirmiş, tuzunu atmış, limonunu sıkmıştı. Makarna haşlanmıştı, süzdü, kevgiri büyük bir çukur tabağa ters çevirdi. Makarnanın üzerine de zeytinyağı ve tuz gezdirdi, masaya koydu. Tabağını, çatalını aldı oturdu. Hayat her şeye rağmen devam ediyor. Klasik bir söylemdir. Boşverin, devam edin, yaradılışınızı inkar edemezsinizin özetidir. Belgesel izlerken bana inanılmaz gelen bir gerçektir bu. Her şeye rağmen devam et, yerin yedi kat dibinde yaşasan da, çölde, dağlarda, bozkırlarda, denizlerde, nerde olursan ol devam et, hayatı onurlandır. Bütün canlıların büyük çoğunlukla karşı çıkamadığı bir içgüdüdür bu. Yaşamı onurlandır, devam et. İnsanlar iyileştirmeye de çalışırız hayatı, onun mucize olduğunu biliriz. Yaşamanın, hiç olmanın kara deliğinden kurtuluş olduğunu biliriz.
Gazap üzümleri, Steinbeck, üçüncü okuyuşu; bıraktığı yere bir ayraç koymuştu. Rahatça kuruldu koltuğuna okumaya başladı. Bulaşıkları dinlenip yıkayacaktı. Gazap üzümlerini her okuyuşunda burnuna yağda kavrulmuş patates kokusu yapışırdı. O uzun ve çileli yolculuklarında, ailenin başka bir şey bulmakta zorlandıkları için yedikleri patates bir anda en sevdiği yemek olurdu. Ve kahve kokusu. Oysaki o yıllarda Türk kahvesinden başka kahve bilmiyor zaten onu da içmiyordu. Büyük kupalarla kahvaltının yanında içilen kahve tuhaf geliyordu. Ucu bucağı görünmeyen toprakların içinden geçerek, eski arabalarıyla gitmeye çalıştıkları portakal bahçeleri, iş bulma umutları, yol boyunca kaybettikleri. Gökyüzünde sonsuz yıldız şölenleri. Her dem hayal kurmanızı hem de güzel hayaller kurmanızı kolaylaştıran sonsuz yıldızlar, sanki dudaklarının üzerine hafifçe bastırdıkları işaret parmaklarıyla görevlerini yapıyorlar, susun diyorlar, susun, uyuyun. Gökyüzüne baktığımızda haddimizi biliyoruz sanırım ondan sakinleşiyoruz, ninni dinler gibi, anne karnına yeniden döner gibi varlığımızı küçümsüyoruz.
Arkadaşları ile o aileye bir kiralık ev bulmakta yardım etmeye karar vermişlerdi. Herkes kendi semtini araştıracak uygun fiyata bir yer bulunacaktı, insanlık ölmüş müydü. Hiç var olmuş muydu ki şüpheliydi gerçi.
Yatmaya hazılandı kitabını sehpaya bıraktı, saat ilerlemişti, erken kalkıyordu. Odasına geç
geçti, ışığı yaktı, geceliğini giydi. Gece lambasını yakıp yatağına yatarken, kızıl göle girdi, flamingoların iki bacağını yan yana getirdi, gölü maviye boyadı. Gülümsedi, bulmuştu, yarın o aileye kendi evini verecekti, nasılsa kalacak bir yer bulurdu o, parası vardı. Sırt üstü döndü, yıldızlar yoktu, susun diyen hiçbir şey yoktu.
ZERRİN TİMUROĞLU
İSTANBUL
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder