8 Şubat 2022 Salı

Siyah Boyanın Kapağı Kırıldı

        Oturduğu yerden düşünüyordu. Kocaman bir kavak ağacının altında, sırtını ağacın kalın gövdesine dayamış, az ilerde kahkahalar atarak top oynayan, bir piknik masasının etrafında tatlı sohbetlere dalmış arkadaşlarına bakıyordu.

        Öyle güzel bir hava vardı ki, tertemiz, yaprak kokulu, deniz kokulu. Deniz bulutsuz gökten çalmıştı mavisini, güneşle dans ediyordu hafif kıpırtılarla. Işıltılar suların bütün sırlarının üstünde parlıyor, korkutuyordu belki derinde saklananları.


        Dizlerini karnına çekmiş, toprağın üstünde, elleriyle bacaklarını sarmıştı. Sanki hayal kırıklığı, utancı, kaçma isteği gözlerinden dökülüverecekti bağıra, çağıra. Arada güzel, hafif bir esinti kulaklarının arkasına doğru itiyordu saçlarını. Ne yanlarına gidip oyunlarına katılmak istiyordu ne sohbetlerini dinlemek. Artık onlardan biri değildi, değişmişti, parası yoktu, güçlü tanıdıkları, iyi bir işi yoktu.


        İnsanların arasında yaşamak her daim zordu  onun için artık bir işkenceydi. Bütün bunları zenginken görememişti, her iltifatın, her ilginin, merhametin altında yatanın bir zamanlar sahip olduğu para olduğunu anlamamıştı, zaten nerden anlayacaktı.


        Bir tepeden aşağıya bakarsınız, orada neler değiştiğini bilmeden, ağaçlar sanki aynıdır, deniz aynıdır. Oysa tam siz bakarken belki bir insan, belki bir hayvan, belki bir ağaç ölmüştür orada, siz sesini duymadan, yüreğinizde susan cıvıltıların farkına varmadan, gözlerin yalan söyler.


        Bir tepeden bakarken gördüklerimiz belki bir aldatmacadır ya renkler sarıdır yeşil görünür, ya deniz kırmızıdır mavi görünür. İşte güven bundan ibarettir, durduğumuz yer kadardır gerçekliği.


        İzini sürmeli, izini sürmeli, bulmalı belki de hayatın sırlarını, resme kanmadan, yer değiştirerek, inerek, çıkarak bakmalı, aramalı.


        Böyle düşünürken, top oynayan arkadaşlarından birinin el sallayarak kendisini çağırdığını gördü. Hiç katılmak istemiyordu onlara zaten geldiğine bin pişmandı. Yine de isteksizce kalktı yerinden yürüdü. Onu çağıran kadın arkadaşı ki hala parası varken en yakın dostlarından biriydi, 


    - Hadi sen de katıl bize, dedi.


        Dedi ama söyleyişindeki duyarsızlık, baştan savma hali, çöpü halının altına süpürme hali, çok üzdü onu.


    - Siz devam edin, benim gitmem gerekiyor dedi.


    - Olmaz dedi, kadın sen bir şeyler getirmiştin, hadi oturup onları yiyelim hem biz de dinlenmiş oluruz dedi.


        Gerçekten de evde börek ve kek yapmıştı, malzemeleri almakta bile zorlanmıştı. Eli boş gelmek istememişti. Ama geldiğinde onların kurmuş olduğu zengin sofrayı görünce, utanmış, torbayı kavak ağacının dalına asmıştı. Belki zaman geçince onlara da sıra gelirdi.


        Hemen ağaca doğru döndü, yürüdü, aradı, aradı astığı torbayı bulamadı. Arkadaşları da yanına gelmiş, soran gözlerle ona bakıyorlardı.


    - Anlamıyorum, torbayı buraya asmıştım dedi,


        Kadının kocası, tuhaf, inanmamış, alaycı bir ifade ile sordu,


    - Ne torbası,


        Börek ve kek yapmıştım, torbayı ağaca astım ama  şimdi yok, kuşlar aldı her halde.


        Bir an bir sessizlik oldu, birbirlerine bakıştılar anlamlı, anlamlı ve gülmeye başladılar,


    - Kuşlar mı almış, ne saçma bir şey bu, önemli değil zaten biz senden bir şey istememiştik, her şey vardı. Bazıları kahkahalarla gülmeye devam ediyorlardı.


        İçlerinde öyleleri vardı ki çocuklarının geleceğini kurtarmıştı, içlerinde öyleleri vardı ki mesleklerini kurtarmıştı. Şimdi tablosunun üzerine dökülmüş bir kutu siyah boyayanın karanlığında, onların, dost bildiklerinin kabuklarını soyduklarını, meyvelerinin zehrini akıttıklarını görüyordu.


        Onları artık siyah, beyaz oldukları resimlerinin içinde, fikirsiz, ilkesiz, sahte rollerinde bıraktı, hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Geldiği için şimdi memnundu, canı yanmıştı ama gelmeseydi asla tanıyamayacaktı onları, bu kadar bilmeyecekti gerçeği.


        Bu insanlar yine işlerini yapacaklar, yine çocuk büyütecekler, yine hayat üzerine konuşacaklar. Aynaya bakacaklar tabi çünkü onların aynası da kötü cadıların aynaları gibi hep yalancı hep haksız.


        Ayrılırken bir ara kısa bir dönüşle baktı ardına, denizin üzerine biriken kara bulutlara, sanki öfkelenmiş gibi sarsılan kavak ağacına, gökyüzünde alaca kuşlar gibi dönen kuşlara şaşırarak baktı. İnsanlık biraz daha çürüdü bugün diye düşündü. Fantazya Ülkesinin karanlığı geldi aklına, üşüdü.



  ZERRİN TİMUROĞLU

  2022


1 Şubat 2022 Salı

Bir Sene Beklemek

        Kar çok yağdı, sanki gördüğü, şahit olduğu bütün kederlerin üstünü örtmek istiyordu, eridiğinde alıp, götürmek onları, kurtarmak insanları.

        Kar çok yağdı. Sanki duyduğu, kulaklarını sağır eden bütün çığlıkları susturmak istiyordu, eridiğin de sulara gömmek onları, şarkılar bırakmak istiyordu yerlerine.


        Yaşadığımız hayatları sorguluyor muyuz. Neden hayata daha çok şey katmadığımızı, çocuklarımızın geleceğini konuşuyor muyuz. Elbette ki hayır, bu yüzden yalnızlığı seçiyoruz bazılarımız. İnsanların gündelik dertlerinden, bir başkasının hayatı üzerine üretilen çirkin dedikodularından, bir yemeğin nasıl yapıldığına dair bitmek, tükenmek bilmeyen tariflerinden kaçmak için. Bu yüzden böyle yalnız yaşayanlar tuhaf diye biliniyor. Kitap okumak tuhaf, dedikodu yapmamak tuhaf, karşısındakiyle kadın, erkek ayrımı yapmadan konuşmak tuhaf.


        Ama hiç görmedikleri, hiç duymadıkları, görene de, duyana da rastlamadıkları olaylar üzerinden dedikodular üretmek tuhaf değil. Zengin eşleri, kalabalık aileleri veya çevreleri var.


        Anton Çehov’un sözleri geliyor aklıma “Belki de şimdiki hayatımız, böylesine, uzlaştığımız bu hayat, gün gelecek, tuhaf, biçimsiz, budalaca ve hatta günahkar bir hayat olarak görünecek bize."


        Ben gerçekten günahtan korkan insanlara rastlamadım. Öyle olduklarını söyleyip, en büyük kötülükleri görüp, arkalarını dönüyorlar.


        Yine Anton Çehov; adaleti, inceliği, insanlar arasında saygı ve sevecenliği, vicdan hesaplaşmasını ve iç tutarlılığı ve bunların yanı sıra da çalışkanlık ve özveriyi de ne kadar önemsediğini anlatmış eserlerinde.


        Yazarken elim titredi, hele saygı ve sevecenlik bu çağda. Öyle karanlık bir ormanda yaşıyoruz ki ağaçlar yeşil değil, gökyüzü, ne güneşinden, ne yıldızından, ne ayından bir nebze aydınlık göndermiyor. Vicdan yok ki hesaplaşmasından söz edelim, iç tutarlılık ise derin bir konu. Ancak çok kitap okuyan, hayatı bilimle kavramaya çalışan toplumlarda konuşulacak bir şey.


        O bir alabalıktı, yalnızca senede bir gün o çok coşkuyla akan nehrin, pırıl, pırıl sularının en derin yerine gelip, bir kayanın üstüne çıkıp insan oluyordu. İnsan olduktan sonra seke, seke kayadan kayaya atlayıp yemyeşil ormanın içine dalıyor, o ağaçtan bu ağaca koşuyor, bulduğu her meyvenin tadına bakıyor, gördüğü her çiçeği kokluyordu. İnsanların hiç uğramadığı bir yerdi burası, ne karadan ne nehirden yol yoktu. Bazen masmavi gökyüzünden, ardında beyaz bir yol bırakan uçaklar geçerdi çok yükseklerden. Alabalık, insan olarak uzanıp, güneşlendiği kayalardan, gözleriyle takip ederdi onu. Ne olduğunu çok merak ederdi.


        Akşam yaklaşınca, karanlık bastırmadan az önce tekrar alabalık olup, dalardı serin sulara, kaybolup giderdi. Ormandaki canlılar kendi aralarında konuşurlardı nasıl bir balık bu diye. Bir sene boyunca en önemli konuları alabalık olurdu. Dilden dile, nesilden nesile anlatılırdı, belki bir prenses, belki bir büyücü, belki başka bir dünyadandı.


        Eğer yazmak vazgeçilmez ise bizim için, bir kayıktan inip hemen diğerine binmek isteği ise öyküler uydurmak, bir sene beklemeliyiz, merak etmeliyiz alabalığı, nasıl insan olduğunu. Yarım bırakılmış öyküleri tamamlamaya çalışmalıyız, çağırmalıyız bütün ormandaki canlıları. Saklamalıyız gökyüzündeki uçaktan bile alabalığı, gözümüz gibi bakmalıyız.



       ZERRİN TİMUROĞLU

       2022


      


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...