Elinde büyük bir fenerle, barakanın açık kapısı önünde duran kişiye şaşkınlıkla bakmaya devam ediyordu. Elinde bir naylon torba tutuyordu ve yüzünde anlamsız, kararsız bir gülümseme vardı. Öyle bir gülümsemeydi ki bu yaptığı ihanetin hesabını kendine de verememiş gibiydi.
Okuldan arkadaşıydı bu, öğrenciler hakkında her türlü konuyu rahatça konuşabildiği, okuldaki her sıkıntısında her zaman yanında olup ona destek vermiş, bazen arkadaşça sinemaya gitmiş, birlikte çay içmiş olduğu insandı. Sert adam kıskanmıştı hatta bir kaç kere yakınlıklarını, oysa çok iyi arkadaşıydı, yani şu ana kadar öyle olduğunu sanıyordu.
- Sen ne arıyorsun burda dedi,
- Tabi beni görmek seni çok şaşırtmış olmalı, beklemiyordun değil mi.
Yaklaşıp, elindeki feneri yere koydu, elindeki torbadan birkaç, kapakları kapalı kap çıkardı, köşede duran su şişesini dolusu ile değiştirdi ve tam öğretmenin karşısına geçip, yere oturdu,
- Hadi yemeğini ye, birazdan gideceğim, dedi.
Öğretmen hala şaşkınlıkla bakıyordu ona. Önüne koyduğu iki kabın kapaklarını açmaya çalışırken kaçamak bakışlarla bu ihaneti kabullenmeye çalışıyordu. Çok acıkmıştı. Kaplardan birinde mücver, diğerinde yoğurt vardı. Mücver kabındaki, naylon çatalı aldı ve mücverlerden birine batırdı, yemeye başladı.Bir yandan da,
- Neden diye sordu ona, doktor kadın nasıl kandırdı seni, neden yapıyorsun bunu diye sordu.
Öğretmen arkadaşı, uzun bacaklarıyla yerde bağdaş kurmuştu ama belli ki rahat değildi, hafifçe doğrulup, iki ayağını birden kıvırdı, oturdu. Sanki, o, aylarca, okuldaki her sorunu paylaştığı, çocukların sevgilisi, dert ortağı, abisi, arkadaşı olan nazik, güçlü insan yok olmuş, gözlerinden nefret meteorları fırlatan, empati yoksunu, saçma birine dönüşmüştü.
- Sen kendini ne sanıyorsun dedi, öfkeliydi, sana o kadar zaman katlandım, kocaman bir hiçsin dedi öğretmene.
- Beni daha önceden tanıyor muydun, bu kadar nefreti ne zaman biriktirdin ve neden. Ben seni okuldan tanıdım, daha önceden hiç bilmiyordum.
Öğretmen, konuşurken bir yandan da yemeğini yemeye çalışıyordu, güçlü kalmalıydı. Bu yaşadıkları her ne ise ancak güçlü kalarak kurtulabilirdi. Bu arkadaşı sandığı kişinin bakışları kendisine ulaşana kadar geçtiği her yerde buz sarkıtlar oluşturuyordu, garipti, ürkütücüydü.
- Peki benden istediğiniz nedir, ne yapacaksınız bana.
- Soru sorabilirsin demedim sana, sadece yemeğini ye dedi. O sırada telefonu çaldı, evet, hayır diyerek kısa bir konuşma yaptı, ayağa kalktı, yemek kaplarını topladı torbaya yerleştirdi, feneri yerden aldı, kapıya yönelmişken,
- Lütfen feneri bırak, çok karanlık dedi öğretmen,
Döndü, çarpık bir gülümse dudaklarında,
- Sen onu seçtin, hatırladın mı trenle gittiğimiz etkinlikte beni bir başıma bırakıp, onunla eğlendin ve gittin, sen bunu hak ettin dedi.
- Çünkü sen arkadaşım o ise sevdiğim adamdı, ve sen bunu biliyordun dedi öğretmen.
Lafını henüz bitirmişken, kapı kapanmış, o gitmiş, baraka derin bir karanlıkta hayallerinin insafına terk edilmişti. Bir süre geri dönüp feneri bırakacağını umdu, hala aylarca derin sohbetler yaptığı, fikirlerini, düşüncelerini paylaştığı insanın bu kısa süredeki inanılmaz değişimini kabul edemedi.
Fenerin gözlerindeki insafsız izlerinden kurtulunca, tahta duvarları kandırıp, aralarından sızan ay ışığının parlaklığında, ağaçların yapraklarının hışırtısında, ormanın bilmediği, tanımadığı sahiplerinin tanımadığı çığlıklarında, sırtını dayadığı tahtalara başını da dayayarak uyumaya çalıştı.
Şaşırmak, korkmak, çaresizlik boyunu aşmıştı artık, bu üç denizin suyunda yüzüyordu çok zamandır. Sert adamın kendisini nasıl merak ettiğini, nasıl meraktan deliye döndüğünü yüreğinde hissediyordu. Bir akıl hastası kadının bu kadar akıllı, bilgili insanı kontrol ediyor olması, neredeyse birer robota dönüştürmesi, insanlık tarihinin üzerindeki bütün vahşeti, zulmü açıklıyordu aslında.
Sevdiği büyük şairin Nazım Hikmet’in dizelerini hatırlamaya çalıştı, mırıldandı kendi kendine,
Ve dünya öyle büyük,
öyle güzel
öyle sonsuz ki deniz kıyıları
her gece hepimiz
yan yana uzanıp kumlara
yıldızlı suların
türküsünü dinleyebiliriz….
Uykuya dalmadan korkuyla kendisine ne yapacaklarını düşündü, tekrar yıldızlı suların kıyısında oturup, onların şarkılarını dinleyebilecek miydi acaba.
***
Gün ışıdığında barakanın dışından sesler geliyordu. İki kişi birbiriyle konuşuyorlardı. Hemen uyandı, herhalde kendisini almaya gelmişlerdi, ya öldüreceklerdi, ya başka yere götüreceklerdi belki de. Sesini çıkarmadan, gözünü kapıya dikti. Kapı açılınca dışardaki bütün ışık döküldü yerlere, içeri giren avcı kıyafetindeki adam hayretle baktılar ona,
- Siz kimsiniz, ne işiniz var burda.
Kader oyununun bozulmasını istemiyor bazen, serüvenin yarım kalmasını sevmiyor. Avcılara kaçırıldığını anlatıp, telefonlarını istedi, sert adamı aradı,
- Alo, benim, konum atıyorum beni kurtarır mısın.
Telefonun ucunda sert adam hüngür hüngür ağlayıp, şükrediyordu.
ZERRİN TİMUROĞLU
2022
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder