30 Ağustos 2022 Salı

İmkansız Aşklar

        Zaman birini özlemle beklediğiniz de ne kadar yavaş geçiyordu. Ve zeki de olsak özlemlerimiz, sevgimiz, korkularımız bizi nasıl da yanıltabiliyordu. Okulda arkadaşı sandığı öğretmenin, doktor kadının adamı olduğunu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı.

        Şimdi barakanın hemen önünde vakit öğleni çoktan geçmişken, avcılarla birlikte, sessizce yerde oturmuş, avcıların telefonundan konum attığı, sert adamın onu kurtarmasını bekliyordu.


        Avcılar konuşkan değillerdi, ellerinde tüfekleri oturuyorlardı, yanlarındaki köpek oraya buraya koşturuyor, bazen ormanın içinde kayboluyor, az sonra yine sahiplerinin yanına geliyordu.


        Bağırmakla, çağırmakla değişmiyordu kader, keşke yeniden doğmak mümkün olsaydı diye düşünürdü bir çok insan ama kendisinin böyle bir isteği hiç olmamıştı, çok yorgundu, hayatı boyunca bir gün olsun oh dememişti, diyememişti.


        Her zaman, yaşadığı bütün zorluklara rağmen, yüreğinin bir yerinde duran gizli, küçük bir kutu olduğunu hissederdi. Ne olursa olsun, kutu açılır, umudunu gönlüne bırakır, onu inandırır, güç verirdi ona. Bu kendiliğinden olurdu, bazen bunun kaderin katalizörü zannederdi. Yani ölmemesi için, devam etme gücü bulsun, deney tamamlansın diye uygulanan bir yöntem gibi düşünürdü, ve her defasında kanardı buna.


        Oysa ki belinin ortasına yediği her tekmeden sonra şairane bir isyanla yeniden yaşamaya devam etmek, kendine bir sürü yalanlar söyleyip yerden kalkmak çok trajik ve aptalcaydı.


        Birden şimdi de bu aptallıklarından birini yapıyordu, bir şimşek çaktı kafasında, konuştuğu sert adam olamazdı, karşısında oturan, bu avcılarda avcı değillerdi muhtemelen. Neden telefondan polisi aramasına izin vermemişlerdi ve neden sadece iki kelime konuşabilmişti sert adamla, konum attıkları da yalandı kesin.


        Neden böyle bir oyuna ihtiyaç duymuştu doktor, zaten elindeydi, bir ormanda, esiriydi. Bu avcı masalının gerekçesi neydi acaba.


        Aklına bir tek şey geliyordu, kendisini arayanlar bulmaya çok yaklaşmışlardı bu yüzden dikkat dağıtmaya çalışıyor olabilirdi. Kendisini ne kadar aptal görüyordu ki inanacağına ikna olmuştu bile.


        Gerçekten de bir yarım saat sonra siren sesleri duyuldu, barakaya yakın yoldan bir polis arabası gördüğün de yüreği sevinçle doldu. Avcılarla beraber ormana yakın bir kasabada, karakolda işlemler tamamlandı, doktor kadının adı hiç geçmemişti, kendisi tahmin olarak söyledi ama kanıtı yoktu.Sert adam görünmemişti ortalarda belli ki haberi yoktu ya da başına bir şey gelmişti.


        Hava kararmıştı, polisler bir arabayla onu kendi kasabasına götürmeye karar vermişlerdi çünkü hala gerçek suçlu bilinmiyordu. İki polis önde kendisi arkada gecenin gökyüzünde sergiye açtığı bütün yıldızlarların altında, sessiz, karanlıkta hızla yol alıyorlardı.


        Nehirdeki balıkları, denizdeki canlıları, gökteki yıldızları ve yalnızlığını düşündü. Bir ömür kadersizliğin pençesinde savruluşunu ve neden her defasında kalktığını düşündü.


        Arabanın içi karanlıktı. Polislerden birinin telefonundan bir şarkı duyuluyordu, kısıktı ses ama sözcükler anlaşılıyordu. Ben imkansız aşklar için yaratılmışım diyordu, imkansız aşklar. Kendiside imkansız sevinçler için yaratılmıştı. Sanki doğduğunda bir karga evlerine guguk kuşu yumurtası bırakmıştı. Bu yüzden atmışlardı onu yuvadan, guguk kuşu yumurtaları sahip olmuştu yuvaya.


        Atıldığı yuvanın dertlerini yüklenmişti yine de, iyi olsunlar diye uğraşmıştı, genlerinde nasıl bir kölelik  taşıyorsa artık, çabalayıp durmuştu ama başaramamıştı dahil olmayı.


        Şarkıda Erol Evgin diyordu ki yine, ben imkansız aşklar için yaratılmışım, ne kavuşmayı bilirim, ne unutmayı, kayboldum kuytusunda yalnızlıkların, yaşadım en karasını sevdaların. Kendiside ihanetlerin en koyusunu yaşamıştı.


        Arabanın penceresinden yıldız dolu gökyüzüne bakıyordu, sessizce ağlıyordu, koskoca dünyada  ve bu kadar yalnızken ve bu kadar yaralı niye doktorla uğraşmak zorundaydı, neden.


        Uzayın boşluğunda, durmadan dönen, dönen gezegenler gibi, o korkunç yalnızlıkta ve esarette mahkummuş gibi çaresiz hissediyordu kendisini. Kasabaya yaklaşmışlardı, uzaktan görünen ışıklar yıldızlardan daha çok çöktü yüreğine acıyla. Orda bir sürü insan vardı ama kendisini merak eden tek bir kişi yoktu. Bu kadar zorluk yaşamıştı ve az sonra evinin ışıklarını tek başına yakacak, tek başına çay yapacak, duş alıp yatacaktı, sanki hiçbir şey olmamış gibi sanki hiç üzülmemiş gibi, öyle yalnız, öyle bir başına.


        Doktor kadın bilinçli bir yalnızlaştırma uygulamıştı ona aslında, önce ev arkadaşını ve onun eşini, sonra okuldaki öğretmen arkadaşını dahil etmişti oyununa. Nasıl bir öfke ve kin barındırıyorsa yüreği bir türlü durmuyordu.


        Eve girince doğru duş almaya gitti, telefonunu kapattı, kapısını, penceresini sıkı, sıkı kilitledi. Mutfağa girdi bir kaba iki patates koydu, bir yumurta haşlanmaya bıraktı, çay suyu koydu.


        Duşunu alıp mutfak masasına çöktü, sonra kalkıp,haşlanmış patatesleri, yumurtayı sodu, doğradı, biraz baharat ve zeytinyağı döktü üzerlerine, çayını koydu fincana, hepsini bir tepsiye koyup salona geçti. Televizyonu açtı ama sesini tamamen kıstı. Yarım saat geçmişti ki kapısı çaldı. Gitti, delikten baktı, sert adam kapıdaydı, endişeyle bakıyordu kapıya.


        Güvenmek ne zaman tarih olur her neye duyuluyorsa bilir misiniz, beklenildiği de gelinmediğin de, güven bir kapalı kaptaki esans gibi, açtığınız anda hayata karışır, değişir, kaybolur, güven oksijen gibi hep var olmalıdır, şakaya gelmez.


        Salona döndü, ışıkları kapattı, televizyonu kapattı gidip yattı, pikeye sıkı, sıkı sarıldı, yastığı sırılsıklam oldu.



Zerrin Timuroğlu

2022




  



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...