30 Ağustos 2022 Salı

İmkansız Aşklar

        Zaman birini özlemle beklediğiniz de ne kadar yavaş geçiyordu. Ve zeki de olsak özlemlerimiz, sevgimiz, korkularımız bizi nasıl da yanıltabiliyordu. Okulda arkadaşı sandığı öğretmenin, doktor kadının adamı olduğunu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı.

        Şimdi barakanın hemen önünde vakit öğleni çoktan geçmişken, avcılarla birlikte, sessizce yerde oturmuş, avcıların telefonundan konum attığı, sert adamın onu kurtarmasını bekliyordu.


        Avcılar konuşkan değillerdi, ellerinde tüfekleri oturuyorlardı, yanlarındaki köpek oraya buraya koşturuyor, bazen ormanın içinde kayboluyor, az sonra yine sahiplerinin yanına geliyordu.


        Bağırmakla, çağırmakla değişmiyordu kader, keşke yeniden doğmak mümkün olsaydı diye düşünürdü bir çok insan ama kendisinin böyle bir isteği hiç olmamıştı, çok yorgundu, hayatı boyunca bir gün olsun oh dememişti, diyememişti.


        Her zaman, yaşadığı bütün zorluklara rağmen, yüreğinin bir yerinde duran gizli, küçük bir kutu olduğunu hissederdi. Ne olursa olsun, kutu açılır, umudunu gönlüne bırakır, onu inandırır, güç verirdi ona. Bu kendiliğinden olurdu, bazen bunun kaderin katalizörü zannederdi. Yani ölmemesi için, devam etme gücü bulsun, deney tamamlansın diye uygulanan bir yöntem gibi düşünürdü, ve her defasında kanardı buna.


        Oysa ki belinin ortasına yediği her tekmeden sonra şairane bir isyanla yeniden yaşamaya devam etmek, kendine bir sürü yalanlar söyleyip yerden kalkmak çok trajik ve aptalcaydı.


        Birden şimdi de bu aptallıklarından birini yapıyordu, bir şimşek çaktı kafasında, konuştuğu sert adam olamazdı, karşısında oturan, bu avcılarda avcı değillerdi muhtemelen. Neden telefondan polisi aramasına izin vermemişlerdi ve neden sadece iki kelime konuşabilmişti sert adamla, konum attıkları da yalandı kesin.


        Neden böyle bir oyuna ihtiyaç duymuştu doktor, zaten elindeydi, bir ormanda, esiriydi. Bu avcı masalının gerekçesi neydi acaba.


        Aklına bir tek şey geliyordu, kendisini arayanlar bulmaya çok yaklaşmışlardı bu yüzden dikkat dağıtmaya çalışıyor olabilirdi. Kendisini ne kadar aptal görüyordu ki inanacağına ikna olmuştu bile.


        Gerçekten de bir yarım saat sonra siren sesleri duyuldu, barakaya yakın yoldan bir polis arabası gördüğün de yüreği sevinçle doldu. Avcılarla beraber ormana yakın bir kasabada, karakolda işlemler tamamlandı, doktor kadının adı hiç geçmemişti, kendisi tahmin olarak söyledi ama kanıtı yoktu.Sert adam görünmemişti ortalarda belli ki haberi yoktu ya da başına bir şey gelmişti.


        Hava kararmıştı, polisler bir arabayla onu kendi kasabasına götürmeye karar vermişlerdi çünkü hala gerçek suçlu bilinmiyordu. İki polis önde kendisi arkada gecenin gökyüzünde sergiye açtığı bütün yıldızlarların altında, sessiz, karanlıkta hızla yol alıyorlardı.


        Nehirdeki balıkları, denizdeki canlıları, gökteki yıldızları ve yalnızlığını düşündü. Bir ömür kadersizliğin pençesinde savruluşunu ve neden her defasında kalktığını düşündü.


        Arabanın içi karanlıktı. Polislerden birinin telefonundan bir şarkı duyuluyordu, kısıktı ses ama sözcükler anlaşılıyordu. Ben imkansız aşklar için yaratılmışım diyordu, imkansız aşklar. Kendiside imkansız sevinçler için yaratılmıştı. Sanki doğduğunda bir karga evlerine guguk kuşu yumurtası bırakmıştı. Bu yüzden atmışlardı onu yuvadan, guguk kuşu yumurtaları sahip olmuştu yuvaya.


        Atıldığı yuvanın dertlerini yüklenmişti yine de, iyi olsunlar diye uğraşmıştı, genlerinde nasıl bir kölelik  taşıyorsa artık, çabalayıp durmuştu ama başaramamıştı dahil olmayı.


        Şarkıda Erol Evgin diyordu ki yine, ben imkansız aşklar için yaratılmışım, ne kavuşmayı bilirim, ne unutmayı, kayboldum kuytusunda yalnızlıkların, yaşadım en karasını sevdaların. Kendiside ihanetlerin en koyusunu yaşamıştı.


        Arabanın penceresinden yıldız dolu gökyüzüne bakıyordu, sessizce ağlıyordu, koskoca dünyada  ve bu kadar yalnızken ve bu kadar yaralı niye doktorla uğraşmak zorundaydı, neden.


        Uzayın boşluğunda, durmadan dönen, dönen gezegenler gibi, o korkunç yalnızlıkta ve esarette mahkummuş gibi çaresiz hissediyordu kendisini. Kasabaya yaklaşmışlardı, uzaktan görünen ışıklar yıldızlardan daha çok çöktü yüreğine acıyla. Orda bir sürü insan vardı ama kendisini merak eden tek bir kişi yoktu. Bu kadar zorluk yaşamıştı ve az sonra evinin ışıklarını tek başına yakacak, tek başına çay yapacak, duş alıp yatacaktı, sanki hiçbir şey olmamış gibi sanki hiç üzülmemiş gibi, öyle yalnız, öyle bir başına.


        Doktor kadın bilinçli bir yalnızlaştırma uygulamıştı ona aslında, önce ev arkadaşını ve onun eşini, sonra okuldaki öğretmen arkadaşını dahil etmişti oyununa. Nasıl bir öfke ve kin barındırıyorsa yüreği bir türlü durmuyordu.


        Eve girince doğru duş almaya gitti, telefonunu kapattı, kapısını, penceresini sıkı, sıkı kilitledi. Mutfağa girdi bir kaba iki patates koydu, bir yumurta haşlanmaya bıraktı, çay suyu koydu.


        Duşunu alıp mutfak masasına çöktü, sonra kalkıp,haşlanmış patatesleri, yumurtayı sodu, doğradı, biraz baharat ve zeytinyağı döktü üzerlerine, çayını koydu fincana, hepsini bir tepsiye koyup salona geçti. Televizyonu açtı ama sesini tamamen kıstı. Yarım saat geçmişti ki kapısı çaldı. Gitti, delikten baktı, sert adam kapıdaydı, endişeyle bakıyordu kapıya.


        Güvenmek ne zaman tarih olur her neye duyuluyorsa bilir misiniz, beklenildiği de gelinmediğin de, güven bir kapalı kaptaki esans gibi, açtığınız anda hayata karışır, değişir, kaybolur, güven oksijen gibi hep var olmalıdır, şakaya gelmez.


        Salona döndü, ışıkları kapattı, televizyonu kapattı gidip yattı, pikeye sıkı, sıkı sarıldı, yastığı sırılsıklam oldu.



Zerrin Timuroğlu

2022




  



23 Ağustos 2022 Salı

Yıldızlı Suların Türküsü

        Elinde büyük bir fenerle, barakanın açık kapısı önünde duran kişiye şaşkınlıkla bakmaya devam ediyordu. Elinde bir naylon torba tutuyordu ve yüzünde anlamsız, kararsız bir gülümseme vardı. Öyle bir gülümsemeydi ki bu yaptığı ihanetin hesabını kendine de verememiş gibiydi.

        Okuldan arkadaşıydı bu, öğrenciler hakkında her türlü konuyu rahatça konuşabildiği, okuldaki her sıkıntısında her zaman yanında olup ona destek vermiş, bazen arkadaşça sinemaya gitmiş, birlikte çay içmiş olduğu insandı. Sert adam kıskanmıştı hatta bir kaç kere yakınlıklarını, oysa çok iyi arkadaşıydı, yani şu ana kadar öyle olduğunu sanıyordu.


    - Sen ne arıyorsun burda dedi,


    - Tabi beni görmek seni çok şaşırtmış olmalı, beklemiyordun değil mi. 

 

        Yaklaşıp, elindeki feneri yere koydu, elindeki torbadan birkaç, kapakları kapalı kap çıkardı, köşede duran su şişesini dolusu ile değiştirdi ve tam öğretmenin karşısına geçip, yere oturdu,


    - Hadi yemeğini ye, birazdan gideceğim, dedi.


        Öğretmen hala şaşkınlıkla bakıyordu ona. Önüne koyduğu iki kabın kapaklarını açmaya çalışırken kaçamak bakışlarla bu ihaneti kabullenmeye çalışıyordu. Çok acıkmıştı. Kaplardan birinde mücver, diğerinde yoğurt vardı. Mücver kabındaki, naylon çatalı aldı ve mücverlerden birine batırdı, yemeye başladı.Bir yandan da,


    - Neden diye sordu ona, doktor kadın nasıl kandırdı seni, neden yapıyorsun bunu diye sordu.


        Öğretmen arkadaşı, uzun bacaklarıyla yerde bağdaş kurmuştu ama belli ki rahat değildi, hafifçe doğrulup, iki ayağını birden kıvırdı, oturdu. Sanki, o, aylarca, okuldaki her sorunu paylaştığı, çocukların sevgilisi, dert ortağı, abisi, arkadaşı olan nazik, güçlü insan yok olmuş, gözlerinden nefret  meteorları fırlatan, empati yoksunu, saçma birine dönüşmüştü.


    - Sen kendini ne sanıyorsun dedi, öfkeliydi, sana o kadar zaman katlandım, kocaman bir hiçsin dedi öğretmene.


    - Beni daha önceden tanıyor muydun, bu kadar nefreti ne zaman biriktirdin ve neden. Ben seni okuldan tanıdım, daha önceden hiç bilmiyordum.


        Öğretmen, konuşurken bir yandan da yemeğini yemeye çalışıyordu, güçlü kalmalıydı. Bu yaşadıkları her ne ise ancak güçlü kalarak kurtulabilirdi. Bu arkadaşı sandığı kişinin bakışları kendisine ulaşana kadar geçtiği her yerde buz sarkıtlar oluşturuyordu, garipti, ürkütücüydü.


    - Peki benden istediğiniz nedir, ne yapacaksınız bana.


    - Soru sorabilirsin demedim sana, sadece yemeğini ye dedi. O sırada telefonu çaldı, evet, hayır diyerek kısa bir konuşma yaptı, ayağa kalktı, yemek kaplarını topladı torbaya yerleştirdi, feneri yerden aldı, kapıya yönelmişken,


    - Lütfen feneri bırak, çok karanlık dedi öğretmen,


        Döndü, çarpık bir gülümse dudaklarında,


    - Sen onu seçtin, hatırladın mı trenle gittiğimiz etkinlikte beni bir başıma bırakıp, onunla eğlendin ve gittin, sen bunu hak ettin dedi.


    - Çünkü sen arkadaşım o ise sevdiğim adamdı, ve sen bunu biliyordun dedi öğretmen.


        Lafını henüz bitirmişken, kapı kapanmış, o gitmiş, baraka derin bir karanlıkta hayallerinin insafına terk edilmişti. Bir süre geri dönüp feneri bırakacağını umdu, hala aylarca derin sohbetler yaptığı, fikirlerini, düşüncelerini paylaştığı insanın bu kısa süredeki inanılmaz değişimini kabul edemedi.


        Fenerin gözlerindeki insafsız izlerinden kurtulunca, tahta duvarları kandırıp, aralarından sızan ay ışığının parlaklığında, ağaçların yapraklarının hışırtısında, ormanın bilmediği, tanımadığı sahiplerinin tanımadığı çığlıklarında, sırtını dayadığı tahtalara başını da dayayarak uyumaya çalıştı.


        Şaşırmak, korkmak, çaresizlik boyunu aşmıştı artık, bu üç denizin suyunda yüzüyordu çok zamandır. Sert adamın kendisini nasıl merak ettiğini, nasıl meraktan deliye döndüğünü  yüreğinde hissediyordu. Bir akıl hastası kadının bu kadar  akıllı, bilgili insanı kontrol ediyor olması, neredeyse birer robota dönüştürmesi, insanlık tarihinin üzerindeki bütün vahşeti, zulmü açıklıyordu aslında.


        Sevdiği büyük şairin Nazım Hikmet’in dizelerini hatırlamaya çalıştı, mırıldandı kendi kendine,


Ve dünya öyle büyük,

öyle güzel

         öyle sonsuz ki deniz kıyıları

her gece hepimiz

         yan yana uzanıp kumlara

yıldızlı suların

       türküsünü dinleyebiliriz….


        Uykuya dalmadan korkuyla kendisine ne yapacaklarını düşündü, tekrar yıldızlı suların kıyısında oturup, onların şarkılarını dinleyebilecek miydi acaba.


***


        Gün ışıdığında barakanın dışından sesler geliyordu. İki kişi birbiriyle konuşuyorlardı. Hemen uyandı, herhalde kendisini almaya gelmişlerdi, ya öldüreceklerdi, ya başka yere götüreceklerdi belki de. Sesini çıkarmadan, gözünü kapıya dikti. Kapı açılınca dışardaki bütün ışık döküldü yerlere, içeri giren avcı kıyafetindeki adam hayretle baktılar ona,


    - Siz kimsiniz, ne işiniz var burda.


        Kader oyununun bozulmasını istemiyor bazen, serüvenin yarım kalmasını sevmiyor. Avcılara kaçırıldığını anlatıp, telefonlarını istedi, sert adamı aradı,


    - Alo, benim, konum atıyorum beni kurtarır mısın.


        Telefonun ucunda sert adam hüngür hüngür ağlayıp, şükrediyordu.



ZERRİN TİMUROĞLU

2022



18 Ağustos 2022 Perşembe

Ayrıntı

        Gözünü açtı, bulunduğu odanın tahta duvarlarından içeriye süzülen cılız güneş ışığı, toprak zeminde, şaşkın çimlerin üzerinde kayboluyordu.

        Ensesinde bir ağrı hissediyordu, kaçırılırken sert vurmuşlardı. Ellerini önünde bağlamışlardı, ayakları serbestti. Küçük bir barakaydı burası. Dışarıdan rüzgarla dertleşen ağaçların sakinleştirici seslerini duyuyordu ama aynı zamanda büyük bir yalnızlığın yankısı da vardı.


        En son hatırladığı denizde oluşuydu ve denizin derinliğinde aradığı parlak bir şeydi. Rüyası gerçek olmuştu. Bunu hissettiği halde ve sert adam defalarca uyardığı halde niye gitmişti denize, bile bile ladesti.


        Yerde iki büklüm yatıyordu, doğrulmaya çalıştı, sırtını aralıklı tahtalardan oluşan duvara dayadı, o zaman daha iyi gördü dışarısını, bir ormandaydı. Sanki çok uzak olmayan bir nehrin neşeli su sesi geliyordu, garipti tasasız akıp gidiyordu nehir, yapraklar tasasız konuşuyorlardı ağaçlarla, hiçbirinin kendi durumuna aldırdığı yoktu.


        Susamıştı, kapalı kapının ardında kendisini bekleyen birilerinin olup olmadığını merak etti, seslenmek, su istemek istedi. Bir an hiç sesi çıkmadı, zorladı kendisini, bağırdı. Hiç cevap yoktu, hiç hareket yoktu. Onu bu ıssız yerde bırakmışlardı yalnız başına. 


        Barakayı taradı gözleriyle, sağ tarafında, az ötede bir şişe su gördü, ayağa kalktı, bağlı elleriyle şişenin kapağını açtı, kana kana içti. Duvarlardan birinin tahta aralığına gözünü dayadı, gerçekten ormandı dışarısı ve kulübenin biraz uzağından bir nehir akıyordu.


        Denizde, üzerinde mayosu vardı, onu bayılttıktan sonra giydirmişlerdi bu elbiseyi demek ki. Mavi, çiçek desenli, bileklerine kadar uzanan, yakası açık, bol rahat bir şeydi. Mayosu da hala elbisenin içindeydi.


        Dişleriyle önünden bağlı ellerini çözmeye uğraştı ama çok sıkı bağlamışlardı. Kapıyı açmaya çalıştı, olmadı. Barakanın içinde  bir kapı daha vardı, onu açtı, tuvaletti, bir de küçük bir musluk, lavabo vardı.


        Tekrar yere oturdu, sırtını dayadı tahtalara, gözünden ardı ardına gözyaşları akmaya başladı, nasıl kurtulacaktı bu cehennemden, bu akıl hastası doktor kadından nasıl kurtulacaklardı. Sert adamın kardeşini öldürmüştü şimdi sıra kendisindeydi. Sert adamın uçağı akşamdı, daha güneş batmamıştı, demek ki çok uzun süre baygın kalmamıştı.


        Doktor kadını düşündü, zengindi, güzeldi, başarılı idi, kendisini hiç sevmeyen biri için bu şekilde çabalaması, bu saçmalığa inanması ne talihsizlikti. Bu takıntı hem kendisinin hem çevresindeki herkesin hayatını mahvediyordu.


        Bunu araştırmak isterdi yani bu takıntının tek suçlusu doktor muydu gerçekten, akıl hastalığı mı neden oluyordu bu davranışlarına. Ama sert adam onunla evlenmişti bir zamanlar yani çok değer vermişti aksi halde evlenmezdi. Ailesinin ısrarlarına ya da başka birilerinin tehditlerine boyun eğecek biri değildi sert adam. Sevmiş olmalıydı doktoru o zamanlar.


        Bu düşüncenin canını acıttığını hissetti. Zaten zor durumdayken bunları düşünmenin kendi canına zarar verdiğini anladı, başka şeyler, daha umutlu, daha güzel gelecekler hayal etmeliydi, morali önemliydi.


        Başını duvara dayadı, gözlerini kapattı, bir öğretmen arkadaşının evlenme sürecini hatırlamaya çalıştı. Çok sevilen biriydi kız, çok çalışkan, kültürlü, karakterli, farklı biriydi. Evlenmeye kalktığında, seçtiği adamı hiç onaylamadı arkadaşları, ona hiç yakıştıramadılar. Onlar evleninceye kadar dedikodu kazanları kaynadı durdu arkalarından.


        Öğretmen arkadaşı kız dinlemedi kimseyi, aslında arkadaşlarından hiçbiri de açık, açık konuşmadı onunla, neden karşı olduklarını anlatmadı hiçbiri. Yüzüne güldüler, beğenmediklerini kısaca belirttiler sonra arkadaşları her öğretmenler odasından çıktığında arkasından konuştular.


        Ve ne yazık ki haklı çıktılar. Dürüst olup düşüncelerini açık, açık paylaşsalardı arkadaşları ile belki her şey çok daha farklı olabilirdi.


        Kendisi de bir şey dememişti çünkü yeni gelmişti okula. Yalnız bir gün o öğretmenle kantinde çay içip sohbet ederlerken, şu soruyu sormuştu ona,


        - Arkadaşım, eline şu  an Alaaddin'in Lambası geçse, içindeki cinden dileyeceğin üç dilek ne olurdu.


        Arkadaşı, mutluluk, ev, başarı dilerim demişti ki bu cevaplara çok şaşırmıştı. Çünkü henüz evlenecek olan birinin, hiçbir şey istemem demesini beklerdi, mutluluktan.


        Barakanın içi, gittikçe karanlığa gömülüyordu ve yapraklar susmuşlardı ve nehir akmıyordu artı, sesler nereye saklanmışlardı, olumlu düşünmek, içinde büyüyen korkunun gazabından kaçmış, arkasına bakmadan kaybolmuştu.


        Dışarda ayak sesleri duyduğunda bütünüyle buza kesmişti kanı sanki, dehşetle kapıya bakıyordu karanlıkta, ayakların altında ezilirken kuru dalların çıkardığı çıtırtılar, yüreğinin bütün fenerlerini söndürdü. Kapı açıldı, elinde, büyük, parlak bir fenerle biri göründü eşikte. Öğretmenin gözleri, şaşkınlıktan kocaman kocaman açılmıştı.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022 

13 Ağustos 2022 Cumartesi

Deniz Kızları

        Sanki kapı çalınıyordu, sonra derin suların öfke biriktiren uğultusu ya da o derinlerden atılan yabani çığlıklar, hangi ses bilemeden açtı gözlerini. Şaşkındı hala sert adama sarılmış, onun güvenli sıcaklığında ağlıyordu, öyle gibiydi.

        Yatak odasının koyu kırmızı perdelerinin, loş aydınlığında gözleri yatağının karşısındaki büyük dolaba takıldı, yatağının yanındaki tuvalet masasına kaydı bakışları, nasıl olur bu diye düşündü, az önce iki balık adam denizde öldürmek istemişti onu.

        Kendini toparlayıp kalktı, ev telefonu hız kesmeden çalıyordu hala. Salona geçti, açtı telefonu,


    - Efendim,


    - Merhaba, dedi sert adam, neden geç açtın, cebinide aradım, cevap vermedi, öldüm meraktan.


        Gerçekten çok endişeli geliyordu sesi,


    - Merak etme uyuya kalmışım, çok ilginç rüyalar görüyordum, bir türlü toparlayamadım kendimi, sen ne yaptın, hallettin mi işlerini, ne zaman dönüyorsun,


    - Bu akşam uçağı ile dönüyorum, nasıl rüyalardı bunlar, sesin titriyor,


        Sert adamın endişesi onu hem mutlu etti hem tedirgin. Çünkü birden çok kişi bir konu üzerinde, ayrı, ayrı yerlerdeyken endişe duyuyorsa, korkulacak çok şey var demektir gerçekten.


    - Denize gitmiştim dedi öğretmen, neredeyse boğuluyordum beni sen kurtardın son anda,


        Bir an ikisi de konuşmadı. Telefonun diğer ucunda sert adamın kendi kendine söylendiğini, belki de küfrettiğini duydu.


        Bugün ne yapacaksın,


    - Şimdi hazırlanıp denize gideceğim, dedi öğretmen, denizi çok özledim. Sonra biraz pazara uğrayıp, çay bahçesinde kitap okuyacağım, öyle işte.


        Sert adam,


    - Şaka mı bu, sakın yüzme,


    - Tamam,


    - Ciddiyim, sakın dedi sert adam, şimdi gitmem gerekiyor, birkaç kişiyle buluşacağım, uçağa binmeden ararım, dedi. Cebini lütfen kapatma, öpüyorum, hoşça kal.

    

    - Tamam dedi öğretmen, sen de dikkatli ol, habersiz bırakma beni olur mu,


    - Tamam, dedi sert adam, e bir şey söylemeyi unutmadın mı,


    - Ben de öpüyorum, hoşça kal dedi öğretmen kendi kendine gülümseyerek.


        Kahvaltı yapmadan, hızlıca hazırlanıp çıktı, rüyası o kadar gerçek gibiydi ki etkisinden kurtulamamıştı hala. Yine de sahile gitmeye kararlıydı, hasırını serip kumların üstüne, dalgaları dinlemek, maviliğin içine fırlatıp gözlerini, yasaklamak istiyordu başka bir şeye bakmalarını, derinlere rehin vermeye hazırdı bakışlarını.


        Hızlıca bir peynirli sandviç hazırlamıştı kendine, küçük termosa çay yapmıştı. Küçük bir şişe soğuk su almayı da ihmal etmemişti. Plaj uzaktı her yere, yiyecek, içecek yoktu yakınlarında


        Minibüse binip, denizi seyretmeye başladığın da, bayağı acıktığını anladı. Rüyaları genel olarak çıkardı, yani sezgileri kuvvetli idi çocukluğundan beri. O yüzden mayosunu içine giydiği halde yüzmeye niyeti yoktu. Doktor kadının ne yapacağı belli olmazdı.


        Deniz muhteşemdi, tıpkı rüyasındaki gibi tenha idi plaj, rüzgar sizi memnun edecek kadardı, ne yüzmeyi zorlaştıracak kadar hareketli kılıyordu denizi, ne sakinliği ile bir havuz tatsızlığında bırakıyordu maviliği.


        Bir şemsiyenin altına yerleşti, sandviçini yiyip, çayını yudumlamaya başladı. Seyrettikçe sakinledi yüreği, rüyayı filan unuttu. O kadar gizemliydi ki denizlerle insanlar arasındaki iletişim. Hani güneşli bir günde gölgesiz kalamazsınız ya eğer açık alandaysınız, denize  bakarken de öyle bir duygu vardır, bizim dışımızda, karşı koyamadığımız bir teslim oluş.


        Kahvaltısı bitince kitabını çıkardı çantasından, gene rüyası geldi aklına, elini suya daldırıp aradığı o parlak şey neydi acaba, cevabı bulamadan uyanmıştı. Bir şeyi simgeliyordu kesin ama neyi.


        Ayağa kalktı, denize yürümeye başladı, buraya kadar gelmişti, en azından, derinlere gitmeden, bir dalıp çıkmak istedi denize. Yürüdü, dizlerine kadar olan yere gelince daldı suya, serinlemişti. Yüzmeyi de çok özlemişti. Tekrar doğruldu denizin içinde, sahilde kimse kalmamıştı, denize döndü tekrar, derinlerden bir fısıltı geliyordu sanki, denizin içinden parlak bir şey yaktı tuzlu gözlerini, eğildi almak için, kalkamadı, arkasından, kafasına bir darbe almıştı, karardı gözleri, bu gerçekti.


        Deniz kızları var mıydı, şarkılarını duyan olmuş muydu. Yoksa o gördüğü parlak şey denizin kumlarına gömülen bir deniz kızının saçlarına taktığı tokası mıydı.Deniz kızları hayatın bütün sırlarını biliyor ve susuyorlardı belki, şarkılarını söylediklerinde mi teslim alıyorlardı gözlerimizi.


        Sahilde, bir boş şemsiyenin altında bir telefon çalıyordu, çalıyordu.



ZERRİN TİMUROĞLU

2022

6 Ağustos 2022 Cumartesi

Gerçek

        Gerçekten istediğimiz nedir hayattan. Bu o kadar önemli bir sorudur ki kendimize sormamız gereken ve cevabını, yalansız, çok iyi düşünerek vermemiz gereken.

        O gün hava çok güzeldi, uzun zamandır denize girmemişti ve yüzmeyi çok özlemişti. Hafta içi olduğu için plajlar kalabalık değildi, hazırlandı, havlusunu, hasırını, şapkasını, kitabını aldı, gitmeyi düşündüğü plaja giden minibüse yetişmek için telaşla çıktı evden.


        Sert adam iki gün için memleketine gitmişti, ablası çağırmıştı, doktor kadınla ilgiliydi herhalde, Zaten sert adamın da kardeşinin ölümüyle ilgili bazı bulgularla ilgili adamlarını görmesi gerekiyordu memleketinde, akşam uçağı ile gitmiş, bir saat sonra telefon etmişti vardığına dair. Çok dikkatli olması için uyarı üzerine uyarı yapmıştı giderken.


        Plaj yaklaşık bir saat uzaktaydı minibüsle, cam kenarında oturup, yol boyunca rengi değişen denizi seyretti. Böyle, sakin bir arabada, güzel bir günde saatlerce yolculuk etmek isterdi, bir tarafında   tutkuyla sevme nedenimizi tam olarak bilmediğimiz deniz, bir tarafında yeşil rengiyle hayatı kanıtlama çabasındaki ormanlar.


        Gerçekten ne istiyoruz hayattan, gerçekten istediğimiz nedir. Gözleri doldu bu soruyu sessizce kendisine sorarken. Bu soruya coşkuyla cevap verebileceği, dürüstçe cevap verebileceği, bunu gerçekten düşünmüş olabileceği bir ülkede yaşamamıştı.


        Bir filmde duymuştu bu cümleyi, şaşırmıştı. Nasıl insanlar bunlar diye günlerce düşünmüştü. Doğduğu evde, çevresinde, okuduğu okullarda, gezdiği çarşılarda, komşularında, yani yaşadığı ülkede, tanıdığı, bildiği hiçkimsenin, kendilerine böyle bir soru sorduğuna tanık olmamıştı, duymamıştı. 


        Soru sormak için kitap okumak gerekiyordu, merak etmek gerekiyordu, sen olman gerekiyordu ki bu ülkesinde çok zordu. Bir zaman önce gittiği bir kafede, bir masada yaşlıca bir kadın, kitabını açmış okuyordu, hiç bakmıyordu etrafına, dalmıştı. Çevredeki kadınların, erkeklerin içinde bir o okuyordu, yalnız o. Sanki bir ayrık otu gibi koparıp atmak istediklerini hissetmişti kadını, kendilerine benzemeyen herhangi bir şeye asla tahammülleri yoktu.


        Plaja varınca, hasır şemsiyelerden, boş olanlarından birinin altına yerleşti, üstünü çıkardı, hemen yüzmek istiyordu, sonra güneşlenirdi.


        Tahmin ettiği gibi beş, altı şemsiye altı doluydu, kalabalık yoktu. Eşyalarının üstüne, orta büyüklükte, beyaz, temiz bir taş bulup koydu, denize yürüdü.


        Deniz sakindi, su pırıl, pırıl, her adımında yükseliyordu su, gözleri daha iyi görüyordu, kumların yalancı uzaklığında parlayan bir şey vardı. Eğildi, daldırdı elini kumlara bulamadı hiçbir şey, çekti elini baktı, yine orada parlıyordu, yine aradı kumları, yoktu, devam etti.


        Uzaktan, kıyıdan bakanlar, güneşin altın sarısına boyadığı denizde yürüyen o kıza bakıyordu, arada eğilip, elini suya daldıran, sonra yine yürüyen, sonra yine denizin kumlarında bir şey arayan. Kız yüzmeye başladığın da kıyıda kimse kalmamıştı, dönme zamanıydı, yarın belki yine yüzebilirdi.


        Hemen çıkmadı denizden, kıyıdan açıldıkça, derin bir özgürlük sevinci yerleşiyordu yüreğine, elini öyle sıkı tutuyordu ki bu duygu, bir yosun olmak istiyordu denizde. Sırt üstü yatmış, hafif dalgaların beşiğinde salınmaya bırakmıştı kendini.


        Masmavi gökyüzü bomboştu, kulaklarına denizin derinliklerinden gelen gizemli sesler ulaşıyordu. Koskoca denizde, kocaman plajda bir kendi varlığının olması garip hissettiriyordu ona ama yine de çok mutlu hissediyordu kendini.


        Bir an biraz ötesinde, sanki kocaman bir balığın, tıpkı yunuslar gibi suyun yüzeyine atlayıp tekrar suya düşmesi gibi bir hareket gördüğünü sandı. hemen denizde dikeldi, etrafına bakındı, göremedi balığı, huzursuz oldu. Kıyıya baktı, çok açılmış olduğunu anlayınca, kulaç atmaya başladı. 


        Ama kendi oluşturduğu su şıpırtılarından başka sesler duyuyordu artık, on metre arkasında, iki balık adam gördüğünde korkudan ne yapacağını bilemez haldeydi.


        Gerçekten ne isteriz yaşamımızda, mesela kiminle evlenmek isteriz, nasıl bir insanla mutlu oluruz. Gerçekte kaç kadın, kaç kız samimiyetle sormuştur bunu kendisine. Seçme şansı olmayanların zaten böyle bir soruyu bilmesi bile gerekmezdi. Yani ağlara takılan bir balığa artık deryaları sormak acımasızlık olurdu.


        Balık adamlar hızla yaklaştılar ona, biri elini uzatıp, saçlarından yakaladı onu ve kuvvetle bastırarak, başını suya soktu. Nefes alamıyordu, çırpınıyordu ama nafile. İkinci balık adam da gelmiş o da arkadaşına yardım ediyordu.


        Sonunun böyle olacağını hiç düşünmemişti, bu iki güçlü adamdan kurtulması mümkün değildi. Suyun berraklığında, yine kumlarda parlıyordu bir şey sanki. Son nefesini verirken göreceği son şey ne olduğunu merak ettiği bu parlak cisim olacaktı demek ki.


        Saniyeler içinde düşündüğü, öldürünce, adamların onu denizde bırakıp bırakmayacakları oldu, balıklara yem mi olacaktı yani.


        Ölmek için erken değil miydi, daha nasıl bir hayat yaşamak istediğini bile düşünmemişti. Gerçekte nasıl bir insanla evlenmek istediğini, yaptığı işi sevip sevmediğini, nasıl bir ülkede yaşamak istediğini bile düşünmemişti, yani hayattan ne beklediğine karar verememişti henüz.


        Bilincini kaybetmek üzereydi, birden saçlarını tutan elin gevşediğini, ona yardım eden elin de uzaklaştığını hissetti. Denizin üzerinden bir elin uzanıp kendisini yukarıya çektiğini, bir yelkenlinin zemininde kalp masajı yapıldığını, ona suni solunum yapan kişinin korkunç telaşını, korkusunu duydu.


        Gözlerini açtığında  yüzünün bir kaç santim ötesinde, gözyaşlarına boğulmuş sert adamın yüzünü gördü, bir dakika sonra, sert adama sıkı, sıkı sarılmıştı. O kadar sıkı sarılmıştı ki sanki ayrılırsa ölecekti, hayattan isteği şeylerden birini artık kesinlikle biliyordu.



ZERRİN TİMUROĞLU

2022

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...