1 Şubat 2022 Salı

Bir Sene Beklemek

        Kar çok yağdı, sanki gördüğü, şahit olduğu bütün kederlerin üstünü örtmek istiyordu, eridiğinde alıp, götürmek onları, kurtarmak insanları.

        Kar çok yağdı. Sanki duyduğu, kulaklarını sağır eden bütün çığlıkları susturmak istiyordu, eridiğin de sulara gömmek onları, şarkılar bırakmak istiyordu yerlerine.


        Yaşadığımız hayatları sorguluyor muyuz. Neden hayata daha çok şey katmadığımızı, çocuklarımızın geleceğini konuşuyor muyuz. Elbette ki hayır, bu yüzden yalnızlığı seçiyoruz bazılarımız. İnsanların gündelik dertlerinden, bir başkasının hayatı üzerine üretilen çirkin dedikodularından, bir yemeğin nasıl yapıldığına dair bitmek, tükenmek bilmeyen tariflerinden kaçmak için. Bu yüzden böyle yalnız yaşayanlar tuhaf diye biliniyor. Kitap okumak tuhaf, dedikodu yapmamak tuhaf, karşısındakiyle kadın, erkek ayrımı yapmadan konuşmak tuhaf.


        Ama hiç görmedikleri, hiç duymadıkları, görene de, duyana da rastlamadıkları olaylar üzerinden dedikodular üretmek tuhaf değil. Zengin eşleri, kalabalık aileleri veya çevreleri var.


        Anton Çehov’un sözleri geliyor aklıma “Belki de şimdiki hayatımız, böylesine, uzlaştığımız bu hayat, gün gelecek, tuhaf, biçimsiz, budalaca ve hatta günahkar bir hayat olarak görünecek bize."


        Ben gerçekten günahtan korkan insanlara rastlamadım. Öyle olduklarını söyleyip, en büyük kötülükleri görüp, arkalarını dönüyorlar.


        Yine Anton Çehov; adaleti, inceliği, insanlar arasında saygı ve sevecenliği, vicdan hesaplaşmasını ve iç tutarlılığı ve bunların yanı sıra da çalışkanlık ve özveriyi de ne kadar önemsediğini anlatmış eserlerinde.


        Yazarken elim titredi, hele saygı ve sevecenlik bu çağda. Öyle karanlık bir ormanda yaşıyoruz ki ağaçlar yeşil değil, gökyüzü, ne güneşinden, ne yıldızından, ne ayından bir nebze aydınlık göndermiyor. Vicdan yok ki hesaplaşmasından söz edelim, iç tutarlılık ise derin bir konu. Ancak çok kitap okuyan, hayatı bilimle kavramaya çalışan toplumlarda konuşulacak bir şey.


        O bir alabalıktı, yalnızca senede bir gün o çok coşkuyla akan nehrin, pırıl, pırıl sularının en derin yerine gelip, bir kayanın üstüne çıkıp insan oluyordu. İnsan olduktan sonra seke, seke kayadan kayaya atlayıp yemyeşil ormanın içine dalıyor, o ağaçtan bu ağaca koşuyor, bulduğu her meyvenin tadına bakıyor, gördüğü her çiçeği kokluyordu. İnsanların hiç uğramadığı bir yerdi burası, ne karadan ne nehirden yol yoktu. Bazen masmavi gökyüzünden, ardında beyaz bir yol bırakan uçaklar geçerdi çok yükseklerden. Alabalık, insan olarak uzanıp, güneşlendiği kayalardan, gözleriyle takip ederdi onu. Ne olduğunu çok merak ederdi.


        Akşam yaklaşınca, karanlık bastırmadan az önce tekrar alabalık olup, dalardı serin sulara, kaybolup giderdi. Ormandaki canlılar kendi aralarında konuşurlardı nasıl bir balık bu diye. Bir sene boyunca en önemli konuları alabalık olurdu. Dilden dile, nesilden nesile anlatılırdı, belki bir prenses, belki bir büyücü, belki başka bir dünyadandı.


        Eğer yazmak vazgeçilmez ise bizim için, bir kayıktan inip hemen diğerine binmek isteği ise öyküler uydurmak, bir sene beklemeliyiz, merak etmeliyiz alabalığı, nasıl insan olduğunu. Yarım bırakılmış öyküleri tamamlamaya çalışmalıyız, çağırmalıyız bütün ormandaki canlıları. Saklamalıyız gökyüzündeki uçaktan bile alabalığı, gözümüz gibi bakmalıyız.



       ZERRİN TİMUROĞLU

       2022


      


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...