Birlikte girdiler içeriye. Büyük bir masanın etrafında kadınlı, erkekli toplanmış on beş, on altı kişi sohbet ediyorlar, önlerindeki yemekleri yiyip, içkilerini yudumluyorlardı. Onların salona girdiğini görünce hepsi sustular ve başlarını çevirip baktılar. Masanın en başında oturan kasabadaki doktor ayağa kalktı,
- Geç kaldınız, hoş geldiniz dedi ve bizim için ayrılmış hemen sağ baştaki iki sandalyeyi gösterdi.
Buyrun lütfen, biz de yeni başladık. Kendine yakın olan yere kurtarıcım oturdu, ben yanına oturdum, herkesin gözü üzerimizdeydi. Kadınlar biraz küçümseyerek, erkekler merakla bakıyorlardı. Çoğu doktordu, bizim yemeklerimiz de gelince normale dönüldü ve sohbet yeniden başladı.
Masadaki hiçkimse bana özel bir şey sormuyordu, ya da herhangi bir sohbete dahil etmiyordu, aralarında sanki önceden kararlaştırılmış bir öteleme ve küçük görme davranışı sergiliyorlardı. Bu durum kurtarıcımı rahatsız etmiş görünmüyordu, hatta doktorla derin bir konuşmanın içindeydi, bir hastanenin açılışı ile ilgiliydi konuları.
Bir süre önümdeki yemeğimi yedim, onları dinledim, aptal, aptal gülümsedim sağa, sola. Nasıl oldu bilmeden, birden ayağa kalktım,
- Ne oldu diye sordu kurtarıcım, sohbetini kesip, endişe ile baktı yüzüme,
- Lavaboya gideceğim, dedim, o da hemen kalktı, bana yol gösterdi,
- Bekleme lütfen, şimdi arkadaşlarını alıkoydum diye kızmasınlar bana dedim.
- Burdayım dedi ve az ilerdeki koltuklardan birine yerleşti.
Elimi, yüzümü yıkadım, üstüme, başıma biraz çeki düzen verdim, çıktım. Oturduğu koltuğun kenarına ilişerek, kurtarıcıma eğilerek bir şeyler anlatan doktoru görünce, birden çıkışa doğru yöneldim, beni görmediler. Dışarıya çıktım ve nereye gittiğimi düşünmeden yürümeye başladım. Hava yeni kararmıştı ve deniz yakındı. Beş dakika sonra dalgaların hüzünlü seslerini en iyi dinleyebileceğim yere, kumların üzerine, ceketimi serip oturmuştum.
Denizin vurucu gücü, dalgaların öyküsü bu, neyi anlatacak sudan ve martılardan başka, kıyıda durup beklemeye değecek mi, kim bilir, martılar göz ucuyla bakıyorlar, balıklar korku içinde.
Aslında deniz hayatın bize anlattığı zorunlu bir ders gibi. Belki de yaşamda bu kadar inatla tekrarlanan tek doğa olayı, dalgaların sahili dövüp durması. Engel olunamaz bir tekrar, engel olunamaz bir sevda gibi, her zaman kıyılarında tutar bizi.
Yol üç, dört metre arkamdaydı, arada bir geçen arabalar, dalgaların kararlı terapisini bozuyordu ama Allah'tan yoğun değildi trafik. Gökyüzü bulutsuzdu, ay yeni döngüsüne başlamış tıpkı baharda çiçek açmış çiçekler gibi, sanki ilk kez yeni ay oluyormuş gibi gururla ışıldıyordu.
Telefonun çaldığını duydum çantamda, aldım, açtım telefonu,
- Nerdesin, sesinde hem kaygı, hem merak, hem öfke vardı,
- Siz yemeğinize devam edin dedim, benim varlığımdan bile habersiz bir sürü insanla vakit geçirmek istemiyorum. Ben böyleyim işte, bunu ne kadar erken öğrenirseniz o kadar iyi sizin için. Uyum sağlayamadığım bir ortamda, çivili yatağa uzanmış gibi hissederim, sonra görüşürüz dedim, kapattım.
Kıyıya vurup duran dalgaların beyaz köpükleri el sallıyorlardı ona, korkma diyor gibiydiler, yalnız değilsin, biz burdayız. Kocaman sahil bomboştu yazlıklara gitmişlerdi birçoğu, kalanlar için ise henüz erken bir saatti. Bir kaç saat sonra dolardı buraları, özellikle gençlerle.
Ayıp olmuş mudur diye geçirdi aklından, pat diye çıktım geldim, daha çok benimle tanışmak için düzenlenmişti bu yemek galiba ama doktorun gösterisine dönüşmüştü. Biri bile özellikle kendisi ile ilgilenmemiş, nezaket göstermemişti. Hiç iyi niyetli değillerdi. Aslında onun çevresini, arkadaşlarını bu kadar kısa sürede tanımış olması iyi olmuştu. Şimdi de dürüst olmuş, o da ne yapacağını göstermişti. Bu akşamdan sonra artık aramaz beni bir daha diye düşündü.
Şairin dediği gibi,
Ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak,
Ne herkes kahraman,
Ne dostlar vefalı her zaman
Ceketini kumların üzerine serip oturduğu için üşümüştü, ne denizi ne ayı, ne kumları bırakmak istiyordu aslında. Vefalı dostlarıydı onlar, başka kimsesi yoktu zaten. Toparlandı, kumları silkeleyip, ceketini giydiğin de yine telefonu çaldı, açtı,
- Merhaba arkadaşım, ne haber diyen cıvıl, cıvıl neşeli sesiyle, ev arkadaşı, bankacıyı duyunca neden bilinmez gözleri doldu,
- Merhaba arkadaşım ne iyi ettin aradın, nerdesin,
- Evdeyim, bize tatil yok biliyorsun, sana yetişemedim kusura bakma, nişan filan derken dün geldim,
- Çok mutlu ol insallah, Barış nasıl,
- İyi çok sağol, o da işe başlayacak yarın, yatmadan arayayım dedim arkadaşım, çok yorgunum, yarın yine ararım dedi, vedalaştılar, kapattı. Telefonu çantasına koyup, yola çıkmak için arkasına döndüğünde birden irkildi, biraz ötede kurtarıcısı ellerini kavuşturmuş, dimdik duruyor, kendisine bakıyordu. Yaklaştı,
- Beni nasıl buldunuz,
- Özür dilerim, dedi, çok mu üzüldün, elini hafifçe koluma dokundurdu, yüzünde daha önce hiç görmediğim bir sevgiyle,
- Hadi seni eve bırakayım dedi
Susmak gerekir bazen ya da çok az konuşmak, duyguları ürkütmemek gerekir, sözcüklerin gürültüsünden korumak gerekir bazen sevgiyi, susmak gerekir.
ZERRİN TİMUROĞLU
2022
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder