30 Nisan 2022 Cumartesi

Yüreğinde Kalmak

        Havaalanından doğruca eve geldik. Nefesimsin demişti o sözden sonra sustuk, ikimizinde kucağına hiç bilmediğimiz bir nesne konulmuştu, ne dokunabiliyorduk ne atabiliyorduk, bir ceza gibi belki de bir ödül gibi duruyordu orada.

        İndim arabadan, o da indi valizimi evin girişine kadar taşıdı, yüzüme baktı, gözlerimin ta içine, gizli bir tembih vardı bakışlarında, sakın dediğimi unutma der gibi. Hoşça kal, görüşürüz dedi ve gitti.


        Kapıyı açıp içeriye girdim, kendimi yorgun hissediyordum, valizimi odama götürdüm, üstüme rahat bir şeyler giydim, çay için su koyarken tam, telefonum çaldı. Açtım, oydu,


    - Sen niye zayıfladın öyle, yarın buluştuğumuz da konuşalım bunu dedi, aklım sende kaldı.Yoksa beni merak ettin ondan mı zayıfladın.


    - Yorgunum dedim, biraz dinlenmeliyim, kapatıyorum,


    - Olur, limonlu çayını iç ve uzan biraz.


***


        Hayallerimiz, insanlara verilmiş en büyük ödül. Aklımız ne kadarsa hayallerimiz de o kadardır. Yani cehaletin hayalleriyle hapsedilen umutlarımızı, kapatılan zindanlarından kurtarmak zordur. Soğuk bir kış günü, annesi, babası ile sinemadan dönüyorlardı. Ankara, Kızılay, eski yıllar, çok ender yaşanan, belki bir aileymiş izlenimine bizi kaptıracak, yalancı saatler. Saat akşam onu biraz geçiyor. Ankara’da soğuğu yaşayanların aklına donmakla ilgili gelen her şey, Sibirya soğuklarıyla yan yana gelir, ayrılmaz ikilidirler yani.


        Güven Parka yaklaşıyorlardı, ablasıyla, kendisi, arkalarında yürüyen anne, babalarından dört, beş adım öndeler. Ablası da kendisi de yüzlerini atkılarının içine gömmüşler, ışık festivali verilen caddeye göz ucuyla bakıp, hızla yürüyorlardı. Otobüslere az bir yol kalmıştı. Birden arkalarından, kuvvetli bir tokat sesi duydular, heyecanla döndüler, babaları, yanlarından geçen iki delikanlının birine tokat atmıştı, bir tartışma başlamak üzereydi. Babası bağırıyordu durmadan, ablasıyla yürürken, bu iki delikanlı onlara yaklaşıp laf atmışlardı  ablası da kendisi de farkında değillerdi böyle bir şeyin ama arkalarından, annesi ile gelen babaları, sert, okul yöneticisi tavrıyla, saçma bir şekilde tokat atmıştı gençlere. 


        Etraftan insanlar da şaşkınlıkla durup onlara bakıyorlardı, soğukta buharlaşan nefesleriyle, sıra dışı gördükleri bu olaya tutunup biraz olsun günü kurtarmaya çalışacaklardı besbelli. Sıradışılık, iyi gelir bazen onu yaşamayanlara, hayatın dertlerini öteler, çevrenizdeki kalabalığı artırır, belirsiz bir dayanışma duygusu verir kısa süreli.


        Neyseki olay fazla büyümeden, gençler uzaklaştılar, kendileri de otobüse doğru yürümeye devam ettiler.


        Gözünü açtığında mutfaktan gelen tıkırtıları dinledi bir süre, arkadaşı işten gelmiş, yemek hazırlıyordu galiba, kendi karanlık odasından, koridora gizlice sokulan mutfağın aydınlığında gördüğü rüyanın anlamını düşünüyordu. Evet böyle bir olay yaşamışlardı gerçekten de, şimdi bunu rüyasında niye görmüştü.

        Kalktı, arkadaşı da tam odasına geliyordu, sarıldılar,


    - Hoşgeldin arkadaşım, öyle derin uyuyordun ki kıyamadım uyandırmaya, çok yorulmuşsun galiba,


    - Hoş buldum dedi, evet biraz yorulmuştum, e anlat bakalım gelin hanım hazırlıklar nasıl gidiyor, her şey yetişecek mi. Böylece mutfağa geçip, hem yemek yediler hem de birikmiş konuları konuştular. Çok iyi bir arkadaştı gerçekten, gereksiz hiçbir soru sormaz, anlatılandan daha fazlasını asla kurcalamaz ama anlatıldığında da içtenlikle paylaşırdı.


    - Demek doktor senin kurtarıcıya takmış, işin zor arkadaşım, dedi. Ona anlatmıştı bu konuda yaşadıklarını.


    - Sorun onun takması değil, onun buna izin vermesi. Ben yapsam böyle bir şeyi kabul eder mi, etmez.


    - Asla dedi, arkadaşı, sakın deneme bile.


        Arkadaşının yüzüne dikkatle baktı, 


    - Neden öyle dedin, neye şahit oldun ki, sen de fazla tanımıyorsun.


        Arkadaşı, başını eğdi, çay fincanına baktı önündeki, düşündü biraz,


    - Valla arkadaşım, Barış’la da konuşmuştuk, dikkatimizi çekmişti biraz, senin koruyucun bence çok kıskanç biri, bu konuda bence dikkatli olmasın,


    - Benim bilmediğim bir şey mi biliyorsunuz yoksa,


    - Hayır, hayır dedi arkadaşı, tamamen gözlem, sana bakarken hissettirdikleri. Yalnız o doktor kolay vazgeçecek biri değil, ne yapacaksın.


    - Hiçbir şey, şimdilik, bekleyelim bakalım, asıl o ne yapacak, saygısızlığı alışkanlık haline getirmiş biri.


        Onlar konuşurlarken telefonu çaldı. Arkadaşı bulaşıkları bulaşık makinesine yerleştirmek için kalkmıştı,


    - Kim arayan dedi,


    - Sakın şaşırma, arayan doktor.


        Arkadaşı, elinde tabakla kalakaldı, musluğu kapattı, yarı döndü,


    - Açma, bu ne ya, dedi.


    - Ondan mı korkayım, 


    - Alo,


    - Alo, ben doktor, merhaba, iyi ki numaramı size vermişim, yoksa belki de tanımayınca açmazdınız dedi.


    - Sizi dinliyorum, niye aradınız,


    - Yarın sizinle buluşalım, konuşmak istiyorum sizinle, dedi,


    - Yok buluşmayalım, ben sizden hiç hoşlanmıyorum, beni bir daha aramayın, anlaşıldı mı, ben sizin arkadaşınız değilim dedi ve kapattı.


         Arkadaşı, bulaşık makinesinin önünde gülümseyerek, bir o kadar şaşkın kalakalmıştı,


    - Bravo dedi, arkadaşım valla herkes senin gibi açık, net olsa, bir tek dizi çekilemezdi. Bütün entrika yollarını, baştan kapattın dedi.


        Herkes odasına çekildiğinde vakit gece yarısını geçmişti.Işığı kapattı, telli pencereyi hafifçe araladı, mehtap denizdeki yakamozlarını terk edip odaya gelmişti, nazlı nazlı salınıyordu eşyaların üzerinde.


***

        Arkadaşının kınası vardı akşam evlerinde, alışverişe çıktılar birlikte. Çarşıda, arkadaşının nişanlısı Barışla birlikte sert adamı görünce şaşırdılar. Hep birlikte yemek yemeye karar verdiler. Deniz kıyısındaki lokantada bir masaya yerleştiler, yemeklerini söylediler. Bankacı arkadaşı, birden, pat diye,


    - Ya sizin şu doktor arkadaşınız, çok garip biri dedi, dün geç saatte telefon etti, arkadaşımla buluşmak istedi, konuşacakları varmış, sanki biz çok iyi tanışıyormuşuz gibi, dedi.


        Sert adam büyük bir şaşkınlıkla ve merakla bana baktı, bu konuda ne hissettiğimi merak etti,


    - O benim hiçbir şeyim değil dedi, bana bakarak, seni üzmesine izin verme, artık benim için de tamamen bir yabancı o artık dedi.


        Tanımadığım bir müzik çalıyordu lokantada, çok güzeldi, hafif, yatıştırıcı, dinlerken hayalleriniz için size söz hakkı tanıyan, yüreğinizi koşturmayan, soldurmayan, ılık bir rüzgar gibi.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022




    




  


27 Nisan 2022 Çarşamba

Nefesim

        İnsanlara anlatamazsınız bazı korkularınızı, sizi tuhaf bulurlar, itici, yabani, ya da dedikodular yaparlar insafsızca, hiç tanık olmadıkları olaylarla. Anlatmak istemezsiniz çünkü kendinizde bilmezsiniz nerede saklandıklarını o büyük korkuların. Ama cehalet dört bir yandadır ve bildiklerini varsaydıkları bir iki konuyla soluk aldırmazlar size, onlara benzemeniz için yapmadıklarını koymazlar.

        Telefon en büyük korkularından biriydi, çünkü en sevdiği insanın, abisinin ölümünü telefondan, bir yabancıdan, hiç beklemediği bir anda duymuştu. Zaman ve mekan bir türlü kavuşamıyordu sanki ses duyulurken, kendi bulunduğu yerde mekanda her şey durmuştu. Yarı açık kapı kapanmıyordu, içeriye girmek üzere olan biri adımını atmıştı ama yürümüyordu, kendi kolu yapışmıştı sağ tarafına.


        Bu ani uyumsuzluğu yaşadıysanız bir kez, başka bir dünyayla tanışmışsınız demektir artık asla ne o kapı ne o içeriye girmekte olan, ne sağ tarafınıza yapışan kolunuz eski dünyada tamamlayamayacaklar  sonraki adımını.


        Telefon her çaldığında açmamak isterim, ben birini arayabilirim ama bana gelen telefonlar hep içimdeki bir fayın titremesine neden olur. Yıllar geçti bu korkum hiç değişmedi, arkadaş olduklarını söyleyenler neler söylediler her telefona cevap vermiyorum diye, neler uydurdular özellikle boşanırken. Boşanmış bir kadın her daim denetime açık olmalıydı onlara göre, evine zamansız her daim girilebilen, telefonlarına her daim cevap veren. Sayısı çok olanları asla yenemezsiniz bu yüzden güçlü olmak isteyenler çok doğururlar.


        Memlekette, evlerinin terasında, şemsiyenin altında, masada yazıyordu. Bölük, pörçük notlarla yazmaya çalıştığı öykülerinden birini tamamlamaya çalışıyordu. Durdu, güneş az sonra batacaktı, terasın ışıklarından birini açmıştı. Evde kimse yoktu, birine misafirliğe gitmişlerdi. Ona ısrar etmemişlerdi gel diye, tanıyorlardı kızlarını.


        Terastan, uzaktaki denize baktı. Dalgaların sesini duyamasa da serin maviliğin kokusu burnundaydı.  Sardunyaların kokusu genzini yakıyordu. Küçük süs havuzunun fıskiyesinden gelen biteviye su sesiyle burada, hiç kımıldamadan, günlerce oturabileceğini biliyordu.


        İki hafta geçmişti, sert adam ne aramış, ne sormuştu. Muhtemelen dönmüştü kasabaya belki doktorla beraber gitmişlerdi. Çok fazla düşünmemeye çalışıyordu. hayatında ilk kez biri kendisi ile bu kadar yakın ilgilenmiş, sevgisini belli etmiş onu koruyup kollamıştı ve tabi bitecekti çünkü kendi kaderinin gidişatına tersti bu mutluluk. Üzülmüştü belki hala üzülüyordu ama pişman değildi. Doktora çok fırsat vermişti kurtarıcım, her toplantıda yer alması her lafın içinde sanki karar verici imiş gibi konuşması, ona dokunması, gözlerinden kurtarıcıma akan sevda kanallarının coşkulu sesinden hiç rahatsız olmaması, kabul edilemezdi. Fazla bile sabretmişti.


        Masanın üzerindeki telefon çaldığında çayını yenilemek için kalkmıştı. Bankacı, ev arkadaşı arıyordu,


    - Alo, merhaba arkadaşım, nasılsın,


    - Merhaba iyiyim dedi bankacı seni üç gün için buraya çağırıyorum, bak sakın gelemem deme asla kabul etmem,

    - Nasıl, niye çağırıyorsun, bir şey mi oldu,


    - Evet bir şey oldu, Barış’la evleniyoruz ve sen mutlaka burda olmalısın, en iyi arkadaşım olmadan evlenemem, dedi.


    - Çok sevindim, ani bir karar olmuş daha var diyordun.


    - Mecbur kaldık, Barışın tayini çıktı, eş durumundan ayrılmamak için evlenmeye karar verdik.


    - Öyle mi, tamam ben yarın ordayım, dedi. Burdan istediğin bir şey var mı arkadaşım,


    - Yok sen gel  yeter dedi, vedalaşıp kapattılar.


        Arkadaşının adına sevinmişti ama aslında hiç gitmek istemiyordu. Aynı saksının içinde olmamalıyız, aynı toprakta, yakın durmamalıyız. Aynı denize bakmamalıyız, aynı yunusların gözlerine, aynı noktadan bakmamalıyız. Aynı şehrin gürültüsüne dalıp, aynı kafelerde çay içmemeliyiz. 


        Ben yoluma dikilen perdenin arkasında kurtarıcımla aynı kasabada hiç karşılaşmak istemiyordum. Bu öfkeyi içimde nasıl besleyip, büyüttüğümü anlamamıştım. Şimdi onun ve doktorun bulunduğu kasabaya gitmek, yapmak istediği en son şeydi. Ama arkadaşını kıramazdı, ayrıca okullar açılınca nasıl olsa gitmeye mecburdu, alıştırma olurdu. Eve girdi, valizini toplayıp, bilet almalıydı.


        İki hafta içinde biraz kilo vermişti, daha doğrusu bayağı vermişti, üzüldüğü için mi yoksa çok yürüyüp, çok yüzdüğü için mi, ailesi de kaygılanmışlardı ama iştahı yerindeydi. 


        Uçaktan bilet almıştı, kasabaya minibüsle dönecekti havaalanından. Otobüsle saatlerce yolculuk yapmaya üşenmişti. Minibüse kurtarıcısı ile yaşadıkları o korkulu günden bu yana hiç binmemişti ama mecburdu şimdi, inşallah kalabalık olur diye düşündü.


        Havaalanından çıkıp, arabaların durduğu yere doğru valizini çekerek giderken, minibüsün etrafında az insan olmasından tedirgin oldu. İçini korku kapladı. Ya yine böyle bir şey yaşarsa artık onu kurtaracak kimse de yoktu. Bir an durdu, geri döndü, belki bir taksi tutsa daha mı iyi olurdu acaba.


        Ne fark edecekti ki, takside de tehlike olabilirdi. Valizi elinde, başını eğip düşünürken, birden valizin üstündeki elinin üzerine bir el kapandı. O kadar korktu ki, başını kaldırdı, çok şaşkındı. Kurtarıcı, çatık kaşlarıyla bir yandan valizi almaya çalışırken, bir yandan, belini sarılan koluyla onu arabasının olduğu tarafa döndürmeye çalışıyordu.


    - Siz nerden çıktınız, bırakır mısınız lütfen,


    - Hadi arabada konuşacağız, bırak artık şu valizi, lütfen, bak herkes bize bakıyor.


        Gerçekten de etraftakilerin gözleri üzerlerindeydi. Bıraktı valizi ona ve arabaya doğru, yürüdü. Bindiler, yola çıktılar. Ne  o konuştu ne ben konuştum. Sadece nerden haberiniz oldu dedim.,


        Başını çevirmeden,


    - Sen balıksın ben deniz, sen topraksın ben ağaç, sen yıldızsın en yakınımda, nefesimsin ölene kadar, dedi.




  ZERRİN TİMUROĞLU

  2022   


   


  


26 Nisan 2022 Salı

Bir Soru, Bir Cevap

    Denizde bir bulutun öldürdüğü

   Japon balıkçısı genç bir adamdı.

   Dostlarından dinledim bu türküyü

   Pasifikte sapsarı bir akşamdı

                          

                                       N.H


    - Ne istiyorsun peki, niye kızgınsın bilmiyorum, söylemiyorsun, anlamıyorum.


    - Zaten marifet anlatılmayanı anlamak değil midir,


    - Bak bu beraberliği istemiyorsan, söyle, açık, açık söyle.


        İlk kez böyle bir şey söylüyordu, çay içtiği fincanı elinden bıraktı, kaldırdı başını, gözlerinin ta içine baktı. Kırılmak buydu işte, aylardır topladıkları güven torbası elinden düştü yere, içinde ne varsa döküldü yere, saçıldı.


    - Evet, dedi, istemiyorum, sandalyesinin arkasına astığı çantasını aldı, masadan kalktı,


    - Nereye gidiyorsun, gene kaç bakalım, zaten normal bir konuşma yapamıyoruz ki seninle, ya susuyorsun, ya kaçıyorsun, nasıl çözeceğiz meseleleri, söyler misin.


        Ayakta, kafenin çıkışına yönelmişken durdu,


    - Bence sen doktoruna git, o çok planlı, çok açık, konuşkan, hiç kaçmıyor da, bir daha beni asla arama.


        Yüzünden bir korku bulutu geçti sanki, bu kadarını beklemediği açıktı. Önünde bir sürü kapalı kapı vardı  ve hiç birinin anahtarını bulamıyordu, arkasından gelen selden nasıl kaçacağını bilemiyordu. Yine de sert ifadesi değişmedi, alttan almadı,


    - Tamam, öyle istiyorsan, öyle olsun dedi.


        Kafeden caddeye çıkınca, güneşin vedasıyla dans eden o tuhaf, huzurlu kızıllığın kollarına düştü. Paraşüt açılmıştı ve yere çakılacaktı ama ipleri kendisi kesmişti, en iyi yaptığı şeylerden biriydi bu, savaş alanını terk etmek.


        Bir önceki gün, yine bir toplantıya gitmişlerdi birlikte. Bir arkadaşlarının doğum günüymüş, tabi baş köşede yine doktor vardı. Pasta kesildi, şarkılar söylendi derken, doktor, yüksek sesle, koruyucuma seslendi masanını karşı tarafından,


    - E sizin düğün ne zaman ya da nişan, bir kutlama da onun için yaparız artık. Hınzır bir söylemdi. Herkes konuşmayı kesti, bize döndüler, kurtarıcım, şaşkındı, belli bir cevabı yoktu. Ben ona bakıyordum, bu sorudan, bu kadar sıkılmış olması o anda, yüreğimin içine matkapları sokmuştu, herkesten daha çok merakla bekliyordum cevabını,


    - Daha çok erken arkadaşlar, biz haber veririz, merak etmeyin dedi. O anda doktorun gözlerinde bir senfoni çaldı sanki, yüreğinden balerinler havalandı kuğulara tutunup, öyle sevindi.


        Ben kuyularıma döndüm, yemeğin sonunu zor bekledim, kalktık, hiç konuşmadan eve bıraktı beni, ve bugün kafede buluştuk. Şimdi ise ben noktayı koydum, evlenmek meraklısı değildim belki de o kadar, ama aramızda hiç konuşmadığımız bu konuyu arkadaşlarının arasında, bir çırpıda ötelemesi, benim için çok önemliydi.


  Birden bana sarılmalısın gülüm,

            korkudan, hayretten, sevinçten

    ve sessiz sessiz ağlamalısın,

                 yıldızlar da çiselemeli

                            incecik bir yağmurla karışarak.


        Kafenin önündeki kaldırımdan, evime doğru yürümeye başladım. Tanıyordum kendimi, bu hayal kırıklığının asla geriye dönüşü olmayacaktı, doktor nihayet başarmıştı. Ama kötülerin kazanmasını sağlayan da bizlerdik. Evlilikten bu kadar çekinmesi şaşırtmıştı onu, o korkusuz, ilgili adam gitmiş yerine hırçın, cevapsız, arkasını dönen bir adam gelmişti. Belki de doktora bu konuda teşekkür borçluydu, kendisi böyle bir soruyu açık, açık asla soramazdı dolayısı ile cevabı da öğrenemeyecekti.


        Daha sonraki günler bir insanın, sevgiye, ilgiye , özene ne kadar da çabuk alışabileceğini anlamıştı. Resmen içinde bir yer acıyordu, her şey eksik, her şey soluktu ve hiç eksilmeyecekti gökyüzündeki bu şaşkınlık.



  ZERRİN TİMUROĞLU

  2022


  









23 Nisan 2022 Cumartesi

Susmak Mı

        Birlikte girdiler içeriye. Büyük bir masanın etrafında kadınlı, erkekli toplanmış on beş, on altı kişi sohbet ediyorlar, önlerindeki yemekleri yiyip, içkilerini yudumluyorlardı. Onların salona girdiğini görünce hepsi sustular ve başlarını çevirip baktılar. Masanın en başında oturan kasabadaki doktor ayağa kalktı,

    - Geç kaldınız, hoş geldiniz dedi ve bizim için ayrılmış hemen sağ baştaki iki sandalyeyi gösterdi.


        Buyrun lütfen, biz de yeni başladık. Kendine yakın olan yere kurtarıcım oturdu, ben yanına oturdum, herkesin gözü üzerimizdeydi. Kadınlar biraz küçümseyerek, erkekler merakla bakıyorlardı. Çoğu doktordu, bizim yemeklerimiz de gelince normale dönüldü ve sohbet yeniden başladı.


        Masadaki hiçkimse bana özel bir şey sormuyordu, ya da herhangi bir sohbete dahil etmiyordu, aralarında sanki önceden kararlaştırılmış bir öteleme ve küçük görme davranışı sergiliyorlardı. Bu durum kurtarıcımı rahatsız etmiş görünmüyordu, hatta doktorla derin bir konuşmanın içindeydi, bir hastanenin açılışı ile ilgiliydi konuları.


        Bir süre önümdeki yemeğimi yedim, onları dinledim, aptal, aptal gülümsedim sağa, sola. Nasıl oldu bilmeden, birden ayağa kalktım,


    - Ne oldu diye sordu kurtarıcım, sohbetini kesip, endişe ile baktı yüzüme,

  

    - Lavaboya gideceğim, dedim, o da hemen kalktı, bana yol gösterdi,

   

    - Bekleme lütfen, şimdi arkadaşlarını alıkoydum diye kızmasınlar bana dedim.


    - Burdayım dedi ve az ilerdeki koltuklardan birine yerleşti.


        Elimi, yüzümü yıkadım, üstüme, başıma biraz çeki düzen verdim, çıktım. Oturduğu koltuğun kenarına ilişerek, kurtarıcıma eğilerek bir şeyler anlatan doktoru görünce, birden çıkışa doğru yöneldim, beni görmediler. Dışarıya çıktım ve nereye gittiğimi düşünmeden yürümeye başladım. Hava yeni kararmıştı ve deniz  yakındı. Beş dakika sonra dalgaların hüzünlü seslerini en iyi dinleyebileceğim yere, kumların üzerine, ceketimi serip oturmuştum.


        Denizin vurucu gücü, dalgaların öyküsü bu, neyi anlatacak sudan ve martılardan başka, kıyıda durup beklemeye değecek mi, kim bilir, martılar göz ucuyla bakıyorlar, balıklar korku içinde.


        Aslında deniz hayatın bize anlattığı zorunlu bir ders gibi. Belki de yaşamda bu kadar inatla tekrarlanan tek doğa olayı, dalgaların sahili dövüp durması. Engel olunamaz bir tekrar, engel olunamaz bir sevda gibi, her zaman kıyılarında tutar bizi.


        Yol üç, dört metre arkamdaydı, arada bir geçen arabalar, dalgaların kararlı terapisini bozuyordu ama Allah'tan yoğun değildi trafik. Gökyüzü bulutsuzdu, ay yeni döngüsüne başlamış tıpkı baharda çiçek açmış çiçekler gibi, sanki ilk kez yeni ay oluyormuş gibi gururla ışıldıyordu.


        Telefonun çaldığını duydum çantamda, aldım, açtım telefonu,


    - Nerdesin, sesinde hem kaygı, hem merak, hem öfke vardı,


    - Siz yemeğinize devam edin dedim, benim varlığımdan bile  habersiz bir sürü insanla vakit geçirmek istemiyorum. Ben böyleyim işte, bunu ne kadar erken öğrenirseniz o kadar iyi sizin için. Uyum sağlayamadığım bir ortamda, çivili yatağa uzanmış gibi hissederim, sonra görüşürüz dedim, kapattım.


        Kıyıya vurup duran dalgaların beyaz köpükleri el sallıyorlardı ona, korkma diyor gibiydiler, yalnız değilsin, biz burdayız. Kocaman sahil bomboştu yazlıklara gitmişlerdi birçoğu, kalanlar için ise henüz erken bir saatti. Bir kaç saat sonra dolardı buraları, özellikle gençlerle.


        Ayıp olmuş mudur diye geçirdi aklından, pat diye çıktım geldim, daha çok benimle tanışmak için düzenlenmişti bu yemek galiba ama doktorun gösterisine dönüşmüştü. Biri bile özellikle kendisi ile ilgilenmemiş, nezaket göstermemişti. Hiç iyi niyetli değillerdi. Aslında onun çevresini, arkadaşlarını bu kadar kısa sürede tanımış olması iyi olmuştu. Şimdi de dürüst olmuş, o da ne yapacağını göstermişti. Bu akşamdan sonra artık aramaz beni bir daha diye düşündü.


        Şairin dediği gibi,


  Ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak,

  Ne herkes kahraman,

  Ne dostlar vefalı her zaman



        Ceketini kumların üzerine serip oturduğu için üşümüştü, ne denizi ne ayı, ne kumları bırakmak istiyordu aslında. Vefalı dostlarıydı onlar, başka kimsesi yoktu zaten. Toparlandı, kumları silkeleyip, ceketini giydiğin de yine telefonu çaldı, açtı,


    - Merhaba arkadaşım, ne haber diyen cıvıl, cıvıl neşeli sesiyle, ev arkadaşı, bankacıyı  duyunca neden bilinmez gözleri doldu,


    - Merhaba arkadaşım ne iyi ettin aradın, nerdesin,


    - Evdeyim, bize tatil yok biliyorsun, sana yetişemedim kusura bakma, nişan filan derken dün geldim,


    - Çok mutlu ol insallah, Barış nasıl,


    - İyi çok sağol, o da işe başlayacak yarın, yatmadan arayayım dedim arkadaşım, çok yorgunum, yarın yine ararım dedi, vedalaştılar, kapattı. Telefonu çantasına koyup, yola çıkmak için arkasına döndüğünde birden irkildi, biraz ötede kurtarıcısı ellerini kavuşturmuş, dimdik duruyor, kendisine bakıyordu. Yaklaştı,


    - Beni nasıl buldunuz,


    - Özür dilerim, dedi, çok mu üzüldün, elini hafifçe koluma dokundurdu, yüzünde daha önce hiç görmediğim bir sevgiyle,


    - Hadi seni eve bırakayım dedi


        Susmak gerekir bazen ya da çok az konuşmak, duyguları ürkütmemek gerekir, sözcüklerin gürültüsünden korumak gerekir bazen sevgiyi, susmak gerekir.





ZERRİN TİMUROĞLU

2022


21 Nisan 2022 Perşembe

Tanışmak

    - Ablanızla tanışmam gerçekten uygun olacak mı sizce, yani ne deyip tanışacağım, biraz garip olacak gibi.


    - Evet çok garip, 


        Hafif bir kızgınlıkla, yeter artık der gibi baktı bana. Telefon etmişti memlekete vardıktan bir gün sonra ve beni ablasıyla bir yemekte buluşturacağını söylemişti. Doğrusu bu rahatsız etmişti kendisini, daha ikisi birbirini tanımıyorlardı ki, herhangi bir kararları yoktu, çok erkendi ailelerle tanışmak için.


        Çok güzel bir lokanta idi, yüksek bir binanın teras katındaydı, girdiğiniz andan itibaren ortadaki büyükçe havuzun fıskiyesinin sesi, terası çepeçevre çevirmiş duvarların dibine yerleştirilmiş binbir çeşit çiçeğin kokusu, bembeyaz masa örtülerinin hafif rüzgarla kıpırdanışlarındaki yaz huzuru, her şey, böyle bir yerde yemek yemenin bir ayrıcalık olduğunu resmediyordu.


    - Sen bazen beni çok zorluyorsun, farkında mısın dedi bana,


    - Ne açıdan zorluyorum,


    - Hala siz demeye, hala bana güvenmemeye inatla devam ediyorsun, şu an duygularındaki kaosu hissediyorum, elimden bir şey gelmiyor, nasıl yardım edebilirim, nasıl sakinleştirebilirim seni bilmiyorum.


        Tam cevap verecektim ki, sağ tarafımdan birinin ismimle seslendiğini duydum. İkimiz birden sesin sahibine baktık. Orta yaşlarda, sakallı, iyi giyimli, kumral, mavi gözlü bir adam yanımda durmuş bana bakıyordu. Tanıdım, babamın yazar çevresinden biriydi, bir, iki kez görmüştüm, kendisini hatırlamasına şaşırmıştı.


    - Merhaba, nasılsınız, dedi.


    - Merhaba, dedim, ayağa kalktım, tokalaştık. Tanıştırdım onları, babamdan konuştuk bir, iki cümle, o masasına döndü.


        İnsanların birbirini tanıması o kadar zor değildir eğer kendimizi kandırmaya meraklı değilsek. Küçük olaylar hemen ipucu verir, önemli olan biz bu ipuçlarını görmek ister miyiz, amacımız tanımak mıdır yoksa bu bizi o kadar da ilgilendirmemekte midir.


    - Ablanız gecikti dedim,


        Başını öne eğmişti biraz, kaşları çatıktı sanki az önce bir şey olmuştu benim bilmediğim.


    - İyi misiniz, dedim,


        Kaldırdı başını,


    - Hala mı siz,lütfen yapma bunu artık, kimdi bu beyefendi.


    - Tanıştırırken söyledim ya, babamın yazar arkadaşlarından biri diye.


    - Babana göre genç değil mi,


        Kaşlarımı hayretle kaldırıp, yüzüne baktım, ifadesindeki öfke, belli, belirsiz suçlama dikkatimi çekmişti,


    - Yani, babamın bu yaşlarda arkadaşı olamaz mı, anlamadım, zaten ben iyi tanımıyorum, bir, iki kez gördüm sadece dedim. Kafamda, niye bu kadar açıklama yapıyorumun cevabını arıyordum aslında. Onun ayağa kalktığını gördüm ben de kalktım, ablası geliyordu, orta boylarda, hafif toplu, şık giyimli, kısa, siyah saçlı bir kadındı. Yanında bir kadın daha vardı, yakına geldiklerinde, ikimiz de şaşırmıştık, çünkü ablasının yanındaki kadın, kasabadaki doktordu.


    - Abla hoşgeldin, dedi, doktora, siz nerden çıktınız diye sordu, gerçekten canı sıkılmış görünüyordu.


        Ablası ile beni tanıştırdı, masaya yerleşirken hepimiz, ablası,


        Doktor burdaymış, bugün beni arayınca ben davet ettim, sevineceğini düşündüm dedi.


        Bir şey söylemedi kurtarıcım, sanırım ablası da kardeşinin tepkisinden huzursuz oldu, doktora kuşkuyla baktı sanki neden benimle geldiniz der gibiydi. Belli ki ablayı doktor ikna etmişti.


        Bir iki nezaket cümlesinden sonra, ablası beni sorguya aldı, ne öğretmeni olduğumu, ailemin nerede oturduğunu, ne iş yaptıklarını, hangi okuldan mezun olduğumu ve daha bir sürü soru, cevap yetiştirmekten yemeğimi yiyemedim doğru, dürüst. O sırada doktor, onun burnunun dibinde konuşup duruyordu.


        Bir anda telefonum çaldı, tabağımın yanında duran telefonumu aldım, yanlış numaraydı galiba hemen kapandı. Ama bu saçma ortamdan o kadar yılmıştım ki sanki konuşmam devam ediyor gibi yaptım.


    - Tabi hemen geliyorum deyip kapattım.


        Hepsi merakla bana bakıyordu,ablası,


    - Bir şey mi oldu,

    - Evet, dedim, kalkmam lazım, kusura bakmazsanız, bir arkadaşımın bana ihtiyacı varmış, dedim ve çantamı aldım, 


        Tanıştığımıza memnun oldum diyerek elini sıktım ablasının, doktoru başımla selamlayıp, kapıya yöneldim.


        Hemen arkamdaydı, döndüm,


    - Lütfen siz kalın, gelmenize gerek yok, ben giderim, dedim.

        

        Yüzüme dik, dik baktı, eliyle çıkışı gösterdi, 


    - Ciddi misin yani seni burdan tek başına göndereceğimden, uydurduğun masal iyiydi, bence iyi dayandın, dedi. Arabaya yönelirken ona baktım, galiba ilk kez biz demek geçti içimden, gözlerimiz ilk kez kuşkuyla bakmıyordu birbirine, içimde derin bir duygu oluşuyordu, bir yeraltı nehri gibi, korkuyordum.





ZERRİN TİMUROĞLU

2022





 

18 Nisan 2022 Pazartesi

Yolculuk

        Hayatınızdan birden bire yok olan insanların yokluğuna alışmak, insanların var olmaya çalışırken verdikleri en büyük sınavdır bence. Uzaktan tanıdığınız biri ya da izlemeyi sevdiğiniz bir sanatçı, kitaplarını okuduğunuz bir yazar dahi olsa sanki her gün görmeye alışmışız gibi sarsar bizi. Bir süre sorgularız bunu, bu artık yok olma durumunu.

        Bir de ailenizden biri ise kaybedilen, bu, sadece artık var olmayacağına duyulan inanamazlık halinin ötesinde, onunla yaşadıklarınız, nedenler, niçinler, bir daha asla düzeltilemeyecek hatalarıyla arkasından şaşkın, üzgün bakakalışınız.


        Kehanetlerden söz ederler haberler arada, sırada, dünyanın sonundan, insanlığın akibetinden. Oysa her canlı kendi özünde bir dünyadır ve kimsenin sonu kimseye benzemez pek, yaşamaya başlamalarının da aynı olmadığı gibi.


        Yol tersine akan bir nehir gibi, araba yol alırken üstünüze, üstünüze geliyordu, güneş dünyanın bu yarısından vazgeçiyordu. Radyoda Leonard Cohen’in güzel bir şarkısı çalıyordu, fazla açık değildi sesi. Bir süredir susuyorlardı, mola yerinden ayrıldıklarından bu yana bir saate yakın geçmişti. Arabanın içi serindi.


    - Ne düşünüyordun, kaşların çatılmıştı .


    - İnsanların kaybettiklerine alışmalarını, hayatın her zaman devam ettiğini, öyle olmak zorunda olduğunu, böyle şeyler.


    - Tatsız konular yani, nerden geldi aklına şimdi.


    - Bilmiyorum, benim katlanılamaz huylarımdan biri daha işte, pek neşeli biri değilimdir.


        Gülümsedi,


    - Gözümü korkutmaya çalışıyorsan boşuna uğraşıyorsun, bu bağı hiçbir şey koparamaz.


        Ne bağı, niye kopamaz diye sormayı düşündü ama aptal sorulardan nefret ederdi kendisi, cevabını anlamıştı. Nedenini sormak, bu konular üzerine konuşmak ise zordu şimdi. 


    - Yine bütün cevapları kendin verdin, altını imzaladın, kuyulara postaladın sanırım, ama konuşacağız, bundan kaçış yok. Ama şimdi değil, şimdi bu huzurun keyfini bozmayalım.


    - Tamam, dedim.


        Başını çevirip şaşkınlıkla baktı, sevinmiş gibiydi, en azından bir başlangıçtı. Bir on beş dakika sonra, yol kenarında, bir yerde durdular. Bir şeyler yiyebilecekleri, içebilecekleri bir yerdi, temiz, sakin görünüyordu. Hava kararmıştı artık, ışıklar bütün hünerlerini göstermeye çalışırken, birbirinin içinden geçiyor, bazen gözümüze yansıyorlardı, masada karşısında oturan kısa boylu, sert adama baktı, birden kendini iyi hissettiğini, aslında onun varlığının git gide onun için vazgeçilemez olabileceğini hissetti, korktu. Kimseye böyle bir yetenek vermemişti şimdiye kadar, bu adamın kendisini üzebileceği ihtimali içini acıttı.


        Yemekleri geldi, içecekleri geldi,

    - Sakın umutsuz düşünme, sakın korkma, bana güven dedi.


        Aklından geçenleri anlamıştı,


    - Biliyorum sen sözlerden çok eylemelere bakarak karar verirsin. Daha önce düğünde de söylemiştim ben bunu ilk kez yapıyorum yani bir kadının arkasından ilk kez böyle koşuyorum.


        Çatalıyla ağzına attığı lokmayı iştahla yerken, siyah, ufak gözleriyle bana bakıyordu, şaşkınlığıma aldırış etmemişti,


    - Sanırım ben size artık güveniyorum yoksa biner miydim arabanıza. Güveniyorum ama neden, bunun cevabını tam olarak veremiyorum kendime. Ben de ilk kez az tanıdığım birinin arabasıyla uzun yola çıkıyorum. Sanırım o büyük tehlikeden beni kurtarmış olmanız güvende başlangıç noktam oldu.

 

        Kocaman gülümsedi, ilk kez böyle gülmüştü, güzel bir gülüştü, iyi insan gülüşüydü. İçeriye para ödemeye gitmek için kalktı, ben,


    - Yarı yarıya ödesek dedim, hatta benzin parasını da bölüşsek, içim rahat edecek.


        Hiç bana dönmeden gitti, geri dönünce tekrar arabaya bindik, yola devam ettik. Evin kapısının önüne geldiğinde, ben arabadan inmeden,


    - Bir kaç gün buradayım, görüşelim, ararım dedi. Eve girene kadar bekledi, selamlaştık.


      Rüzgar ödünç verir mi hünerlerini bana,

      Yıldızlar uzatırlar mı ellerini gökyüzünden, bir defalık,

      İnsanların kem gözlerini yutsa su perileri bir anda, göndermeseler yeryüzüne bir daha,

      Değişmek hep güzele, hep daha iyiye proglamlansa artık, 

      Olmaz mı, olmalı ama, olsun artık.

      Korkmak istemiyorum, merak etmeyi  uğurlamak,

      Hangi bedelleri ödetecek hayat şimdi,

      Hazırlanan yıkıcıların ayak sesleri geliyor,

           ama olmasın, durun artık.



 ZERRİN TİMUROĞLU

 2022


14 Nisan 2022 Perşembe

Bir Film

        Bazı filmler biz yaşamaya devam edelim, yaşamayı sevelim, aşka inanalım diye çevrilmiştir. Bu duyguyu bize hissettiren o büyük aktörlere, aktrislere ne kadar teşekkür etsek azdır.

        Bu filmler ve bazı kitaplar, gözümüzde sönen hayat ışığının mumlarına sokulurlar sessizce, onları izlerken, seyrederken, biz hiç farkına varmadan yakarlar mumları, birden daha rahat nefes almaya başlarız, birden penceremize konan kuşu, güneşin sırtımızdaki sıcak elini daha çok hissederiz, gözümüzde hafif bir ıslaklık olur, yüzümüzde hafif, kaygısız bir tebessüm.


        Sleepless in Seattle, Tom Hanks ve Meg Ryan, bütün film boyunca birbirlerinin ellerini bir kez tutarlar ve o anda bizi bu dünyada gerçek aşkın, gerçek sevginin rüya olmadığına inandırırlar. Göz göze geldiklerinde, koskoca dünyada, eğer birbirlerini bulamamış olsalardı ne kadar eksik, ne kadar yalnız yaşayacaklarına ikna ederler bizi. 


        Tom Hanks çok sevdiği eşini kaybetmiş, küçük oğluyla hayatlarında oluşan büyük boşluğa alışmaya çalışan bir mimardır. Güzel bir sevgi, güzel bir evlilik yaşamıştır oğlunun annesi ile ve yeni birini hayatına alması hiç kolay değildir.


        Meg Ryan ise evlenmek üzere olan, güzel, başarılı bir yazar, gazetecidir. Bir radyo programına dahil olan, mimarın küçük oğlu babasına eş aradığını, kendisi için de doğru anneyi bulmaya çalıştığını söyler. Bu radyo programını tesadüfen dinleyen gazeteci kadın merak eder, ilgilenir, çocuğu ve babasını bulmaya çalışır.


        Olaylar gelişir ve bir sürü aksilikten sonra, çocuk babası ile annesi olmasını istediği gazeteci kadını, Empire State binasının en tepesinde buluşturmak için tek başına New York'a gelir. Babası telaşla onu peşinden  takip eder, bu konuda daha önce çocuktan bir mektup almış olan gazeteci kadın da denemiş olmak için, belki onları bulabilme umuduyla Empire State binasına gelir.


        Bütün bu olaylar boyunca hissettiğimiz küçük çocuğun, birleştirmeye çalıştığı bu insanların arasında var olan, keşfedilmeyi bekleyen inanılmaz, güçlü bağdır. İşte güçlü oyunculuk burada, nasıl tarif edilir, izleriz. 


        Tom Hanks ve Meg Ryan bütün filmde sadece belki de üç kez birbirlerinin gözlerine bakarlar ve nasıl bilmiyorum bu dünyada var olan ya da var olabilecek olan bütün güzel sevgilerin Mona Lisa’larını resmedebilirler. Yıllardır birbirlerini bekliyor olduklarına, asla birbirlerinden vaz geçmeyeceklerine, birbirlerinden daha önemli hiç kimsenin olamayacağına dair her sözü, sadece bir kaç bakışla verebilirler ve bizi sonuna kadar ikna edebilirler.


        Bu çok farklı bir şey, bu kitap okumayı hayatlarının vazgeçilmez bir parçası haline getirmiş, sanatı her daim baş tacı etmiş toplumlarda var olacak duygular, çünkü her tohum en elverişli toprakta gerçekten büyür ve gelişir. Ve  yazılan mektupları anlayabilmek için, o mektupların dilini bilmelidir. Dış görünüşlerimizle hepimiz insanız, peki ya sonra, peki ya anlamak, ya saygı, ya sanat, ya hoşgörü, ya nezaket, ya kültür ya merak.


        Ben her seyrettiğimde Tom Hanks ve Meg Ryan’ın Empire State Binasının en tepesinde birbirlerine bir mucize yaşıyormuş gibi bakmalarını, sanki birbirlerini bulmasalardı her şey çok eksik kalacakmış gibi, balığın suyla buluşması, tohumun toprağa kavuşması, annenin yavrusuna sarılması, ağaçların çiçekler açması, yağmurun yağması gibi bir mucize olduğuna  gerçek aşkın bizi inandırmalarını izlemeyi çok seviyorum.


        Arada bir yaşadığımız toplumda oksijen tüpüne bağlanmaya ihtiyacım var, gerçi film biter bitmez bakıyorum nefessiz kalmışım.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022


 


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...