28 Şubat 2021 Pazar

Saklı Kalan

            Gözlerimi kapattım, dikkatim sende,

            Konuş susmak tanımsızdır, haindir,

            Susma,

            Bıraktıklarımı al, özlemle bakıyor olsam da arkalarından,

            Cümleleri yakala, kitap olsunlar keşke, 

            Ben yazmış olsam, 

            Kahramanları biz olsak.


            Gençlik, üniversite,

            O zamanlarda, daha sonra da sevgi adına en gerçek şeydi.

            Bir umuttu, sevinçti, 

            Senfoniydi, bir kitap, yağmurun ardından toprak kokusuydu,

            Güzeldi.


        Hayaller de iz bırakıyor yaşamlarımızda, garip değil mi. Sanki yaşanmışlıklar yalnızca eylemde değil, duygularda da şekilleniyor. Korkularımızda, sevgilerimizde, aşklarımızda, zamanı tıka basa dolduruyoruz tüm duygularımızla.


        İleriye bakmadan, sandalyesinin defterini koyduğu yan çıkıntısına eğildi, kağıtlarını düzeltti. Düşlerinin sınırlarını genişleten kül renkli göğün ardından onunla göz göze gelmek bütün duygularını açığa vurmak olacaktı. Başka yöne baktığını hissedince tahtaya yazılanları defterine çekmeye başladı, epeyce geride kalmıştı.

     

        Dar alnının bir kısmını örten kestane rengindeki düz saçı, aynı renk gözleri, beyaz camlı gözlüklerinin gerisinde kederle bakıyordu. Bir bilim adamıydı, araştırmacı, akademisyen. antika bir eşyanın geçmişe dayalı tüm gücünü, bugüne ait her şeyin cevabını biliyor gibiydi. Ders anlatırken çıt çıkmazdı sınıfta. Yüksek kredili bir ders değildi, ama o bölüm için aşılması gurur verecek, anlaşılması bölüm derslerini tümünün üstündeki buğuyu silecek önemdeydi.


        Yüzünde öyle bir ifade olurdu ki çoğu zaman, yeni sürülmüş bir tarlanın merakla beklenen ürünü, hafif hafif esen rüzgarın sanki birdenbire fırtınaya dönüşebileceği korkusu, kapalı kapıların ardında, sandıkların en derininde eskimiş umutların, yitirilmiş her şeyin, çaresizliğin kokusu gibiydi. Sanki denize ulaşamamış, yollarda kuruyup kalmış bir nehir gibi bakardı gözleri.


        Dar koridora çıktı, akşam saatleriydi, danışman hocaya ders seçimini teslim etmiş, şehre çok uzak kampüsün son servisine yetişme telaşındaydı.Kimse yoktu koridorda, üstünde kalın mantosu, ayaklarında botları hızla yürüdü. Birden biraz ilerisinde camlı kapının açılma sesini duyup baktı, hocalardan biri miydi yoksa öğrenci miydi. Baktı, onu gördü.


        Durduğunu camlı kapının bir kanadını tutarak beklediğini fark edince içindeki domino taşlarından biri yıkıldı, vücudu buza kesti, hareket etmeyi unuttu sanki. Neden bekliyordu ki o güne kadar yaşadığı, hissettiği her şey kendine aitti, şimdi ansızın onun çizdiği resme renk katma, yazdığı kitaba cümle ekleme ihtimali çok karmaşıktı.Ve aslında bu davranış ondan hiç beklenmeyen bir şeydi. Dersle ilgili bir şey sormak için bile çekinirdi öğrenciler, soğuk bakışlarıyla, neyini anlamadın der gibi bakardı.


        Ama mecburdu o kapıdan geçmeye, servisi kaçıramazdı. Tüm gücünü toplayıp yürüdü, başını öne eğdi, onun açık tuttuğu kapıdan hızla geçip merdivenlere  yöneldi, sessizce teşekkür etmişti. Tam merdivenin başındayken sesini duydu,


    -Korkuyorsun, neden

        Bir an durdu, bir şey söylemeliydi,

    -Yok, korkmuyorum

    -Döner misin lütfen,

        Kapıyı hala bırakmamıştı, o da heyecanlıydı sanki,

        Çok şaşkındı. Aylarca bir define arıyordu, hiç umudu kalmamıştı, birden vazgeçmişken aramaktan, küreği demirle çarpışmış, define burdayım demişti sanki.

        Tuttuğu kapı kanadını bıraktı, sert bir ses çıktı kapıdan. Elindeki kağıtları sıkıyordu, belli ki o da çok alışık olmadığı bir konuşma yapıyordu,

    -Daha ne kadar sürecek bu,

    -Ne sürecek hocam, özür dilerim servise yetişmeliyim, iyi akşamlar,

    -Sen tüm bilim kurallarını yok sayarak, olanı yok sayarak ne yaptığını sanıyorsun,.

    -Gitmeliyim, 

        Merdivenlerden hızla inmeye başladı. Üç katı bitirip akşam soğuğuna çıktı, servislerin olduğu yere doğru koşar adım giderken belirsizlik kuramını yeniden keşfetmiş kadar heyecanlıydı, çok şaşkındı. Onun kendisini fark etmiş olması gerçeği inanılmazdı.


        Nefesini kaşkolunun içine hapsetti, kar botlarının altında desenleşti, ellerini ceplerinde yumruk yaptı. Yıldızlı berrak bir gecede, ışıklı, duygulu, sıcacık bir evden duyduğu güzel müzikle ayrılıyordu. Sahip çıkamayacağı bir gerçeğin acısı içinde, ardında bırakmalıydı notalar arkasından koştururken servise bindi, koltuklardan birine oturdu, olabilse hemen geri giderdi, olabilse korktuğunu söylerdi, olabilse, gözlerine bakabilirdi saklanmadan.


        Yaşamı karmakarışıktı, hangi birini anlatabilecekti, hangi sorunu paylaşabilecekti, olanaksızdı bu, gerçekten olanaksızdı. O sadece sessizce sevmeyi başarabilirdi,s özünü yalnızca kendine geçirebilirdi. Artık dersleri en arka sıralardan izlemeliyim, hiç yakalanmamalıyım, açık kapılara hiç yaklaşmamalıyım, sınavlarda başımı kaldırıp ona hiç bakmamalıyım, ıssızlıklara ışınlanmalıyım, suskunluklara.


        Hala arkasına bakmadan kulaç atıyordu, nefes nefese kalmıştı, o hala orada mıydı bilmiyordu, öğrenmek istemiyordu, sırtında koca bir dert çuvalı vardı çünkü.


 


     ZERRİN TİMUROĞLU

     

 1982 ANKARA

     

    



   

    


  



          


      



26 Şubat 2021 Cuma

Kopmak Üzereydim

Öğrendim, birlikteyiz artık.

Eskimiş, didik didik olmuştu bütün bağlarım.

Öğrendim içimde seni büyütecekmişim,

Dışımda seni büyütecekmişim.

Ben yalnız değilim artık 

Sen benim içimdesin artık öğrendim.


Önümde, yürümem gereken yolun, geçmem gereken bir bölümünde derin bir nehir vardı,

bir bölümünde yüksek tepeler vardı.

       Koyu karanlık, sık ormanlar, vahşi hayvanlar vardı. O yol aklımdaki bütün soruların cevabı, yüreğimdeki tüm üzüntülerin geçmişi  idi. Ama yürüyecektim mecbur ama sürüyecektim ayaklarımı mecbur.


       Ama,


Öğrendim, birlikteyiz artık,

bir süre içimde büyüteceğim seni sonra dışarda büyüteceğim,

Korkma canım oğlum korkma,

Yapacağım, edeceğim hiçbir şeye bir borcun olmayacak,

aksine, ben hep minnet duyacağım sana.

 

Yolun gürültüsü sustu, nehrin uğultusu duyulmuyor artık, karanlığın aydınlıkla buluşmayan tek noktası kalmadı canım oğlum çok sağol,


Öğrendim birlikteyiz artık

Eskimiş didik didik olmuştu bütün bağlarım.

Öğrendim ben seni büyüteceğim gözümden sakınıp

Sen hayatını büyüteceksin  özgür bir kuş olup.


Seni öğrendikten sonra canım oğlum daha önemli hiçbir şey olmadı hayatımda,

En iyi en güzel en tehlikesiz nehirlerde, dağlarda, ormanlarda yaşa istedim, başarabildim mi bilmiyorum.


Büyüdün, yetişkin güzel bir insan oldun canım oğlum,

Bazen bana söylemek istediklerin oldu, önemliydi biliyorum 

paylaşmaya hazır değildin canım oğlum duymazdan geldim 

Hiçbir şeyi duymam için bağırman gerekmedi

Senden daha önemli tek ses olmadı çünkü.


Öğrendim artık yaşamın tümüyle sana ait,

Artık içim rahat, hayatla iletişimin eğitimin, yeteneklerin, 

zekan, inatçılığın, iyi kalbinle güçlendi.


Öğrendim artık ayrı ayrı

Hep beraberiz,

Benim yüreğim sende, aklım hep sende olacak

Sessiz, gürültüsüz bir takip olacak bu anne kalbiyle.

Öğrendim sen kendi gökyüzünde, kendi güneşinde, ayında,

kendi dağında, kendi ormanında yol alacaksın

Öğrendim canım oğlum öğrendim 


Annen


ZERRİN TİMUROĞLU   Canım oğluma



 


 

23 Şubat 2021 Salı

Kimbilir

        Notalar ellerinde merhemleri size koşuyorlar, içinize, nerede yaranız bereniz varsa sürüyorlar merhemi. İşe yarayacak mı, iyileşebilecek misin kimbilir

      

        Beethoven notalara her sözünü ezberleten, duymadığı notalarla bile insanı dize getiren dahi. Neden her dinlediğimizde kırılıyor dizimiz , nasıl her seferinde en gizli düşüncelerimizi kolayca ortalığa saçıyor. Evrenin en uzak noktasından bir ses, geçmişin en yakınından kocaman dalgaları nasıl serebiliyor her defasında ayaklarınızın dibine. Unutmak istediklerinizi, hep hatırlamak istediklerimizi öylece ortalığa bırakıyor. Bilerek mi yapıyor bunu kimbilir.


        Terminaller duygusuz, karmakarışık, huzursuz yerlerdir benim için. Hayatta yarım kalmış, çözülememiş ne varsa ordadır. Kendimi çivili yatakta yatarken bulurum terminal binasına her girişimde. Sanki az sonra ömrümün en önemli sınavına girecekmişim gibi, sorular hep hiç bilmediğim yerlerden çıkacakmış gibi içim kabarır. Kimse kalıcı değildir burda hayatın ta kendisi gibi bunun için mi kimbilir.


        Oğlum Ankara'da ODTÜ de okuyordu evimiz İstanbul daydı. Ben İstanbul'da calışıyordum. Arada fırsat buldukça oğlumu görmeye Ankara ya geliyordum. Yani o yıllarda terminalleri çok sık kullanıyordum. Hep gece yarısı için bilet alıyordum ki sabah iner inmez işe gidebileyim diye. Bu yüzden çoğu zaman oldukça erken gidiyordum terminale oğlum geç vakte kadar beklemesin diye. Tam gözlem yapacak zamanlardı, yani severek değil zorunluluktan, oyalanmak için.


        Bir gün yine erken gittim, peronuma yakın kapının biraz uzağındaki oturma yerlerine yerleştim. Fazla kalabalık değildi. Bazen kitap okurdum beklerken ama o gün istemedim. iki gece üst üste yolculuk yapmış oluyordum, kalmak için vaktim olmuyordu.Yorgunluktan sersemliyordum dikkatimi toplamakta zorlanıyordum. Etrafı dalgın dalgın gözlerken oturduğum yerin tam karşısındaki sıralı koltuklarda bir adam ve yanında küçük bir çocuk dikkatimi çekti. Çocukların olduğu her ortamda önceliğim hep onlar olmuştur.


        Babası olmalıydı, ağabeyi, yakını kimbilir. İlk zamanlar baktım baktım geçtim, çay satan adama, yan tarafımda yanına çekip, dizlerine dayadığı büyük çuvala dünyanın en kıymetli şeyiymiş gibi sevgiyle göz gezdiren yaşlı kadına, elindeki telefonla adeta bütünleşmiş gence bakıp durdum. 


        Kimbilir neden o adam ve çocuk beni huzursuz etti. Donuk bir ifadesi vardı adamın, tuhaf, sanki perdeleri kapalı bir evin içinden gelen çığlıkları susturuyordu sesi. Çocuğa elindeki bisküviyi vermeye çalışıyordu, çocuk onun dizlerinin önünde ayakta duruyor, adamın elini her defasında bisküvi ile çaresizce itmeye çalışıyordu. En ufak bir sevecenlik, en ufak bir yakınlık hissedilmiyordu adamda. Sıkı sıkı tutuyordu bir eliyle çocuğu, arada kurtulmaya çalışıyordu çocuk ama kapana kısılmış bir bezginlik vardı yüz ifadesinde. Umutsuzluk vardı sanki.


        Bir süre sonra onlardan başkası ile ilgilenemez olmuştum. Bir şey yapayım diye düşündüm ama ne. Uzaktan bir polis gördüm kalksam, yanına gitsem, desem ki memur bey bu adam bu çocuğun yakını mıdır sorar mısınız lütfen. Çocuk bakımsız, üzgün, çaresiz, halleriyle karşımdaydı.Biraz sonra benim bakışlarımın adamı rahatsız ettiğini farkettim. Çocuğun elinden tutup ayağa kalktı, yürümeye başladılar, fazla uzaklaşmadan yürümek için çok isteksiz görünen çocuğu sürükleye sürükleye dolaşmaya başladılar. Adam arada tedirgin bakışlarla bakıyordu artık bana.


        Ya yanılıyorsam ya adam gerçekten yakını ise çocuğun, belki babası, ne diyecektim.Tüm yorgunluğu unutmuş onları takip ediyordum gözlerimle, hiç başıma gelmemişti böyle bir şey şimdiye kadar, ne saçma bir durumdu.


        Otobüsüm kalkacaktı az sonra, dışarı çıkmalıydım,  Son yıllarda öyle maddi zorluklarla mücadele etmiştim ki, olayları dramatize etmeye ihtiyaç mı duyordum yoksa diye düşündüm. Çıktım dışarıya artık çocuğu da adamı da göremiyordum. Otobüse bindim, koltuğuma yerleştim sanki bütün eşyalarımı terminalde bırakmış gibiydim. 


        Yani bir şey bırakmıştım ardımda, terminalde kimbilir, merhameti mi mi, insanlığımı mı

 korktum.


           

ZERRİN TİMUROĞLU


2012 İSTANBUL

      


     


      


    

      

      

 

20 Şubat 2021 Cumartesi

Paylaşmak Sislere Gömüyor Yüreğimi

Abim, Kürşat Timuroğlu,

        35 Yıl sonra ilk kez sana yazdığım şiiri paylaştım insanlarla, okusunlar diye.

        Bu yapayalnız bıraktı beni,

        Öykülerimi paylaştım belki okurlar diye yıllar sonra,

        Yüreğimi, derinlerimi paylaşmaya alışık değilim, sevmiyorum yaralarıma dokunan ilgisiz, umursamaz gözleri. Hiç sevmiyorum herkese yukarıdan bakan, okyanusları çabucak kurutan sığlıkları.


        Herkese kendi giysilerini giydirmeye çalışan, az önce tanıştığı insanlarla kırk yıllık dost gibi yakınlaşan, bir şeyi beğenmek için güvendiği birinden açıklama bekleyen, kurnaz suskunluğunu her zaman saklı tutanları sevmiyorum.


        En yakışıklı, en zeki, en başarılı, en yiğit, en dürüst, en iyi baba, en iyi abi oldun. Ben de yaşlandım ama sen hep hep genç kalacaksın, sevinçlerimizi tutsak eden resimlerinden bakan gözlerinden, sana yapılan kötülüğe hep hayretle bakacaksın.


        Sensiz devam etmek, yanımızda birdenbire açılan dipsiz uçurumu görmezden gelerek yaşamayı sürdürmek çok zor oldu.

        Her acı olay insanları daha iyi tanımamı, süslü giysilerin, tumturaklı sözlerin ardındaki çıplaklığı gösterdi bana.

        Abim, senin ne kadar farklı, ne yüce gönüllü, ne düşünceli, ne yetenekli, zeki, ne iyi bir insan olduğunu bilmiyorlardı belki. Onlar seninle aynı evde büyümediler, senin kardeşin değillerdi.

        Ablam yokluğuna fazla dayanamadı, 25 yıldır yanında abim. Ben yavrumla yaşamla bağımı onardım.

           

        Her 27 Şubat'ta ben boğazın sularına çiçekler bırakıyorum ablam ve senin için. Ömrünün son beş yılında göremediğin, o çok sevdiğin İstanbul'u 27 Şubat gecesinde gör, çiçeklerin üzerine basarak hasret gider diye abim.

        

        O gece gökyüzüne bakıyorum geç vakitlerde, denizin kenarında olamasam da uzaktan yeryüzüne akan iki pırıltılı ize bakıp selamlıyorum sizi sevgiyle, hasretle, gururla

           

        Korkuyu korkuttun,

 

        Korkumuz sendin seni yitirmekti felaketimiz.



ZERRİN TİMUROĞLU

 

2021 İSTANBUL

    

Erken bir anma oldu ama o tarihlerde hiç kimseyle bir şey paylaşamayacak kadar kederli oluyorum.

          


18 Şubat 2021 Perşembe

Ayı-Şığı

         Oğluna seslendi salondan,

    -Gel annecim masal anlatmamı istiyordun,şimdi vaktim var anlatayım, ister misin.


        Salona açılan kapıların birinden topluca, beyaz tenli, kocaman güzel gözlü, 4-5 yaşlarında görünen güzel giydirilmiş sevimli bir erkek çocuk koşarak geldi, annesinin yanına kanepeye oturdu.

  

    -Hazırım annecim anlat, ayı masalını ama.

    -Tamam dedi annesi ayı masalını.


        Bir zamanlar uzak, çok uzak ülkelerin birinde bir kral yaşarmış. İyi bir kralmış, halkını seven, onların iyi yemesini, iyi evlerde oturmasını, iyi zanaatler öğrenmesini, hem çalışıp hem eğlenmelerini isteyen, bunu sağlayan, halkının tüm dertlerine çözüm arayan, bulamadığı zaman üzülen muhteşem bir insanmış.


        Bu kralın iki oğlu bir kızı varmış. Onlar da devlet işlerine yetenekleri, eğitimleri, bilgileri oranında katılır, krala yardım ederlermiş. Kral çocuklarını birbirinden ayırt etmezmiş ama sanki kızını daha fazla severmiş.

  

        Kralın şahane sarayının büyük bahçelerinin biri tamamiyle hayvancılığa ayrılmış, nadide atlar, büyükbaş, küçükbaş hayvanlar, kuşlar, tavuklar, horozlar, büyük havuzlarda nadide balıklar yetiştirilirmiş. 


        Oğlu masalın burasında,

    -Büyükbaş, küçükbaş hayvan ne annecim.

    -Tam da tanımlandıkları gibi annem, örneğin inek büyükbaş, koyun küçükbaş, öyle yani.

    -A anladım dedi çocuk, devam et anne.


        Günler huzurla, bildik, alışıldık olaylarla geçerken, birgün hayvanlara bakan bakıcılardan biri telaşla kralın huzuruna çıkmak için izin istemiş. Hem korkudan titriyor hem kral ne diyecek, söyleyeceği olayı nasıl karşılayacak diye  yerinde duramıyormuş.


        Kral bir süre sonra çağırtmış bakıcıyı, o da merak etmiş bu sıradışı görüşme isteğini,rutin olarak belirli zamanlarda bilgi alırmış kral bakıcıdan ama zamanı gelmemiş daha.


        Heyecanla çıkmış kralın huzuruna bakıcı, yerlere kadar eğilip selam vermiş, 


    -Konuş demiş kral, mesele nedir, nedir bu telaş.

    -Kral hazretleri, dün gece ülkenin en iyi iki atı ki sizin en sevdiğiniz iki Arap atı parçalanmış olarak bulundu.


        Kral bunu duyunca hiddetle fırlamış yerinden

    -Ne demek bu ne diyorsun sen, benim sarayımda kim cesaret eder böyle bir şeye.


        Bakıcı kralın hiddetinden o kadar korkmuş ki konuşamamış bir an. Kral bağırmış yine öfkeyle

    -Konuşsana be adam nasıl olmuş kim yapmış bunu.


        Bakıcı gözlerini tahtın önündeki şahane taşlara dikip sesi titreyerek,

    -Maalesef bilmiyoruz kral hazretleri, hiç kimse birşey görmemiş.


        Kral, yardımcısına saray muhafızlarının komutanını çağırmalarını emretmiş, 

    -Gelen komutana bakıcı ile ahırlara gitmesini, atlarını parçalayanın kim olduğunu bulmadan da karşısına gelmemesini söylemiş. 


        Böylece huzur içinde, sıradanlığın, alışılagelmişliğin sükunetinde yaşayıp giden ülkede birden saraydan yayılan dedikodularla insanlar korkmuş. Bakıcının kralın huzuruna çıkıp atların parçalandığını haber verdiği günlerden epeyce sonra bunu kimin yaptığına dair en ufak bir kanıt bulunamamış. Kral o kadar kızgınmış ki herkes huzuruna çıkmaktan korkar olmuş.


    -Anne bir dakika bekler misin su içip geleceğim hemen,

        Çocuk koşa koşa masanın üzerindeki sürahiden yanındaki bardağa su doldurup kana kana içti,

    -Çok susamışsın annecim.

    -Evet 

        Devam ediyorum o halde,


        Çocuk annesinin yanına oturdu yeniden, dinlemeye hazır bekledi.


        Kral atlarının hergün katledilişine çare bulamayınca oğullarını çağırmış huzuruna,

     

    -Hanginiz bu işi çözerse onu kral yapacağım, demiş.

        Oğulları heyecanla ayrılmışlar huzurdan.

        Oğullar aralarında anlaşmışlar, geceleri sırayla ahırlarda nöbet tutacaklarmış. İlk önce büyük olan nöbet tutmak istemiş.


        Akşam olunca kralın büyük oğlu yanına silahlarının en iyilerini ve biraz da uyumamak için yiyecek, içecek almış, ahırları en güzel gören yüksek bir yere saklanıp beklemeye başlamış. Saatler ilerledikçe sıkılmış beklemekten, ne biri gelmiş ne bir ses, ne kıpırtı duyulmuş. Uyumamak için bir şeyler yemiş, içmiş, etrafa bakınmış ama bir süre sonra uykuya teslim olmuş.

        

        Sabah bağırma sesleri ile uyanmış, ahıra gelen görevliler üstleri başları kan içinde sağa sola koşturuyorlarmış. Yine bir kaç at parçalanmış olarak bulunmuş.


        Ertesi gün küçük kardeş beklemeye gitmiş ahırlara, hava kararınca cebinden bir küçük bıçak çıkarıp sağ elinin baş parmağını derince kesmiş. Üzerine yanında getirdiği tuzu ve biberi dökmüş, acıdan gözünden yaş gelmiş. Saatler gece yarısını gösterdiğinde ,karanlığın içinden ahırlara doğru koşan bir gölge görmüş, iri, kocaman, paytak paytak hareket eden, garip bir yaratıkmış.

        Hemen fırlamış kalkmış saklandığı yerden, kılıcını çıkarmış,

    -Dur diye bağırmış.


        Sesi duyan yaratık  bir anda sendelemiş, ne yapacağını bilememiş, geldiği yöne doğru koşmaya başlamış.


        Kralın küçük oğlu şaşkınmış ,nereye koşuyor bu saraya doğru demiş kendi kendine. Şimdi saray muhafızları yakalar diye düşünmüş. Muhafızların zafer nidalarını duymayı beklemiş ama ne bir ses duyulmuş ne bir hareket olmuş. Nefes nefese sarayın kapısına geldiğinde sakin sakin bir şeyden habersiz  nöbetteki askerleri görmüş. Bağırmış onlara, 

        

    -Buraya koşan o at katilini görmediniz mi,

    -Şaşkın şaşkın bakmışlar muhafızlar, hiç kimsenin, hiçbir yabancının saraya gelmediğini, saraya girmediğini söylemişler.


        Kralın küçük oğlu babasının huzuruna çıkarak olanı biteni anlatmış ve bu gece de nöbet tutacağını söylemiş. Peki demiş kral, yanına  askerlerden de almasını söylemiş ama oğlu kabul etmemiş. Çünkü bu yaratığın askerleri fark ederse gelmeyeceğini düşünmüş.


        Ertesi akşam yine saklanmış iyi bir yere, yine parmaklarından birini kesip tuz ve biber dökmüş üstüne uyumamak için ve beklemeye başlamış. Tıpkı bir gece öncesinde olduğu gibi ilerlemiş saatlerde iri, paytak yürüyüşlü yaratığı karanlıkta ahırlardan birine girerken fark etmiş  Fırlamış yerinden yakalamak için ama yine yaratık onu görmüş, saraya doğru koşup gözden kaybolmuş. sarayın kapısının önüne koşan kralın oğlu muhafızların hiç kimseyi görmediklerini öğrenmiş. Kraldan izin alarak tüm sarayı karış karış aramışlar ama hiçbir yabancıya rastlamamışlar..


        Kralın oğlu yine babasının huzuruna çıkmış, olanı biteni anlatmış. Bir gün daha ahırlarda beklemek için izin istemiş,

         

        Kral,

    -Buna izin veremem çünkü üç günlüğüne güney bölgemizdeki sorunları çözmek için askerlerle birlikte hareket edeceksin

     

        Böylece saraydan ayrılmak zorunda kalan küçük oğul, aklında at katili ile ilgili deli sorular kalakalmış. O gittikten sonra aynı olaylar devam etmiş, atları parçalayan herneyse  işine devam etmiş. Kral çok üzgünmüş, kim beklerse beklesin, kaç kişi beklerse beklesin ahırları o yaratığı yakalayamıyormuş.


        Çocuk,

    -Annecim mutfaktan kek ve meyve suyu alıp geliyorum hemen geliyorum, çok heyecanlı olur mu,

    -Tamam annem bekliyorum acele etme,


        Anne oğlunun oturacağı yerin önüne bir sehpa çekti, bekledi. Çocuk  birkaç dakikada gelip elindekileri sehpaya yerleştirdi, annesine baktı,

    -Hadi annecim.

    -Pekala,


        Aylar geçmiş, kralın küçük oğlu seferden büyük zaferlerle dönmüş. Saraya yaklaştıkça ülkenin dört bir tarafında üzülerek izlediği sessizliği, korkuyu aynı şekilde hissetmeye başlamış.


        Ordusu büyük kayıplar vermiş, yorgun sarayın bahçesine girdiğinde. tek bir yaprak kımıldamıyor, bir ses duyulmuyor canlılık bir varlık gösteremiyormuş.


        Atından yere atlayıp saraya doğru koşarken bir anda üst katların birinin penceresinden kendilerine bakan biri varmış gibi gelmiş, içi ürpermiş. Çünkü koca sarayda o gölgeden gayrı yaşamı var edecek hiçbir şey yok gibiymiş..


        Tekrar başını kaldırıp pencerelere bakmış. Bir anda buz tutmuş göle atlamış, korku her hücresinde fırtınalar çıkarmış. Nasıl olur, doğru olamaz bu.


        Artık kimsenin yaşamadığı topraklarda, sarayın üst katlarının birinden kızkardeşi bir ayı kılığında dimdik durmuş aşağı bakıyormuş. Hiç kıpırdamıyormuş, dudağının kenarıdan kan sızıyormuş.

        

        Ay ışığı yukarıya saraya bakan herkesi sessizliğe, işbirliğine, yok oluşa ,kralın kızının vahşetine ortak ediyormuş. 


    -Beğendin mi annem, 

    -Evet annecim, beğendim , birazcık korkutucu.

    -Sen şimdi odana git annem yeni derginin bulmacalarını çözmedin ben de yemeği hazırlayayım,

    -Tamam annecim, peki bu masalın sonu nasıl bitiyor ki, kralın kızı küçük kardeşini de yiyor mu acaba.

    -Sonunu bilerek tamamlamadım annem, her dinleyen kendi istediği gibi bitirsin istiyorum, kim yenmiş kim yenilmiş kim bilir?

    -Bence kralın küçük oğlu yakalamıştır ayı kız kardeşini, o kral olmuştur.


        Anne gülümser, belki de ayı-şığında neler olmuş veya neler olacak bilmiyoruz


        Oğlu çok zeki bir çocuktu  3,5 yaşında okumayı öğrenmişti hem de küçük harflerle, ona kitap okurken okurken kendi kendine okumaya başlamıştı. Bu yüzden hem sevinçli hem kaygılıydı farklı olmak bu sıradan insanlar arasında en zor olandı.


        Akşam karanlığı ile gelmişti, mutfağa gitti, perdeleri örtmeden bulutların arasından kendini habire göstermeye çalışan dolunayı izledi biraz, sarayın üst katlarından sessizce ay ışığında aşağıya kardeşine bakan o korkunç gölge içini titretti.


        Yemek hazırlığına girişirken oğlunun da dediği gibi korkutucu olan bu masalı neden küçük oğluna anlattığını düşündü, şimdiden her şeyin göründüğünden çok farklı olabileceğini, hiç tahmin etmediğimiz insanların farklı yüzleri olabileceği gerçeğine alışmalı, her zaman kafasında soru işareti olmalı, şimdi anlamayacak ama aklının bir köşesinde hep ahırlardan saraya kaçıp kaybolan yaratığı merak edecek, eminim.


ZERRİN TİMUROĞLU


2017  İSTANBUL


 



15 Şubat 2021 Pazartesi

Senin Neye İhtiyacın Var Ki

        Gökyüzü karanlıktı. Yıldızların dağılışı siyah bir toprağın üstündeki parıltılı papatyaları anımsatıyordu. Bu kadar çok yıldız ve bu kadar karanlık bir gece görülmemişti şimdiye dek, tıpkı kara kapkara bir toprağın doğal olanının görülmediği gibi. 


           Yerde, bir ateşin çevresine oturmuşlardı. Kadının üstünde bir parçası kalçasına sarılmış, diz üstüne gelen, diğer bir kısmı bir omuzdan aşıp arkada kalçayla birleşen, bir hayvan postu vardı. Adamda yalnız kalçaya sarılı bir parça. Sessizce oturuyorlar, ateşe bakıyorlardı. Kadının beline dek inen kıvrım kıvrım siyah saçları vardı. İri gözlerinde korku parıldıyordu. Adamın uzun saçı sakalı yüzünün yumuşak çizgilerini gizliyor, gözlerinin sert bakışlarını destekliyordu.Elindeki mızrağı belinin hizasında, sapladığı yerde hafifçe sağa sola oynatıyordu. Alevler dans ediyor, onlar izliyorlardı. Sağdan soldan, karanlıktan çığlıklar geliyordu. Bu seslerle sarsılıyordu kadın. Adama bakıyor ondan güç alıyordu. Adam mızrağı tutan elini sıkıyor, dudakları öfkeyle kıvrılıyor, korkusunu belli etmemek çabasıyla bakışlarını olabildiğince sertleştiriyordu. Ateşi gece boyu canlı tutmak ve alevlerin kıvrak, ilginç dansını izlemeye cesaretleri olmayan hayvanları uzakta tutmak için çalı çırpı yığılmıştı etrafa. Yaşama içgüdüsü ne garipti. Sürekli bir mücadele, serüven ve ardında pek az şey bırakarak sonu olmayan bir yolculuğu zorunlu yapmak.


        Kadın yerinden kalkıp adamın yanına bir yere uzandı, yana dönüp kıvrıldı. Alevlerin dansı sürerken tüyler ürpertici çığlıklar uzaklaşıyordu yıldızlara doğru. Adam arada bir kadına bakarak oturuyordu.


        Sabah yer yer otlarla kaplı, ufak tepelerle süslenmiş, ucu bucağı yok gibi görünen topraklar üzerine yerleştiğinde ortalık sessizdi. Kadın üşüyerek kollarını çaprazlama sardı göğsüne. Gözlerini çevrede gezdirdi. Doğruldu, ayağa kalktı ellerini çözüp. Dört bir tarafa dönüp haykırdı, adam yoktu. Çıplak ayağı ile sönmüş ateşi karıştırırken adamın sesini duyup arkasına döndü. Adam kocaman bir kuşu sürükleyerek geliyor, bir yandan da mızraklı elini kaldırmış bağırıyordu. Kadın sevinçle gidip kuşu onun elinden aldı, tüylerini yoldu, temizledi, ateşi yaktı mızrağa geçirip ateşin üzerinde tutmaya başladı.


        Yürüdüler yürüdüler gece parıltılı papatyaları örtmeye çalışırken yerde yan yana uzandılar.


        Hayvanlarla boğuştu adam, yemek pişirdi kadın. Korkuyla çarpan yüreğini mutlulukla paylaşırken kadın, öfkeli gözlerinin ardında bastırdı ürkekliğini adam. Böyle sürüp gitti geceler. böyle bitti. Sabahlar birbirinin aynıydı. Öyle ki uzun yolculuğun bir gününde, uzun çığlıkların duyulduğu saatlerin ardından küçücük bir insan çıkageldi kadının bedeninden. Gücünü, yemeğini, duygularını paylaşmıştı bu küçücük insanla uzun zaman. 


        Sarıldı ona, sımsıkı sarıldı, çocuğun ağlaması kesildi, yapıştı küçücük dudaklarıyla kadının göğsüne. Adam şaşkın izledi, elinde silahı uzaklaştı avlanmak için.Düşünüyordu bir yandan, daha çok yiyecek bulmak için. 


        Böylece o düşündü öbürü doğurdu, çoğaldıkça arttı kaygısı, düşüncesi arttı. Kadın çocuğa bakıyor, sarılıyor, yemek pişiriyor, gecenin sert seslerinden korkmayı, adama sığınmayı sürdürüyordu. Soğuklardan, yağışlarda korunmak için mağaralar bulmuşlardı. Daha az üşüyor, daha güvende hissediyorlardı kendilerini. Çocuklar büyüyorlardı.


        Rüzgar okuduğu yazıdan başını kaldırdı,


            -Olayların böyle geliştiğine ilişkin kanıtlar var mı, dedi.

            -Aksini kanıtlayacak bir şey de yok. Görmüyor musun kadının çağlar boyunca pasifliğini? Günümüzdeki mücadeleyi izlemiyor musun? Eski çok eski alışkanlıklarla bu hale gelmiş olmalı kadın.

            -İyi de pasif değil ki kadın çocuk doğurmak, büyütmek, insan neslinin devamını sağlamak önemli. Bu hayvan avlamaktan, savaşmaktan daha az yorucu mudur, daha az mı cesaret gerektirir?


        Buket.

            -Değil tabi. Ama tarihsel gelişmeyi kitaplar nasıl veriyor biliyorsun, taş devri, yontma taş devri, tunç devri filan. Bu isimler insanların doğayı dize getirişinin simgeleridir. Hep daha iyiye, daha güvenli ortamlara varmak istemelerinin, doğayı yenmek zorunluluğunun simgeleri.


        Buket, elindeki kalemin tersini dudaklarına bastırıyordu, dirsekleri koltuğunun kenarlarındaydı. Karşı masada oturan arkadaşına dalgın baktı. Rüzgar da öylece bakıyordu ona, arada Buket in arkasındaki camdan puslu havayı seyrediyordu.


            -Sonuç ne peki Buket?

            -Bir sonuç mu var?

            -Yani kadın ilkel devirlerdeki pasif işlevini sürdürüp gidecek mi, erkekler haklı mı görecek kendilerini? Kol gücünden öte kafa gerekmiyor mu artık?


        Rüzgar koltuğundan kalktı, masadan sigara paketini alıp Buket'e uzattı.

            -Evet ama erkekler bu konuda her zaman önde. Unutma, düşünceyi geliştiren sosyal pratiktir.Bir kadının duygusallığı ile izlediği olayların çoğunda erkekler mantık yürütüp yapılması gerekeni yaparlar.

            -Örneğin, dedi Buket,

            -Örneğin diye yineleyerek, bir eli cebinde bir elinde sigara Buket'e döndü Rüzgar, bir acı kayıpta kadınlar evde yas tutarlarken erkekler dışarda tüm defin işlerini organize ederler. Bütün bunlar küçük şeyler gibi görünebilir. Ama verilen ödün karşılıksız değildir. Savaşta erkekler ölür öncelikle bu da büyük bir ödündür. Ben hakların enerji gibi korunumlu olduğunu düşünürüm, biri artarken diğeri azalmak zorundadır.

        Buket hırsla kalktı ayağa,

            -Yani bu böyle sürüp gidecek mi diyorsun.

        Rüzgar tekrar masasına geçip oturdu,

            -Valla ne sen ne ben tarihi değiştiremeyiz arkadaşım. Herkes kendine bir yol çizsin bence.


        O arada ofise elinde çay tepsisi ile çaycı girdi. Masalara birer çay bırakıp çıktı. 

         Buket,

            -Ben zamanımı bol keseden kimseye harcayamam, en azından böyle bir şeyi bayıla bayıla yapmam.

            -O zaman evlenme arkadaşım dedi Rüzgar.

            -Nedenmiş o?

            -Çünkü hiçbir erkek senin gibi düşünen bir kadına kuş avlamaz.

            -Ben kuş eti sevmem zaten dedi Buket, hiç et yemem ben vejeteryanım.

            -Hadi okumaya devam et dedi Rüzgar,

        Buket devam etti,


        Nesiller sonra kadınlar mağaralardan, evlere taşındılar. Belki aynı uzun saçlı, gözlerinde aynı yalnızlık, terkedilmiş kadın şöminenin başında eteklerinin ipek hışırtısı ile geniş bir koltuğa  yerleşmiştir. Karşısında bir adam ayakta durmuş, elinde bir bardak sıkıca tutmaktadır.Ateşin dansözleri üzgün sürdürürler danslarını. Yıldızlı gökleri, çığlıkların kışkırtıcı tedirginliğini, rüzgarın desteğini, kovalamacasını özlemektedirler. Kadın da erkek de ateşi seyrederler.

        

        Adam bir gazetecidir, matbaası vardır.çok çalışır, çok düşünür, çok okur. Kadın yüzyıllar öncesinin uğraşlarından vazgeçmemiştir, yemekten. çocuktan ve  ürkmekten. Matbaanın olağanüstü keşfinden payına bir şey düşmemiştir pek. El işlerini, ev işlerini geliştirmiştir. Savaşlar yapılmış, silahlar gelişmiştir. Toplum dörtnala giden bir at gibi çok şey keşfederken bu atın şahlanışından bihaber kalmıştır kadın. 

          

        Bazı kadınlar bu şahlanışa katılmak istediklerinde erkekleri kızdırmışlardır. Belki de kadınların dinç, sakin, duyarlı desteği vazgeçilmezdir onlar için.

          

        Rüzgar,

            -Kuzum nerden geldi aklına bu yarışmaya katılmak


        Buket,

            -Adı üstünde yarışma katılım olsun diye yapılıyor.


        Rüzgar,

            -Zordur kazanmak bu tip yarışmaları, tanınmışlar kazanır ki yarışmanın reklamı olsun, yani genel mantık budur.


        Bitireyim mi, dedi Buket,


        Son sahnede kadın güzel döşenmiş bir salonda büyük bir televizyonun karşısında, geniş rahat bir koltuktadır. Çayını yudumlamaktadır fincanından, arada sırada dışarıya evlerinin önündeki muhteşem bahçeye bakmaktadır. Eşini beklemektedir, önemli bir davete gideceklerdir akşam. Az sonra hazırlanmak için odasına çekilecek, şahane elbisesini giyecek, şahane takılar takacaktır. Bu büyük evin ve iki çocuğunun tüm sorumluluğu ondadır. Eşi çok çalışmaktadır. Yeni hiçbir şey keşfetmeye gerek duymadan elindekilerle en iyi yaşarlar, en iyi duygularla.


        Şehrin uzak bir mahallesinde küçük bir evde üç çocuk annelerinin tabaklarına az evvel koyduğu çorbayı içmektedir. Kadın arada sokak kapısına kaçamak bakışlar atmaktadır. Eşini beklemektedir. Misafirliğe gideceklerdir eşi işten dönünce, tarhana yapmıştır o gün, üstünden bir yük kalkmıştır. Çok önemlidir tarhana, besleyici, kolay, çocuklar için önemlidir. Ayrıca büyük kızının okul önlüğünü yıkayıp asmıştır, misafirlikten dönünce ütüleyecektir. 


        Ne tarhananın merak edilecek bir yanı, ne takılan takıların keşfedilecek hali yoktur yeniden. Ateşin başında çığlıklardan duyulan korku yapışmıştır ruhlarımıza, keşfedemediklerimizin kölesi olmuşuzdur.

        

        Birden o küçük evde çocuklardan biri bağırmaya başlar avaz avaz, yardım ister, az önce tabaklara çorba koyan kadın yere düşmüştür, hareketsiz yatmaktadır. O sırada zil çalar çocuklardan biri yönelir sokak kapısına, açar


            -Abla koş anneme bir şey oldu


        İçeriye giren abla hemen çantasını açar tansiyon aletini çıkarır, annesinin gözlerini aralayarak bakar. Abla bir tıp öğrencisidir. 


        Başarılar dilerim dedi Rüzgar, kalktı ceketini giydi

            -İyi akşamlar Buket

        Buket masasını toplarken eliyle selam verdi 

            -Yarın görüşürüz arkadaşım.


        Kar hafif, sessizdi. Gökyüzü didikleniyor, savruluyordu. Sanki biri hırsından ne yapacağını şaşırmış da bulutları parçalıyordu. Gök bu çılgınlıktan, kabalıktan nefret ediyordu. Zarif parmakları ile giysisinin kıvrımlarını düzeltmeye çalışırken, bir yandan da uçuşan parçalarının yeryüzüne gidişini kederle izliyordu.


    ZERRİN TİMUROĞLU


  1989   İSTANBUL            

              -

 

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...