Karı, koca çok mutlu görünüyorlardı, biri sekiz yaşında kız, diğeri on beş yaşında erkek, iki çocukları vardı. Anne babanın kurmuş olduğu sevgi çemberi dördünün de etrafında, Satürn'ün halkaları gibi duruyordu, görünmüyordu elbet ama hissediliyordu.
Yine karı, koca bir aileyi misafir ediyorlardı, onların da on beş yaşında bir oğulları vardı. Tuhaf bir yabancılık vardı bu çiftin arasında, birbirlerine bakışlarında bir güvensizlik, kendilerinin bile fark etmediği belkide.
Yakışıklı, çok zekiydi oğulları ve misafir geldikleri evin oğluyla arkadaştılar. İnsan, yıllar geçtikten sonra, her şey yaşanıp, bittikten sonra anlıyordu ki kurulan ve seneler sürmüş bir evlilik tamamen yalanmış.
Büyük kavgaları olmayanların güçlü duyguları olmuyormuş derdi bir tanıdığı kadın. Eğer bir koca, karısı daha çok çocuk istediği halde istemiyorsa, o eşe asla güvenme de derdi. Bilge bir kişilikti, tek başına, evlere temizliğe giderek beş çocuğunu üniversitede okutuyordu. En büyüğünün yakında mezun olacağına seviniyor, yükünün biraz azalacağını umuyordu.
Büyük kavgalardan kastettiği dayak, kötü söz, aldatma falan değildi, ama birbirine ilgisini kaybetmeyen, birbirine aşık karı, kocaların tartışmaları olmalı derdi.
Mutlu ailenin mutlu kadını ev sahibesi, bir markanın çizmelerini satıyordu evde, böylece aile bütçesine katkıda bulunuyordu. Geceyi tamamlayıp, kalkan misafirlerine de bir çift almalarını önerdi. Ama dışarıdan bakıldığında hiçbir sorunu yokmuş gibi duran ailenin babası buna şiddetle karşı çıktı. Hem de eşi almayı istediği halde, hem de eşi de çalışıp para kazandığı halde. Sanki eşi mutlu olacak diye kaygılanan biri gibi hoyratça karşı çıkmıştı.
Duygulara da çığ düşer, duygu çöllerinde de kum fırtınaları çıkar, duygu volkanları da patlar birdenbire, birdenbire. Sinsidir ayrılık sinyalleri, kapıyı çalar, çalar kimseye duyuramaz sesini. Sonra aniden eşlerden biri tesadüfen belkide, kapıyı açar ve her şey biter.
Sert adam ve Barış en önde, arkada bankacı arkadaşı, en arkada da kendisi, ormanda, yaprakların hışırtısında, bilmedikleri homurtularla yürüyorlardı. Bu gece daha önce kamp kurdukları açıklıkta kamp kurup, aynı gün arabaların olduğu yere yürüyüp, sonlandıracaklardı gezilerini.
Öğretmen hala gece gördüğü rüyanın etkisindeydi. Ama boşuna değildi bu kaygısı, rüyaları genelinde çıkardı çünkü. Ve sert adam daha bir kaç gün önce kendisini kaçırıp, kötü davranan doktor kadını korumuştu. Şimdi buradaydı, neden, kendisini merak ettiği için, böyle bir saçmalığa nasıl inanabilirdi.
Gerçekten bu kadar aptal görünüyor muydu, kendisi ile tanıştığı günden beri, hayatlarındaydı bu doktor kadın ve bundan hiç rahatsız olduğunu duymamıştı sert adamın. Aptallığı tuttu mu tutuyordu gerçekten, göz göre göre dalga geçmişlerdi kendisi ile. Bir tek arkadaşlarının bu işteki rollerini anlamamıştı, onların ne çıkarı vardı bundan.
Kendisi zengin değildi, ünlü değildi, güzel değildi, meşhur değildi, niye bu kötülüğü yapıyorlardı kendisine. Hele aynı zamanda ev arkadaşı olan bankacı kadın, o kadar iyi bir insan gibi davranmıştı ki, o dostça konuşmaları, sohbetleri, beraber yemek yerken yaptıkları sohbetler, kaçırıldıktan sonra, kurtulup eve geldiğinde, gösterdikleri yakınlık, sevgi, hepsi yalandı demek.
Eski açıklığa gelmişlerdi, güneş batmadan çadırlarını kurup, dereden su getirdiler, ateşi yakıp, çevresine oturdular. Sıkı bir yürüyüş olmuştu, çok yorgundular.
- Çok yoruldun mu, diye sordu sert adam, ona dönerek.
- Yok dedi, yoruldum ama çok değil, çay içerken dinlenirim.
Bakışlarına hala bu sahte sevgiyi nasıl yerleştirebiliyor diye düşündü. Öyle bakıyordu ki gözlerine, dünyanın bütün çiçeklerini ayaklarına serer gibi. Öyle tatlı soruyordu ki bir şey ister mi diye, en güzel senfoniyi çalar gibi.
Yemeklerini yedikten sonra çadırlarına çekildiler. Çadırına girince, dışarıdaki üç kişinin kendisine ne kötülük yapacağını düşündü. O kadar yalnız hissettiki kendisini, tıpkı uzayın sonsuz boşluğunda dönen, yalnız başına dönen, çaresizce karanlığa mahkum gezegenlerden biri gibi, ağlamaya mecali bile kalmamıştı, yumdu gözlerini, kadere teslim oldu.
Sabah uyandığında etraftaki sessizlik şaşırttı onu, kalktı, giyindi. Çadırdan dışarı çıktığında korkuyla baktı etrafına, Herkes gitmişti. Tek bir çadır yoktu, ateş sönmüştü ya da hiç yakmamışlardı. Kocaman ormanda bir başına kalmıştı. Derinlerden gelen garip seslerden ürktü, topladı çadırını, sırtladı yükünü, yürümeye başladı ve ne yazık ki dönüş yolunu çok hatırlamıyordu. Tahmin ettiği patikadan aşağıya doğru, ağaçların arasına daldı, sanki arkasından biri geliyordu, dönüp baktı bir kaç kere arkasına korkuyla, kimseyi göremedi, yürüdü, yürüdü.
ZERRİN TİMUROĞLU
2022
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder