Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları izliyordu.
Eşi henüz eve gelmemişti. Kendisinin de dersi azdı, biraz erken gelmişti eve. Işıkları yakmadan, perdeleri açmış, dışarıyı seyrediyordu, beş aylık hamileydi, evleneli de altı ay olmuştu.
Bu kadar çabuk düşünmüş müydü anne olmayı, düşünmemiş miydi, bilmiyordu. Ama bir tek şeyden emindi, eğer bu muhteşem olay olmasaydı, yaşamı da, evliliği de çıkmaz sokağa girecekti. Yüreğindeki bütün lambalar sönmek üzereydi, engel olamıyordu.
Hiç kıpırdamadan alnını bastırdı cama, alnı buz gibi cama yapıştı. Evlenmişti evet, evlenmişti.İki yıl arkadaşlıktan sonra, kendini bir gün imza atarken bulmuştu, sonrasında, bir ay sonra düğün.
Yaşı otuz olmasına rağmen, evlilik hakkında pek bir şey bilmiyordu, daha doğrusu, doğru şeyler bilmiyordu. Annesi ile babası, kardeşlerinin ve kendisinin hayat damarlarını, yaşam sevgisinin ana kolonlarını, daha onlar küçücükken kesmişlerdi. Nasıl mı, bitmez tükenmez kavgalarıyla, eve çağırdıkları bitmez tükenmez saçma sapan, aylarca, yıllarca kalan berbat akrabalarıyla. Kardeşleri ve kendisi, kesilen kolonların altında kalıp, ölecekleri depremleri beklemişlerdi, hiçbiri kurtulamamıştı.
Abisi, ablası, kendisi, zeki, olağan dışı yetenekli, güzel insanlardı ama hiçbir koşulda, anne, baba olmamaları gereken iki insanın ellerinde, sanki Mona Lisa’nın pervasızca parçalanması gibi, hiç pişmanlık duyulmadan, hiç üzülünmeden gün be gün silinip gitmişlerdi.
Öğretmen olarak yalnız başına geldiği bu şehirde, doğal, samimi, iyi biri olduğunu düşündüğü insanla evlenmişti. Çok istemişti evlenmeyi. Aklına, yaşamının yönünü değiştirecek başka bir şey gelmemişti. Başka bir eve ihtiyacı vardı, doğduğu evin kara deliğinin artık kendisiyle hiçbir ilgisinin kalmadığına kendisini inandırabileceği yepyeni bir hayata ihtiyacı vardı. İki senenin sonunda bir gün, çantasında arayıpta bulamadığı nüfüs cüzdanının, nikah işlemleri için alındığını, sürpriz nikahına gitmeden bir saat önce öğrenmişti.
Gençken, üniversitede iken, her zaman kadın erkek ilişkileri üzerine fazla bilgisi yoktu. Bir korku duvarının ardına sinmiş gibi, evliliği, yaşadığı tüm gerçeklerden uzakta, platonik bir romantiklikte masallaştırmıştı. Uyanıkken düş kurma gücüydü bu.
Saçmaydı, hatta, çok saçmaydı, kimseye de anlatılamazdı. Eşiyle tanıştıktan sonra sevginin, özenli dokunuşlarla gerçekleştiğini öğrenmişti. Ancak evlilik hiç romantik değildi ve bu tanım yani, sevgi, illa ki yeni bir tarif istiyordu.
Çocukluk travmaları, asla konuşamadığımız, asla etkisinden kurtulamadığımız. Eşi istememişti hamileliğini, açıkça söylememişti ama hiç sevinmemişti.
Filmlerde, kitaplarda, aşermek diye söylenen olayı yaşamıyordu hiç, bir kez bile midesi bulanmamıştı daha. Günde sekiz saat çalışmasına rağmen, karnındaki yavrusu, bir gün olsun ona rahatsızlık vermemişti. Canım yavrum, benim şımaracak hiç kimsem olmadığını anlamış gibiydi.
Öyle, kendi kendine gidiyordu kontrollere, Cerrahpaşa'ya. Kontrol sonrası Fındıkzade’nin caddesine inerken, sokağın başında, el arabasında muz satan biri olurdu hep, acıkmış olurdu,yorulmuş olurdu. Çünkü arabasıyla onu götürecek, yoruldun,otur biraz diyecek, canın bir şey çekiyor mu diyecek kimse yoktu ve bunların iyi bir eşten beklenmesi gerektiğini bile bilmiyordu, böyle bir eşi çevresinde de görmemişti. O zaman, insanın, bilmediği bir şey için de, neye içerlediğini bilmeden de üzülebileceğini öğrenmişti.
O yokuştan her inişinde, iki, üç muzu alıp yerken, kaygılanırdı, yavruma iyi bir anne olabilecek miyim, bu kadar yalnızken, bu kadar hayattan duygusal olarak kopukken.
Şimdi de öyle, bu karanlık salondan, dışarıya bakarken, gözlerinin dolduğuna aldırmadan, hatırladığı, hatırlamak istemediği her şeyi yok sayarak, gücü hissediyordu içinde, içindeki candan alıyordu bu gücü.
***
Başını elindeki mektuptan kaldırdı Elif, pencereden, dışarıda çırpınan, kendini yerden yere atan ağaç dallarını seyretti bir süre. Zor olmalıydı, hiçbir yere gidemeyeceğini bilerek, böyle her fırtınada gitmeyi denemek, yine denemek, yine denemek, zor olmalıydı. Mektubun ikinci sayfasını okumaya geçmeden mutfağa gidip çay yaptı kendine, içine biraz limon sıktı. Pencerenin önündeki koltuğa oturdu ve komşusunun kapısına bıraktığı mektubu okumaya devam etti.
***
Hastanede bir gece boyunca normal doğum yapmayı bekledim, olmayınca sezaryenle doğurdum. Narkoz dokunmuştu, çok geç uyandım. Gözlerimi açtığımda aklıma ilk bebeğim nasıl acaba sorusu geldi, ev arkadaşım baş ucumdaydı, gülümsedi, bebek iyi, bir oğlun oldu dedi. Eşim yoktu o anda, beni doğuma getirip, operasyon başlayınca gitmişti, haklıydı çünkü, yapılacak işlemler vardı, izinler, raporlar, bürokratik işlemler.
İşte yine yapmıştım, yine haklı çıkarmıştım onu, yine ondan önce ona geçerli bir mazeret bulmuştum. Çünkü ben gerçekte hiç sevilmemiştim. Merak edilmeyi hiç bilmiyordum, bu
ilgisizlik daha sonraki günlerde de devam etti, hatta bir gece yine kansızlıktan fenalaşınca, bana kan vermek istediler, hastaneden bulunan kan tam verilecekken, yanlış kanı veren görevli son anda fark edip telaşla gelerek kurtardı beni. Vicdanlı bir çalışan yaptığı hatayı düzeltmek için nefes nefese koşup gelmeseydi, ölecektim yavrumun kokusunu duymadan. O adamdan başka ne telaş eden ne merak eden oldu. Hastane odasında, yapayalnız, yavrum bebek odasında, bir başımıza kalakaldık.
Bir annenin yanınızda olması, eşinizin aynı hastanede doktor kardeşinin olması insanı yalnızlıktan kurtarmıyordu. Hatta o soğuk, ilgisiz varlıkları daha çok yakıyordu canımı.
Hep eleştirdiğim, o çok kullanılan bir cümle vardır ya, bizi biz yapan seçimlerimizdir diye. Yok ya, nasıl yani. Görmediğin bir yoldan gidemezsin. Yolu görebilmekte bilgiyle, görgüyle mümkündür. Herkesin gözü aynı şekilde cevval değildir, göremez, dolayısıyla da daha iyiyi seçemez. Aptal olduğundan değildir bu,tanımadığı içindir.
***
Elif, kapısına bırakılan ilk mektubun ardından komşunu hiç görmemişti. Merak etmişti, bir kez kapısını çalmıştı ama evde olduğunu bildiği halde açmamıştı adam. Sonra önceki gün yine kapısına bir mektup daha bırakıldığını görünce, artık iletişimlerinin bir süre böyle olacağını anlamıştı.
Şu ana kadar okuduğu sayfalarda, kendini anlatan kadın eşi olmalıydı. Öyleyse, adam Elif’le gerçekten çok özel bir şeyi paylaşıyordu. Niye yapıyordu bunu peki. Elif biraz korkuyordu.
Mektubun son sayfasını okumaya başlarken, kulaklarında rüzgarın hayalleri konuşuyordu.
***
Yıllar geçerken, kendimi tamamen işime ve bebeğime vermiştim. Bir bakıcı bulmuştu eşim. Bakıcının çocukları öğrencisiydi. İyi insanlar gibiydi ama benim içimde, her zaman sarsıcı bir güvensizlik sonuna kadar kaldı. Bir nedeni yoktu. Belki de altı aylık bebeğini bir yabancının ellerine teslim etmek zorunda kalan her çalışan annenin hissettikleriydi hissettiklerim. Okulda işim bittiğinde bir dakika bile fazladan kalmazdım, ne sohbet için ne çay içip biraz dinlenmek için. Oğlum neredeyse bir buçuk yıl geceleri hiç uyumadı, mama ile beslemek zorunda kalmıştım. Hastanede fenalaşınca mama ile beslemişlerdi, daha sonra da devam etti, bana yol gösterecek hiç kimsem yoktu.
Bir gün bile zor gelmedi oğlumu büyütmek, bir gün bile of demedim, yeter ki o hep iyi olsundu. Çok sonraları, çok sonraları evladınızı çok sevmenizin, evliliğinizde, o üzülmesin diye sustuklarınızın bedelinin ne kadar ağır olduğunu ve bu bedeli en çokta her şeyden sakındığınız evladınızın ödediğini anladım.
Zamanı kuşların kanatlarına bırakmak istiyorum, uzaklara götürsünler, bütün acı zamanları yüksek tepelere gömsünler, öyle geri getirsinler. Zamanı kuşların kanatlarında temize çekmek istiyorum, artık çok zor geliyor yaşamak.
Bir gün oğlum bana dedi ki, anne sen narsistsin. Bir tek gün bile ona kaba davranmamıştım, bir gün bile görmezlikten gelmemiştim, her zaman, her durumda önceliğim oğlum olmuştu. Bir an kırgın hissettim kendimi ama sonra, hak verdim. Çünkü o kadar zeki, iyi yürekli ve kültürlü bir gençti ki oğlum, eğer böyle olduğuma gerçekten inanmasa asla bunu bana söylemezdi.
***
Elif son sayfayı da okuyunca, kalktı koltuktan. Mektupların bırakılma amacını bilmese de devamını merak ediyordu artık. Komşusunun eşi ve Kazak'ın annesine ne olmuştu. Kazak babası ile neden yıllardır hiç görüşmemişti. Ve belki de en önemlisi oğluyla aynı ismi taşıyan komşusu neden, eşinin yazdığı mektupları bir yabancı ile paylaşıyordu.
Zerrin Timuroğlu
25 Ekim 2025
İstanbul