26 Ekim 2025 Pazar

Yalnız Olmak

        Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları izliyordu.

        Eşi henüz eve gelmemişti. Kendisinin de dersi azdı, biraz erken gelmişti eve. Işıkları yakmadan, perdeleri açmış, dışarıyı seyrediyordu, beş aylık hamileydi, evleneli de altı ay olmuştu.


        Bu kadar çabuk düşünmüş müydü anne olmayı, düşünmemiş miydi, bilmiyordu. Ama bir tek şeyden emindi, eğer bu muhteşem olay olmasaydı, yaşamı da, evliliği de çıkmaz sokağa girecekti. Yüreğindeki bütün lambalar sönmek üzereydi, engel olamıyordu.


        Hiç kıpırdamadan alnını bastırdı cama, alnı buz gibi cama yapıştı. Evlenmişti evet, evlenmişti.İki yıl arkadaşlıktan sonra, kendini bir gün imza atarken bulmuştu, sonrasında, bir ay sonra düğün.


        Yaşı otuz olmasına rağmen, evlilik hakkında pek bir şey bilmiyordu, daha doğrusu, doğru şeyler bilmiyordu. Annesi ile babası, kardeşlerinin ve kendisinin hayat damarlarını, yaşam sevgisinin ana  kolonlarını, daha onlar küçücükken kesmişlerdi. Nasıl mı, bitmez tükenmez kavgalarıyla, eve çağırdıkları bitmez tükenmez saçma sapan, aylarca, yıllarca kalan berbat akrabalarıyla. Kardeşleri ve kendisi, kesilen kolonların altında kalıp, ölecekleri depremleri beklemişlerdi, hiçbiri kurtulamamıştı.


        Abisi, ablası, kendisi, zeki, olağan dışı yetenekli, güzel insanlardı ama hiçbir koşulda, anne, baba olmamaları gereken iki insanın ellerinde, sanki Mona Lisa’nın pervasızca parçalanması gibi, hiç pişmanlık duyulmadan, hiç üzülünmeden gün be gün silinip gitmişlerdi.


        Öğretmen olarak yalnız başına geldiği bu şehirde, doğal, samimi, iyi biri olduğunu düşündüğü insanla evlenmişti. Çok istemişti evlenmeyi. Aklına, yaşamının yönünü değiştirecek başka bir şey gelmemişti. Başka bir eve ihtiyacı vardı, doğduğu evin kara deliğinin artık kendisiyle hiçbir ilgisinin kalmadığına kendisini inandırabileceği yepyeni bir hayata ihtiyacı vardı. İki senenin sonunda bir gün, çantasında arayıpta bulamadığı nüfüs cüzdanının, nikah işlemleri için alındığını, sürpriz nikahına gitmeden bir saat önce öğrenmişti.


        Gençken, üniversitede iken, her zaman kadın erkek ilişkileri üzerine fazla bilgisi yoktu. Bir korku duvarının ardına sinmiş gibi, evliliği, yaşadığı tüm gerçeklerden uzakta, platonik bir romantiklikte masallaştırmıştı. Uyanıkken düş kurma gücüydü bu.


        Saçmaydı, hatta, çok saçmaydı, kimseye de anlatılamazdı. Eşiyle tanıştıktan sonra sevginin, özenli dokunuşlarla gerçekleştiğini öğrenmişti. Ancak evlilik hiç romantik değildi ve bu tanım yani, sevgi, illa ki yeni bir tarif istiyordu.


        Çocukluk travmaları, asla konuşamadığımız, asla etkisinden kurtulamadığımız. Eşi istememişti hamileliğini, açıkça söylememişti ama hiç sevinmemişti.


        Filmlerde, kitaplarda, aşermek diye söylenen olayı yaşamıyordu hiç, bir kez bile midesi bulanmamıştı daha. Günde sekiz saat çalışmasına rağmen, karnındaki yavrusu, bir gün olsun ona rahatsızlık vermemişti. Canım yavrum, benim şımaracak hiç kimsem olmadığını anlamış gibiydi.


        Öyle, kendi kendine gidiyordu kontrollere, Cerrahpaşa'ya. Kontrol sonrası Fındıkzade’nin caddesine inerken, sokağın başında, el arabasında muz satan biri olurdu hep, acıkmış olurdu,yorulmuş olurdu. Çünkü arabasıyla onu götürecek, yoruldun,otur biraz diyecek, canın bir şey çekiyor mu diyecek kimse yoktu ve bunların iyi bir eşten beklenmesi gerektiğini bile bilmiyordu, böyle bir eşi çevresinde de görmemişti. O zaman, insanın, bilmediği bir şey için de, neye içerlediğini bilmeden de üzülebileceğini  öğrenmişti.


        O yokuştan her inişinde, iki, üç muzu alıp yerken, kaygılanırdı, yavruma iyi bir anne olabilecek miyim, bu kadar yalnızken, bu kadar hayattan duygusal olarak kopukken.


        Şimdi de öyle, bu karanlık salondan, dışarıya bakarken, gözlerinin dolduğuna aldırmadan, hatırladığı, hatırlamak istemediği her şeyi yok sayarak, gücü hissediyordu içinde, içindeki candan alıyordu bu gücü.


***


        Başını elindeki mektuptan kaldırdı Elif, pencereden, dışarıda çırpınan, kendini yerden yere atan ağaç dallarını seyretti bir süre. Zor olmalıydı, hiçbir yere gidemeyeceğini bilerek, böyle her fırtınada gitmeyi denemek, yine denemek, yine denemek, zor olmalıydı. Mektubun ikinci sayfasını okumaya geçmeden mutfağa gidip çay yaptı kendine, içine biraz limon sıktı. Pencerenin önündeki koltuğa oturdu ve komşusunun kapısına bıraktığı mektubu okumaya devam etti.



***


        Hastanede bir gece boyunca normal doğum yapmayı bekledim, olmayınca sezaryenle doğurdum. Narkoz dokunmuştu, çok geç uyandım. Gözlerimi açtığımda aklıma ilk bebeğim nasıl acaba sorusu geldi, ev arkadaşım baş ucumdaydı, gülümsedi, bebek iyi, bir oğlun oldu dedi. Eşim yoktu o anda, beni doğuma getirip, operasyon başlayınca gitmişti, haklıydı çünkü, yapılacak işlemler vardı, izinler, raporlar, bürokratik işlemler.


        İşte yine yapmıştım, yine haklı çıkarmıştım onu, yine ondan önce ona geçerli bir mazeret bulmuştum. Çünkü ben gerçekte hiç sevilmemiştim. Merak edilmeyi hiç bilmiyordum, bu  

ilgisizlik daha sonraki günlerde de devam etti, hatta bir gece yine kansızlıktan fenalaşınca, bana kan vermek istediler, hastaneden bulunan kan tam verilecekken, yanlış kanı veren görevli son anda fark edip telaşla gelerek kurtardı beni. Vicdanlı bir çalışan yaptığı hatayı düzeltmek için nefes nefese koşup gelmeseydi, ölecektim yavrumun kokusunu duymadan. O adamdan başka ne telaş eden ne merak eden oldu. Hastane odasında, yapayalnız, yavrum bebek odasında, bir başımıza kalakaldık.


        Bir annenin yanınızda olması, eşinizin aynı hastanede doktor kardeşinin olması insanı yalnızlıktan kurtarmıyordu. Hatta o soğuk, ilgisiz varlıkları daha çok yakıyordu canımı.


        Hep eleştirdiğim, o çok kullanılan bir cümle vardır ya, bizi biz yapan seçimlerimizdir diye. Yok ya, nasıl yani. Görmediğin bir yoldan gidemezsin. Yolu görebilmekte bilgiyle, görgüyle mümkündür. Herkesin gözü aynı şekilde cevval değildir, göremez, dolayısıyla da daha iyiyi seçemez. Aptal olduğundan değildir bu,tanımadığı içindir.


***


        Elif, kapısına bırakılan ilk mektubun ardından komşunu hiç görmemişti. Merak etmişti, bir kez kapısını çalmıştı ama evde olduğunu bildiği halde açmamıştı adam. Sonra önceki gün yine kapısına bir mektup daha bırakıldığını görünce, artık iletişimlerinin bir süre böyle olacağını anlamıştı.


        Şu ana kadar okuduğu sayfalarda, kendini anlatan kadın eşi olmalıydı. Öyleyse, adam Elif’le gerçekten çok özel bir şeyi paylaşıyordu. Niye yapıyordu bunu peki. Elif biraz korkuyordu.

Mektubun son sayfasını okumaya başlarken, kulaklarında rüzgarın hayalleri konuşuyordu.



***


        Yıllar geçerken, kendimi tamamen işime ve bebeğime vermiştim. Bir bakıcı bulmuştu eşim. Bakıcının çocukları öğrencisiydi. İyi insanlar gibiydi ama benim içimde, her zaman sarsıcı bir güvensizlik sonuna kadar kaldı. Bir nedeni yoktu. Belki de altı aylık bebeğini bir yabancının ellerine teslim etmek zorunda kalan her çalışan annenin hissettikleriydi hissettiklerim. Okulda işim bittiğinde bir dakika bile fazladan kalmazdım, ne sohbet için ne çay içip biraz dinlenmek için. Oğlum neredeyse bir buçuk yıl geceleri hiç uyumadı, mama ile beslemek zorunda kalmıştım. Hastanede fenalaşınca mama ile beslemişlerdi, daha sonra da devam etti, bana yol gösterecek hiç kimsem yoktu.


        Bir gün bile zor gelmedi oğlumu büyütmek, bir gün bile of demedim, yeter ki o hep iyi olsundu. Çok sonraları, çok sonraları evladınızı çok sevmenizin, evliliğinizde, o üzülmesin diye sustuklarınızın bedelinin ne kadar ağır olduğunu ve bu bedeli en çokta her şeyden sakındığınız evladınızın ödediğini anladım.


        Zamanı kuşların kanatlarına bırakmak istiyorum, uzaklara götürsünler, bütün acı zamanları yüksek tepelere gömsünler, öyle geri getirsinler. Zamanı kuşların kanatlarında temize çekmek istiyorum, artık çok zor geliyor yaşamak.


        Bir gün oğlum bana dedi ki, anne sen narsistsin. Bir tek gün bile ona kaba davranmamıştım, bir gün bile görmezlikten gelmemiştim, her zaman, her durumda önceliğim oğlum olmuştu. Bir an kırgın hissettim kendimi ama sonra, hak verdim. Çünkü o kadar zeki, iyi yürekli ve kültürlü bir gençti ki oğlum, eğer böyle olduğuma gerçekten inanmasa asla bunu bana söylemezdi.


***


        Elif son sayfayı da okuyunca, kalktı koltuktan. Mektupların bırakılma amacını bilmese de devamını merak ediyordu artık. Komşusunun eşi ve Kazak'ın annesine ne olmuştu. Kazak babası ile neden yıllardır hiç görüşmemişti. Ve belki de en önemlisi oğluyla aynı ismi taşıyan komşusu neden, eşinin yazdığı mektupları bir yabancı ile paylaşıyordu.





Zerrin Timuroğlu

25 Ekim 2025

İstanbul


24 Ağustos 2025 Pazar

Sırlar

        Apartmandan içeriye girerken, komşusunun ışıklarının yanmadığını gördü. Uyumuştur tabi adamcağız diye düşündü Elif. Onu öyle hasta gördüğünden beri fazla çekinmiyor, eskisi gibi korkmuyordu ondan. Dikkatli ol dediğinden beri, gözlerindeki gerçek endişeyi gördüğünden beri onu sahici buluyordu. Kazak ne derse desin böyle hissediyordu.

        Kendi kapısını açtı, antrenin ışığını yakıp, kapıyı kapattı. Ceketini çıkarıp, vestiyere asarken, ayağının altında bir şey hışırdadı, eğildi, hayretle yerdeki zarfı gördü, eğildi, aldı, üzerinde bir şey yazmıyordu. Açtı, sevgili komşum diye başlayan bir mektuptu.


        Ayakkabısını çıkardı, zarfı salondaki masaya bırakıp, elini yıkamaya gitti. Sonra üstünü değiştirdi ve bir bardak suyla ve mektupla koltuğa çöktü,okumaya başladı.


        Nasıl başlayacağımı bilmiyorum, Elif kızım. Size böyle hitap etmeme izin verirsiniz umarım. Benim paspasımın altına bir kitap koydunuz ve o gün beni yıllar sonra iyi bir insanın varlığına ilk kez inandırdınız.


        Benden bir süredir korktuğunuzu fark ettim, haklısınız da. Garip davranışlarım var, kabul ediyorum. Ama ben çok yorgun, çok umutsuz biriyim. Her zaman böyle değildim demek isterdim ama diyemem. Benim gibi insanlar doğduğu günden itibaren koca bir yenilgi girdabının içinde savrulmaya başlar. Gençken, bundan kurtulacağımı, bu girdabın bir çıkış kapısı olduğunu sanırdım. Ama yokmuş, artık bu yaşta bunu kesin olarak biliyorum.


        Pişmanlıklarım çok,yanlış bir evlilik, yanlış arkadaşlıklar, zamanında yapılamamış doğru hamleler, zamanında verilememiş doğru kararlar. Sanki bir şeyleri değiştirebilmek mümkünmüş gibi. Pişmanlıklar, bizi mücadeleye inandırmak için kullanılan soslardır oysa, müthiş bir yanılsama.


        Bütün hayatımı anlatmayacağım tabi size. Yalnızca, Kazak’tan söz edeceğim. Evet, adaşım, oğlum Kazak’tan. Şu anda hayretle bu satırı bir daha okuduğunuza eminim. Bundan size bahsetmemiştir. O benim her şeyim ama yıllardır ne konuşuyoruz, ne selamlaşıyoruz. Benim adımdan bile nefret ediyor, haklı da,onu koruyamadım, onu, mutlu olacağı bir hayata teslim edemedim ki bir annenin, bir babanın en önemli görevi budur.


        Şu anda aklınızdan, Kazak'ın annesine ne oldu sorusu geçti, eminim, ondan daha sonra belki bahsedebilirim ama şimdi değil. Şimdi siz, benim için, oğlumun ilgi duyduğu, iyi yürekli bir komşusunuz. Neden dikkatli olun dedim, çünkü Kazak çok ender bağlanır ve çok zor vazgeçer. Onunla görüşmesek de ona ait her şeyi ben biliyorum, onu yıllardır o bilmeden izliyorum. Görüşmelerinizi azaltın, özellikle oyunlarına gitmeyin. Kazak oyunlarına gelen kız arkadaşlarını, o oyunlardan bir karaktere benzetir, buna inanır ve sonunu ona göre belirler. Lütfen bana inanın.


        Bunlardan ancak bir mektupta söz edebilirdim size, yüz yüze anlatamazdım. Bana olan nefreti ne olursa olsun, yaşadığım sürece onu uzaktan da olsa gözeteceğim. Büyürken onu korumayı başaramadım ama şimdi çırpınacağım. Bu mektup aramızda kalsın lütfen, dikkatli olun ve ondan uzaklaşın.’


        Elif mektubu bitirdiğinde şaşkındı. Bu kadarını beklemiyordu doğrusu. Gerçi bu akşam Kazak'a neden bu adını kullanmadığını sorduğunda, daha doğrusu ima ettiğinde komşuya karşı gösterdiği öfkeye şaşırmıştı biraz. Hiç tanımadığı birine duyulan öfke farklı bir şekilde olurdu diye düşünmüştü.


        Mektubu katladı, kalktı, sehpanın üzerinden bir kitap alıp, mektubu arasına koydu. Yorulmuştu. Hayatın sırları işte. Daha bir kaç saat önce Hamlet, Danimarka’nın ve ailesinin bütün sırlarıyla fırtınada savrulurken, Kazak sanki gerçek Hamlet’miş gibi acılar içinde, sahnede, kaderine isyan ediyordu.


        Mektupta yazılanlara inanmalı mıydı, bilmiyordu. Tanımadığı bir adam, tanımadığı bir insan hakkında bilgi veriyordu ve onu uyarıyordu. Bu biraz şüpheli görünmüştü Elif’e. Bunu yarın düşünmeye devam ederim dedi ve uykulu gözlerle, odasına gitti. Karanlıkta, yumuşacık yatağına gömülürken, hayat denen hiçliğin, masalları ne çok sevdiğini düşündü yine ve her zaman kötüler kazanıyordu hem de hiç çaktırmadan. Beynimiz vardı ama sınırları da vardı. Ne kadar özgür düşünmemize izin veriliyordu acaba. Uykuya dalarken, masmavi gökyüzünden bir kartal geçiyordu yükseklerden, garip bir şekilde bakıyordu Elif’e, sanki biraz tehditkardı..


***

        Sabah kalkar kalkmaz salona gidip, kitabın arasına koyduğu mektuba baktı, rüya mıydı, değil miydi merak etmişti. Hayır, gerçekti, kitabın arasındaydı. Tekrar yerine koydu, aceleyle giyindi, biraz gecikmişti, aceleyle çıktı kapıya. O sırada komşusunun kapısı da açıldı. Elif merakla baktı, adam kapısına bir poşet asıyordu, kapıcının ekmek koyması içindi galiba.Elif’e baktı, hafifçe gülümsedi, eliyle selamladı, okudunuz mu dedi. Elif başını evet der gibi eğince, bir şey demeden dairesine girip, kapıyı kapattı.


        Soru sormak bazı insanlar için ne kadar kolaydır. Öylece,hiç tanımadıkları insanlara, en gizli soruları sorarlar utanmadan, sanki haklarıymış gibi. Cevap vermeyeni de suçlarlar. Kendi hayatlarından başka her şeyi merak ederler. Karşısındakine bir yardımım olur mu diye merak etmezler. Ne güzel,o benden daha mutsuz demek için sorarlar. Piyonlar, hem sayıca fazladırlar hem aptal, hem söz sahibidirler. Nezaket, kurallar, doğruluk bu insanların topladığı çöp torbasında, insanlık tarihinin tüm lambalarını kırar, hayatı acımasızca karanlıkta bırakır.



Zerrin Timuroğlu

24 Ağustos 2025

İstanbul


7 Ağustos 2025 Perşembe

Cesurca

        Oyun bitmişti, Kazak’la birlikte, gündüze göre, kalabalığın nispeten azalmış olduğu kaldırımda, konuşmadan yürüyorlardı. Sanki Ophelia’nın hüzünlü ölümünün sessizliği çökmüştü üzerlerine. Oysa ki Hamlet, baştan sona acı olayları anlatıyordu.

        Ama Ophelia’nın ölümündeki en çarpıcı şey, insanda uyandırdığı kuvvetli isyan, belirsizlikti, en azından Elif her zaman böyle hissediyordu. Hamlet’in Ophelia’nın babasını öldürmesi, zaten tek başına kurgulamaya çalıştığı bir aşkın, artık soruları cevaplansa bile, açıklığa kavuşamayacağı, kesinleşen karmaşasıydı. Kendi kendine konuşur gibi bir aşktı Ophelia’nın aşkı.


        Elif,


    - Neden, komşumla aynı adı taşıyor olman seni hiç şaşırtmadı, ya da neden bunun üzerine hiçbir şey söylemedin, diye, başını çevirmeden Kazak'a sordu.


        Kazak'ın beklemediği bir soru olmuştu bu, bir iki dakika cevap vermeden yürümeyi sürdürdü. Elif’te uydu bu duruma, o da başka bir şey söylemedi. Sonunda Kazak,


    - Nerden geldi şimdi bu aklına, bugüne kadar hiç sormadın bana bunu. Oysa eminim dikkatini çekmişti.


        Elif,


    - Belki Özcan adını sevmiyorsundur, ya da kötü bir anısı vardır diye düşündüm. Şimdi de öylesine aklıma geldi. Hayır adamdan pek haz etmiyorsun ya.


    - Evet, özellikle gözlerinden, bakışından, konuşmasından hiç hoşlanmadım, dedi Kazak. Benim komşum olsa kesin evden taşınırdım, dedi.


    - Garip biri, haklısın ancak hastalanınca acıdım ben, sanırım eskisi kadar sinir olmuyorum dedi Elif.


        Kazak, beklenmedik bir şekilde durdu birden, Elif’e doğru bütün vücuduyla döndü, öfkelenmişti,


    - Ne diyorsun Elif sen, kötülük suratından seller gibi akıyor adamın, sakın, yardım edeyim diye evine yalnız başına gitme, delirdin mi sen.


        Hamlet’in babasının hayaleti, bütün ihanetleri, Hamlet’in beynindeki masaya gürültüyle, kırarak, dökerek yerleştirirken, Hamlet’in annesi, ölen kocasının yasını bile doğru, dürüst tutmadan evlendiği, kocasının kardeşiyle, mutluluk yaşıyordu.Sanki mutluluk, erdemsiz yaşanabilirmiş gibi.


        Mutluluğun standart bir tarifi olamazdı elbette ama bir türlü yapar gibi, sebzeler değişik olabilirdi ama soğan ve yağ ve tuz mutlaka olmalıydı. Eğer soğan, tuz ve yağ olmazsa diğer her değişik sebzenin hiçbir anlamı olmayacaktı.


    - Kazak durduğu yerden Elif’e bakmayı sürdürüyordu, cevap bekliyordu uyarısına.Elif,


    - Hayır, tabi, yalnız başıma ne işim var dedi.


    - İnanıyorum, sakın Elif.


    - Tamam. Bir oyuncu bu denli ön yargılı olmamalı ama dedi Elif. Yine yürümeye başlamışlardı. Kazak elini kaldırıp bir taksi durdurdu. Kapısını açıp, Elif’in binmesine yardım ederken,


    - Hayatımız yaşayıp gizlediğimiz veya cesurca paylaştığımız ama kötü insanlarca hep silah olarak kullanılan tecrübeler bütünüdür. Önemli olan bunlarla nasıl baş edebildiğimizdir, ya da baş edemediğimizdir, iyi geceler.


        Taksinin kapısını kapatırken,


    - Eve girince mesaj at lütfen dedi.


        Elif,


    - İyi geceler, oyun için çok teşekkürler, şahaneydi.


        Dönüp bakmadı ama, Kazak'ın bindiği taksiye bir süre baktığına emindi Elif. Git gide içinde büyüyen bir duygu karmaşası hissediyordu, yorucu ve kaçınılmazdı galiba.




ZERRİN TİMUROĞLU

6 AĞUSTOS 2025

iSTANBUL

20 Temmuz 2025 Pazar

Her Yer

        Doğru kararlar alabilmek. Ne görkemli bir cümledir değil mi. Nasıl sıkıştırır insanı köşeye, nasıl uzun bir savunma metni gönderir belleğinize. Sert, dediğim dedik bir öğretmen tavrıyla, hemen bu konuda nasıl da bir ödev hazırlama telaşı doğurur içinizde.

        Beylik sözlerdendir, mesela, ‘hayatımızı yaptığımız seçimler belirler’. Duyduğum en saçma cümlelerden biridir. Sanki bir kocaman ummandaki balıkla, lağımdan başka bir yer olduğunu bilmeyen farenin aynı seçim gücü olabilirmiş gibi. Tabi insan aklıyla düşünüyorum bunu ve tabi doğal olarak.


        Lağımdaki fare ne seçim yaparsa yapsın, gün ışığına çıktığında gözleri,gün ışığından kör olacaktır ve horlanan ve kovalanan, istenmeyen olacaktır. Oysa ki ummandaki yunus, hem havaya sıçrar neşeyle, hem serin sulara dalar, yaşadığı yerden memnuniyeti gülümsemeyle sabitlenir o tatlı yüzüne. İşte seçim dedikleri budur, koca bir kandırmaca.


        İnsanlar içinse seçim bir mücadeledir. Ama mücadele etmek için düşünmek, düşünmek için de akıllı olmak gerekir. Çoğu kez, bir neslin savaşarak, ölerek, türlü zorluklarla değiştirdikleri şıkları, bir sonra gelen nesil kabullenmez, kıymetini bilmez, en başa döndürür her şeyi, tüm şıkları silerek, yok eder umudun seçimlerini.


        Tek tek insanlar için seçim arenası doğduğunuz evdir, anneniz, babanız, akrabalar, onların tanıdıklarıdır. Ve gittiğiniz okullar, bu okullardaki berbat ailelerin yetiştirdiği, berbat çocuklardır. Çalıştığınız yerdeki insanlar, iyi görünüp, her türlü kötülüğü, en ufak üzüntü ve pişmanlık duymadan yapanlardır.


        Kısacası, tercihlerimiz, seçimlerimiz denilen şey, yola devam edip herkesi isyana, kedere sürüklemeden devam etmeniz için uydurulmuş bir yalandır, tamamen illüzyondur.


***


        Elif, geniş caddede ağır, ağır yürürken düşünüyordu. Sağ yanında yüksek ağaçlarla kaplı geniş bir park uzanıyordu. Vakit bulduğunda bu parkta vakit geçirmeyi çok seviyordu. İçinde büyükçe bir göl vardı parkın, hafta içi günlerde tenha olurdu ve derinlerine yürüdükçe Elif korkardı biraz büyük bir ormanda, bir şey olursa ne yaparım korkusu. Ama bugün tiyatroya, Hamlet izlemeye gidiyordu. Kazak biletini gişeye bıraktığını söylemişti. Zaten öyle olmasa da, güneşin kızıl renklerinin, gökyüzüne dayatılan karanlığa hiç çare olamadığı bu saatlerde asla parka girmezdi.


        Evden çıkarken, komşusunu kapısını çalmış, kapıdan nasıl olduğunu sormuştu. Biraz daha iyi görünüyordu adam. İyiyim derken, akşam fısıldadığı cümleyi gözleriyle Elif’e dikte ettirmişti. Kararlıydı anlaşılan uyarısında. Elif, başka bir şey söylemesine fırsat vermeden, iyi akşamlar deyip uzaklaşmıştı.


        Ne demek istemişti. Elif, akşamın telaşında hatırlayamamıştı hemen ama, aslında adam bir şey daha söylemişti, onu diğer komşusuyla birlikte kanepeye yatırırken,


    - Bütün gösteriler sadece bir sahnede yapılmaz. Her yer sahne olabilir, dikkatli olun.


        Hafif serin bir rüzgar, ensesindeki saçlarını ileri, geri oynatırken, bir sonuca varmayı reddediyordu Elif. Sahne kelimesi hemen, Kazak’la buluşuyordu. Ve komşusuyla ilgili her konuşmada, Kazak'ın gözlerindeki med cezirler, ihmal sınırlarını aşıyordu.


        Elif kızdı kendine,


    - Ne meraklısın hemen hikaye uydurmaya, ne ilgisi olabilir Kazağın komşuyla. Sahne deyince niye bir tek Kazağı düşünüyorsun ki. Hadi Elif, hadi, yürü ve güzel bir oyun izle, arkadaşınla güzel bir akşam geçir, saçmalama.


        Kendisini ikna çabaları başarılı oldu ve hızlandı. Tiyatroya vardığında, oyunun başlamasına yirmi dakika vardı. Gişeden biletini aldı, salona girip yerini buldu ki ön sıradaydı, oturdu.


***


        Tiyatro, Elif için izlemesi bazen çok zorlandığı, bazen, hiç bitmesin istediği ama ne olursa olsun, keskin duygu değişimleri yaşadığı bir yer olmuştu her zaman. Tiyatronun en sevdiği yanı, oyunu izlemeye gelmiş insanların sadece bir kaç saatte olsa, birbirlerine saygı duymalarıydı, öyle hissettirmeleriydi.


        Kim olursa olsunlar, belki dışarıda çok tepki duyacağı birileri de olsa, o sahnenin önünde, o koltuklarda oturmak, özel ve saygın bir şeydi. Sinemada olmazdı bu, sinemada seyirciler birbirlerini saygın görmezlerdi. Zaten patlamış mısır yiyerek seyredilen bir gösteride insanlar niye özel olsunlar ki.


***


        Oyunun başlayacağını belirten zil çaldığında Elif, kibirli, bencil, ön yargılı, cahil tüm insanlardan ne kadar uzakta olmak istediğini düşündü. Kazağın dediği gibi, Hamlet kendi kendine konuşan bir karakter, başka ne yapabilirdi ki. Kötülük, ihanet, sinsilik kol gezerken dört bir tarafta, başka ne yapabilirdi ki.


        Elif, Hamlet, sahnede çaresiz aşkıyla deliren Ophelia’ya bakarken, aklından şimşek hızıyla geçen cümlede takılı kaldı,


    - Her yer sahne olabilir, dikkatli olun.



Zerrin Timuroğlu

20 Temmuz 2025

İstanbul

15 Temmuz 2025 Salı

Köşegen

        Göl yeşildi, dalgasız, sessizdi. Arada kurbağaların konuşmaları duyuluyordu, bazen birkaç ördek görülüyordu gölün ortalarına doğru yüzen. Gölün etrafında yüksek, yeşil ağaçlar vardı. Orman sadece yaprakların dalga sesiyle hissediyordu rüzgarı.


        Elif, Kazak'ın eve kadar eşlik etme önerisini reddetmişti. İçinde bir ses, öyle istemişti. Apartmana girdiğinde otomat yanmadı, sokaktaki ışıklar da fena aydınlatmıyordu içeriyi. Kendi dairesine yürürken, bir inilti sesiyle irkildi.Hemen kat komşusunun kapısına baktı, kimse yoktu. Anahtarını çıkardı cebinden, kendi kapısını açmaya davrandı ki iniltiyi yeniden duydu.


    - Kim var orada, kimsiniz diye seslendi karanlığa.


        Ses çıkmadı önce, bir iki dakika sonra, yukarı katlara çıkan merdivenin hareketlendiğini fark etti Elif. O kadar korktu ki donup kaldı, sokak kapısına doğru koşmak istedi ama elinde anahtarı kör kör kilide sokmaya uğraştı.


    - Kimsiniz,


        Cevap gelmeden, otomat yandı, üst katlardan basılmıştı galiba, merdiven başında, bitkin bir halde oturan komşusunu gördü. Yüzü gözü yara bere içindeydi, ayağa kalkamayacak kadar bitkin görünüyordu.


        Elif ne yapacağını bilemez haldeyken, asansörün kapısı açıldı ve bir genç adam çıktı asansörden. Elif, arada rastladığı ama hiç konuşma fırsatı olmadığı genci tanıdı. O da şaşkın şaşkın hem adama, hem Elif’e bakıyordu.


    - Neler oldu, yardım edebileceğim bir şey var mı diye sordu genç.


        Elif, o anda kendine geldi biraz, gence,


    - Ben de şimdi gördüm beyefendiyi, girişte oturuyor, saldırıya uğramış gibi, yaralanmış. Sizinle birlikte evine bıraksak olur mu, yazık bu halde dışarıda kalmasın, dedi.


    - Tabi, dedi genç, elbette. Siz kendisinden anahtarını alın, kapısını açın ben de ayağa kalkmasına yardım edeyim.


        Gençle beraber adamı, evine götürdüler. Kapı açılınca hemen büyük bir salon vardı, beyaz bir koltuk takımı, kapalı beyaz, yatay, uzun bir büfe ve yerde lacivert bir halı seriliydi.


        Adamı kanepeye.yatırdılar. Hiç sesi çıkmıyordu. Elif mutfaktan bir bardak su getirdi, adama,


    - İsterseniz doktor çağıralım dedi.


        Adam cılız bir sesle,


    - Teşekkür ederim, gerek yok, iyiyim, biraz dinlenmem gerekiyor, sabaha bir şeyim kalmaz, dedi.


        Genç,


    - İsterseniz, doktora gidebiliriz, kim yaptı bunu size,


    - Bilmiyorum, apartmana girerken biri arkadan saldırdı, elindeki sopayla bir kaç kere vurdu, o sırada sokaktan geçenlerden korkup kaçtılar. Ben de tanımıyorum.


    - Tekrar geçmiş olsun o zaman dedi, genç, iyi akşamlar.


        Elif de gençle beraber kapıya yöneldi, tam çıkacaklarken, döndü,


    - Bir şeye ihtiyacınız olursa haber verin dedi, adama.


        Kapıda gençle selamlaşıp, ayrıldılar.


***


        Yaşadığımız her ne olursa olsun, en kötüsünden bile pişmanlık duymamalıyız aslında, çünkü yaşadığımız bütün kötülükler başka insanların eseridir. Ya geçmişte yolumuza çıkmıştır bu kötüler ya bugünümüzü hala işgal etmektedirler. Ama yeterince cesur ve kararlı olursak onları yenebileceğimizi düşünüyorum. Tek başına, yalnız ve yaralı zor olsak da denemeye değer bence.


        Yaprak dalgalarının seslerini kıskanırlar mı denizler. Suyun derinlerinde kaybedilen dalgalar, yeryüzünün kralları, ağaçların, her daim kükrediğini duymaktan memnunlar mıdır.


***


    - Elif, dairesine girip, kapıyı kapatıp, ışığı yakınca, yorgunluk hissetti. Ruhunda kuşku vardı artık. Adamı kanepeye yatırırlarken, sessizce kulağına fısıldamıştı adam,


    - Dikkatli olun, kimse göründüğü gibi değil, dikkatli olun.




Zerrin Timuroğlu

16 Temmuz 2025

İstanbul

10 Temmuz 2025 Perşembe

Olmak ya da

        Hamlet, bir hayat boyunca yaşanabilecek, olumlu, olumsuz birçok duygunun geçit törenidir. İhanetin, çaresizliğin, umarsız aşkın, iki yüzlülüğün, vatan sevgisinin, arkadaşlığın.


        Hamlet’in, babasının amcası tarafından öldürüldüğünü öğrenmesi, daha önce amcasının, babasının ölümünden sonra zamansız bir şekilde annesiyle evlenmesine karşı hissettiği nefreti gölgede bırakır.


        Artık düzeltemeyeceğimize inandığımız her olumsuz olay, artık iyileştiremeyeceğimizi anladığımız her yara hayat nehrimizin önüne dikilen yüksek setlerdir. Aşılabilir mi, belki, yaşam enerjinizin gücüne göre, nehrinizin debisine, coşkusuna göre değişir bu.


        Elif artık kat komşusunun iyi niyetinden şüpheye düşmüştü. Gizli gizli kendisini izliyor gibiydi. Bir masal uydurup uygularken, hiç yaklaşmaması gereken bir adamın dikkatini çekmişti. Nerden aklına gelmişti bu adamın paspasının altına kitap koymak. Öyle, kendi halinde, yalnız bir yaşlı olduğunu düşünmüştü adamın, hayatında bir heyecan olsun istemişti.


        Kahvaltı yapmadan, daire kapısını açtı, hızla sokak kapısından dışarıya çıktı. Akşam Kazak’la buluşacaktı.


    - Merhaba, erkencisiniz bugün.


        Elif, boynundan, sırtına inen bir buzla irkildi, korkuyla döndü, adam apartmanın kapısını aralamış, kendisine sesleniyordu. O kadar sinirlendi ki korkusunu unuttu, hafifçe başını salladı, dönüp yürüdü.


        Yok bu böyle olmayacaktı, korkmakla filan savuşturabileceği bir şey değildi bu, adamla konuşup, uyarmalıydı. Böyle rahatsız ederse şikayetçi olacağını söylemeliydi.


***


        Ophelia, Hamlet’e aşıktır. Ama aşk parmak izi gibi her insanda farklıdır. Birinin coşkuyla anlattığı aşkı, bir diğer insan için çocuksu, temelsiz, yapay bulabilir. Hamlet, yaşadığı gerçeklerle duvarların arasına sıkışmıştır. Kimseyi anlayacak durumda değildir. Kimsenin haklılığıyla ilgilenecek durumda değildir, kimsenin nazını çekecek durumda değildir.


        Hamlet, hem amcası tarafından öldürülen babasının intikamını almak için yanıp, tutuşur, hem Danimarka’yı, ülkesini düşmanlardan korumak ister.


***


        Elif serin yaz akşamında güneşin istemeyerek terk ettiği yerlerde bıraktığı kızıllığı hayranlıkla seyrederken, çay içerek Kazağın gelmesini bekliyordu.


    - Merhaba,


    - Merhaba, hoşgeldin.


    - Sağol, dedi Kazak, hoşbuldum, nasılsın.


    - İyiyim, sen.


    - Ben de iyiyim dedi, kazak. acıktım, ne yiyelim, ne içelim.


    - Ben de acıktım, dedi Elif, ben omlet yiyeceğim, mantarlı ve çay.


    - Güzelmiş, ben de aynısından alırım. Kazak eliyle, garsonu çağırdı, yemeklerini söylediler ve bir süre, caddede ışık kilimleri oluşturan arabaları izlediler.


    - Yarın oyuna geliyorsun, yerin hazır, dedi Kazak,


    - Biliyorum, çok da merak ediyorum, Hamlet yorumu çok önemli.


    - E, senin komşu nasıl,


        Elif’in bakışlarına yerleşen öfkeli çekingenlik, Kazak'ın dikkatini çekmişti,


    - Neler oluyor, bir terslik mi var Elif.


    - Bilemiyorum dedi, Elif, henüz netleştiremedim, ama gereksiz bir samimiyet kurma çabası var ve bundan hoşlanmadım.


        Kazak duraklamıştı, biraz sert bir sesle,


    - Yardıma ihtiyacın var mı diye sordu.


    - Yok dedi Elif, umarım olmaz. Neyse Çimen nasıl, bugün yok.


    - Her zaman olması gerekmiyor dedi Kazak.


        Elif, çok hafif gülümsedi,


    - Neyse, biliyor musun, Hamlet, neden annesiyle gerçek bir konuşma yapmıyor, neden hesap sormuyor annesine, amcası kadar annesi de suçlu ve ihanet içine aslında. Öfkesini, kırgınlığını annesine bütün açıklığı ile söylemiyor. Oysa, bana göre bağıra bağıra eleştirebildiğimiz ve sonrasında da normal diyaloglar kurabildiğimiz insanlar yalnızca gerçek dostlarımızdır.


        Kazak, garsonun, getirdiği tabakları ve çay fincanlarını masaya koymasını izlerken, düşünceli bir ifadeyle,


    - Bence Hamlet sadece kendisiyle konuşan bir karakter, en can alıcı sohbetlerini kendisiyle yapıyor, en can alıcı kararları tek başına veriyor, kimseye güveni yok.


    - Haksız değil ki, dedi Elif, hiç haksız değil, yaşadıklarını düşünürsek, canavarlar insanların  arasında ne yapabilirdi ki.



Zerrin Timuroğlu

10 Temmuz 2025

İstanbul


Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...