18 Ağustos 2022 Perşembe

Ayrıntı

        Gözünü açtı, bulunduğu odanın tahta duvarlarından içeriye süzülen cılız güneş ışığı, toprak zeminde, şaşkın çimlerin üzerinde kayboluyordu.

        Ensesinde bir ağrı hissediyordu, kaçırılırken sert vurmuşlardı. Ellerini önünde bağlamışlardı, ayakları serbestti. Küçük bir barakaydı burası. Dışarıdan rüzgarla dertleşen ağaçların sakinleştirici seslerini duyuyordu ama aynı zamanda büyük bir yalnızlığın yankısı da vardı.


        En son hatırladığı denizde oluşuydu ve denizin derinliğinde aradığı parlak bir şeydi. Rüyası gerçek olmuştu. Bunu hissettiği halde ve sert adam defalarca uyardığı halde niye gitmişti denize, bile bile ladesti.


        Yerde iki büklüm yatıyordu, doğrulmaya çalıştı, sırtını aralıklı tahtalardan oluşan duvara dayadı, o zaman daha iyi gördü dışarısını, bir ormandaydı. Sanki çok uzak olmayan bir nehrin neşeli su sesi geliyordu, garipti tasasız akıp gidiyordu nehir, yapraklar tasasız konuşuyorlardı ağaçlarla, hiçbirinin kendi durumuna aldırdığı yoktu.


        Susamıştı, kapalı kapının ardında kendisini bekleyen birilerinin olup olmadığını merak etti, seslenmek, su istemek istedi. Bir an hiç sesi çıkmadı, zorladı kendisini, bağırdı. Hiç cevap yoktu, hiç hareket yoktu. Onu bu ıssız yerde bırakmışlardı yalnız başına. 


        Barakayı taradı gözleriyle, sağ tarafında, az ötede bir şişe su gördü, ayağa kalktı, bağlı elleriyle şişenin kapağını açtı, kana kana içti. Duvarlardan birinin tahta aralığına gözünü dayadı, gerçekten ormandı dışarısı ve kulübenin biraz uzağından bir nehir akıyordu.


        Denizde, üzerinde mayosu vardı, onu bayılttıktan sonra giydirmişlerdi bu elbiseyi demek ki. Mavi, çiçek desenli, bileklerine kadar uzanan, yakası açık, bol rahat bir şeydi. Mayosu da hala elbisenin içindeydi.


        Dişleriyle önünden bağlı ellerini çözmeye uğraştı ama çok sıkı bağlamışlardı. Kapıyı açmaya çalıştı, olmadı. Barakanın içinde  bir kapı daha vardı, onu açtı, tuvaletti, bir de küçük bir musluk, lavabo vardı.


        Tekrar yere oturdu, sırtını dayadı tahtalara, gözünden ardı ardına gözyaşları akmaya başladı, nasıl kurtulacaktı bu cehennemden, bu akıl hastası doktor kadından nasıl kurtulacaklardı. Sert adamın kardeşini öldürmüştü şimdi sıra kendisindeydi. Sert adamın uçağı akşamdı, daha güneş batmamıştı, demek ki çok uzun süre baygın kalmamıştı.


        Doktor kadını düşündü, zengindi, güzeldi, başarılı idi, kendisini hiç sevmeyen biri için bu şekilde çabalaması, bu saçmalığa inanması ne talihsizlikti. Bu takıntı hem kendisinin hem çevresindeki herkesin hayatını mahvediyordu.


        Bunu araştırmak isterdi yani bu takıntının tek suçlusu doktor muydu gerçekten, akıl hastalığı mı neden oluyordu bu davranışlarına. Ama sert adam onunla evlenmişti bir zamanlar yani çok değer vermişti aksi halde evlenmezdi. Ailesinin ısrarlarına ya da başka birilerinin tehditlerine boyun eğecek biri değildi sert adam. Sevmiş olmalıydı doktoru o zamanlar.


        Bu düşüncenin canını acıttığını hissetti. Zaten zor durumdayken bunları düşünmenin kendi canına zarar verdiğini anladı, başka şeyler, daha umutlu, daha güzel gelecekler hayal etmeliydi, morali önemliydi.


        Başını duvara dayadı, gözlerini kapattı, bir öğretmen arkadaşının evlenme sürecini hatırlamaya çalıştı. Çok sevilen biriydi kız, çok çalışkan, kültürlü, karakterli, farklı biriydi. Evlenmeye kalktığında, seçtiği adamı hiç onaylamadı arkadaşları, ona hiç yakıştıramadılar. Onlar evleninceye kadar dedikodu kazanları kaynadı durdu arkalarından.


        Öğretmen arkadaşı kız dinlemedi kimseyi, aslında arkadaşlarından hiçbiri de açık, açık konuşmadı onunla, neden karşı olduklarını anlatmadı hiçbiri. Yüzüne güldüler, beğenmediklerini kısaca belirttiler sonra arkadaşları her öğretmenler odasından çıktığında arkasından konuştular.


        Ve ne yazık ki haklı çıktılar. Dürüst olup düşüncelerini açık, açık paylaşsalardı arkadaşları ile belki her şey çok daha farklı olabilirdi.


        Kendisi de bir şey dememişti çünkü yeni gelmişti okula. Yalnız bir gün o öğretmenle kantinde çay içip sohbet ederlerken, şu soruyu sormuştu ona,


        - Arkadaşım, eline şu  an Alaaddin'in Lambası geçse, içindeki cinden dileyeceğin üç dilek ne olurdu.


        Arkadaşı, mutluluk, ev, başarı dilerim demişti ki bu cevaplara çok şaşırmıştı. Çünkü henüz evlenecek olan birinin, hiçbir şey istemem demesini beklerdi, mutluluktan.


        Barakanın içi, gittikçe karanlığa gömülüyordu ve yapraklar susmuşlardı ve nehir akmıyordu artı, sesler nereye saklanmışlardı, olumlu düşünmek, içinde büyüyen korkunun gazabından kaçmış, arkasına bakmadan kaybolmuştu.


        Dışarda ayak sesleri duyduğunda bütünüyle buza kesmişti kanı sanki, dehşetle kapıya bakıyordu karanlıkta, ayakların altında ezilirken kuru dalların çıkardığı çıtırtılar, yüreğinin bütün fenerlerini söndürdü. Kapı açıldı, elinde, büyük, parlak bir fenerle biri göründü eşikte. Öğretmenin gözleri, şaşkınlıktan kocaman kocaman açılmıştı.




ZERRİN TİMUROĞLU

2022 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...