Notalar ellerinde merhemleri size koşuyorlar, içinize, nerede yaranız bereniz varsa sürüyorlar merhemi. İşe yarayacak mı, iyileşebilecek misin kimbilir.
Beethoven notalara her sözünü ezberleten, duymadığı notalarla bile insanı dize getiren dahi. Neden her dinlediğimizde kırılıyor dizimiz , nasıl her seferinde en gizli düşüncelerimizi kolayca ortalığa saçıyor. Evrenin en uzak noktasından bir ses, geçmişin en yakınından kocaman dalgaları nasıl serebiliyor her defasında ayaklarınızın dibine. Unutmak istediklerinizi, hep hatırlamak istediklerimizi öylece ortalığa bırakıyor. Bilerek mi yapıyor bunu kimbilir.
Terminaller duygusuz, karmakarışık, huzursuz yerlerdir benim için. Hayatta yarım kalmış, çözülememiş ne varsa ordadır. Kendimi çivili yatakta yatarken bulurum terminal binasına her girişimde. Sanki az sonra ömrümün en önemli sınavına girecekmişim gibi, sorular hep hiç bilmediğim yerlerden çıkacakmış gibi içim kabarır. Kimse kalıcı değildir burda hayatın ta kendisi gibi bunun için mi kimbilir.
Oğlum Ankara'da ODTÜ de okuyordu evimiz İstanbul daydı. Ben İstanbul'da calışıyordum. Arada fırsat buldukça oğlumu görmeye Ankara ya geliyordum. Yani o yıllarda terminalleri çok sık kullanıyordum. Hep gece yarısı için bilet alıyordum ki sabah iner inmez işe gidebileyim diye. Bu yüzden çoğu zaman oldukça erken gidiyordum terminale oğlum geç vakte kadar beklemesin diye. Tam gözlem yapacak zamanlardı, yani severek değil zorunluluktan, oyalanmak için.
Bir gün yine erken gittim, peronuma yakın kapının biraz uzağındaki oturma yerlerine yerleştim. Fazla kalabalık değildi. Bazen kitap okurdum beklerken ama o gün istemedim. iki gece üst üste yolculuk yapmış oluyordum, kalmak için vaktim olmuyordu.Yorgunluktan sersemliyordum dikkatimi toplamakta zorlanıyordum. Etrafı dalgın dalgın gözlerken oturduğum yerin tam karşısındaki sıralı koltuklarda bir adam ve yanında küçük bir çocuk dikkatimi çekti. Çocukların olduğu her ortamda önceliğim hep onlar olmuştur.
Babası olmalıydı, ağabeyi, yakını kimbilir. İlk zamanlar baktım baktım geçtim, çay satan adama, yan tarafımda yanına çekip, dizlerine dayadığı büyük çuvala dünyanın en kıymetli şeyiymiş gibi sevgiyle göz gezdiren yaşlı kadına, elindeki telefonla adeta bütünleşmiş gence bakıp durdum.
Kimbilir neden o adam ve çocuk beni huzursuz etti. Donuk bir ifadesi vardı adamın, tuhaf, sanki perdeleri kapalı bir evin içinden gelen çığlıkları susturuyordu sesi. Çocuğa elindeki bisküviyi vermeye çalışıyordu, çocuk onun dizlerinin önünde ayakta duruyor, adamın elini her defasında bisküvi ile çaresizce itmeye çalışıyordu. En ufak bir sevecenlik, en ufak bir yakınlık hissedilmiyordu adamda. Sıkı sıkı tutuyordu bir eliyle çocuğu, arada kurtulmaya çalışıyordu çocuk ama kapana kısılmış bir bezginlik vardı yüz ifadesinde. Umutsuzluk vardı sanki.
Bir süre sonra onlardan başkası ile ilgilenemez olmuştum. Bir şey yapayım diye düşündüm ama ne. Uzaktan bir polis gördüm kalksam, yanına gitsem, desem ki memur bey bu adam bu çocuğun yakını mıdır sorar mısınız lütfen. Çocuk bakımsız, üzgün, çaresiz, halleriyle karşımdaydı.Biraz sonra benim bakışlarımın adamı rahatsız ettiğini farkettim. Çocuğun elinden tutup ayağa kalktı, yürümeye başladılar, fazla uzaklaşmadan yürümek için çok isteksiz görünen çocuğu sürükleye sürükleye dolaşmaya başladılar. Adam arada tedirgin bakışlarla bakıyordu artık bana.
Ya yanılıyorsam ya adam gerçekten yakını ise çocuğun, belki babası, ne diyecektim.Tüm yorgunluğu unutmuş onları takip ediyordum gözlerimle, hiç başıma gelmemişti böyle bir şey şimdiye kadar, ne saçma bir durumdu.
Otobüsüm kalkacaktı az sonra, dışarı çıkmalıydım, Son yıllarda öyle maddi zorluklarla mücadele etmiştim ki, olayları dramatize etmeye ihtiyaç mı duyordum yoksa diye düşündüm. Çıktım dışarıya artık çocuğu da adamı da göremiyordum. Otobüse bindim, koltuğuma yerleştim sanki bütün eşyalarımı terminalde bırakmış gibiydim.
Yani bir şey bırakmıştım ardımda, terminalde kimbilir, merhameti mi mi, insanlığımı mı
korktum.
ZERRİN TİMUROĞLU
2012 İSTANBUL
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder