18 Şubat 2021 Perşembe

Ayı-Şığı

         Oğluna seslendi salondan,

    -Gel annecim masal anlatmamı istiyordun,şimdi vaktim var anlatayım, ister misin.


        Salona açılan kapıların birinden topluca, beyaz tenli, kocaman güzel gözlü, 4-5 yaşlarında görünen güzel giydirilmiş sevimli bir erkek çocuk koşarak geldi, annesinin yanına kanepeye oturdu.

  

    -Hazırım annecim anlat, ayı masalını ama.

    -Tamam dedi annesi ayı masalını.


        Bir zamanlar uzak, çok uzak ülkelerin birinde bir kral yaşarmış. İyi bir kralmış, halkını seven, onların iyi yemesini, iyi evlerde oturmasını, iyi zanaatler öğrenmesini, hem çalışıp hem eğlenmelerini isteyen, bunu sağlayan, halkının tüm dertlerine çözüm arayan, bulamadığı zaman üzülen muhteşem bir insanmış.


        Bu kralın iki oğlu bir kızı varmış. Onlar da devlet işlerine yetenekleri, eğitimleri, bilgileri oranında katılır, krala yardım ederlermiş. Kral çocuklarını birbirinden ayırt etmezmiş ama sanki kızını daha fazla severmiş.

  

        Kralın şahane sarayının büyük bahçelerinin biri tamamiyle hayvancılığa ayrılmış, nadide atlar, büyükbaş, küçükbaş hayvanlar, kuşlar, tavuklar, horozlar, büyük havuzlarda nadide balıklar yetiştirilirmiş. 


        Oğlu masalın burasında,

    -Büyükbaş, küçükbaş hayvan ne annecim.

    -Tam da tanımlandıkları gibi annem, örneğin inek büyükbaş, koyun küçükbaş, öyle yani.

    -A anladım dedi çocuk, devam et anne.


        Günler huzurla, bildik, alışıldık olaylarla geçerken, birgün hayvanlara bakan bakıcılardan biri telaşla kralın huzuruna çıkmak için izin istemiş. Hem korkudan titriyor hem kral ne diyecek, söyleyeceği olayı nasıl karşılayacak diye  yerinde duramıyormuş.


        Kral bir süre sonra çağırtmış bakıcıyı, o da merak etmiş bu sıradışı görüşme isteğini,rutin olarak belirli zamanlarda bilgi alırmış kral bakıcıdan ama zamanı gelmemiş daha.


        Heyecanla çıkmış kralın huzuruna bakıcı, yerlere kadar eğilip selam vermiş, 


    -Konuş demiş kral, mesele nedir, nedir bu telaş.

    -Kral hazretleri, dün gece ülkenin en iyi iki atı ki sizin en sevdiğiniz iki Arap atı parçalanmış olarak bulundu.


        Kral bunu duyunca hiddetle fırlamış yerinden

    -Ne demek bu ne diyorsun sen, benim sarayımda kim cesaret eder böyle bir şeye.


        Bakıcı kralın hiddetinden o kadar korkmuş ki konuşamamış bir an. Kral bağırmış yine öfkeyle

    -Konuşsana be adam nasıl olmuş kim yapmış bunu.


        Bakıcı gözlerini tahtın önündeki şahane taşlara dikip sesi titreyerek,

    -Maalesef bilmiyoruz kral hazretleri, hiç kimse birşey görmemiş.


        Kral, yardımcısına saray muhafızlarının komutanını çağırmalarını emretmiş, 

    -Gelen komutana bakıcı ile ahırlara gitmesini, atlarını parçalayanın kim olduğunu bulmadan da karşısına gelmemesini söylemiş. 


        Böylece huzur içinde, sıradanlığın, alışılagelmişliğin sükunetinde yaşayıp giden ülkede birden saraydan yayılan dedikodularla insanlar korkmuş. Bakıcının kralın huzuruna çıkıp atların parçalandığını haber verdiği günlerden epeyce sonra bunu kimin yaptığına dair en ufak bir kanıt bulunamamış. Kral o kadar kızgınmış ki herkes huzuruna çıkmaktan korkar olmuş.


    -Anne bir dakika bekler misin su içip geleceğim hemen,

        Çocuk koşa koşa masanın üzerindeki sürahiden yanındaki bardağa su doldurup kana kana içti,

    -Çok susamışsın annecim.

    -Evet 

        Devam ediyorum o halde,


        Çocuk annesinin yanına oturdu yeniden, dinlemeye hazır bekledi.


        Kral atlarının hergün katledilişine çare bulamayınca oğullarını çağırmış huzuruna,

     

    -Hanginiz bu işi çözerse onu kral yapacağım, demiş.

        Oğulları heyecanla ayrılmışlar huzurdan.

        Oğullar aralarında anlaşmışlar, geceleri sırayla ahırlarda nöbet tutacaklarmış. İlk önce büyük olan nöbet tutmak istemiş.


        Akşam olunca kralın büyük oğlu yanına silahlarının en iyilerini ve biraz da uyumamak için yiyecek, içecek almış, ahırları en güzel gören yüksek bir yere saklanıp beklemeye başlamış. Saatler ilerledikçe sıkılmış beklemekten, ne biri gelmiş ne bir ses, ne kıpırtı duyulmuş. Uyumamak için bir şeyler yemiş, içmiş, etrafa bakınmış ama bir süre sonra uykuya teslim olmuş.

        

        Sabah bağırma sesleri ile uyanmış, ahıra gelen görevliler üstleri başları kan içinde sağa sola koşturuyorlarmış. Yine bir kaç at parçalanmış olarak bulunmuş.


        Ertesi gün küçük kardeş beklemeye gitmiş ahırlara, hava kararınca cebinden bir küçük bıçak çıkarıp sağ elinin baş parmağını derince kesmiş. Üzerine yanında getirdiği tuzu ve biberi dökmüş, acıdan gözünden yaş gelmiş. Saatler gece yarısını gösterdiğinde ,karanlığın içinden ahırlara doğru koşan bir gölge görmüş, iri, kocaman, paytak paytak hareket eden, garip bir yaratıkmış.

        Hemen fırlamış kalkmış saklandığı yerden, kılıcını çıkarmış,

    -Dur diye bağırmış.


        Sesi duyan yaratık  bir anda sendelemiş, ne yapacağını bilememiş, geldiği yöne doğru koşmaya başlamış.


        Kralın küçük oğlu şaşkınmış ,nereye koşuyor bu saraya doğru demiş kendi kendine. Şimdi saray muhafızları yakalar diye düşünmüş. Muhafızların zafer nidalarını duymayı beklemiş ama ne bir ses duyulmuş ne bir hareket olmuş. Nefes nefese sarayın kapısına geldiğinde sakin sakin bir şeyden habersiz  nöbetteki askerleri görmüş. Bağırmış onlara, 

        

    -Buraya koşan o at katilini görmediniz mi,

    -Şaşkın şaşkın bakmışlar muhafızlar, hiç kimsenin, hiçbir yabancının saraya gelmediğini, saraya girmediğini söylemişler.


        Kralın küçük oğlu babasının huzuruna çıkarak olanı biteni anlatmış ve bu gece de nöbet tutacağını söylemiş. Peki demiş kral, yanına  askerlerden de almasını söylemiş ama oğlu kabul etmemiş. Çünkü bu yaratığın askerleri fark ederse gelmeyeceğini düşünmüş.


        Ertesi akşam yine saklanmış iyi bir yere, yine parmaklarından birini kesip tuz ve biber dökmüş üstüne uyumamak için ve beklemeye başlamış. Tıpkı bir gece öncesinde olduğu gibi ilerlemiş saatlerde iri, paytak yürüyüşlü yaratığı karanlıkta ahırlardan birine girerken fark etmiş  Fırlamış yerinden yakalamak için ama yine yaratık onu görmüş, saraya doğru koşup gözden kaybolmuş. sarayın kapısının önüne koşan kralın oğlu muhafızların hiç kimseyi görmediklerini öğrenmiş. Kraldan izin alarak tüm sarayı karış karış aramışlar ama hiçbir yabancıya rastlamamışlar..


        Kralın oğlu yine babasının huzuruna çıkmış, olanı biteni anlatmış. Bir gün daha ahırlarda beklemek için izin istemiş,

         

        Kral,

    -Buna izin veremem çünkü üç günlüğüne güney bölgemizdeki sorunları çözmek için askerlerle birlikte hareket edeceksin

     

        Böylece saraydan ayrılmak zorunda kalan küçük oğul, aklında at katili ile ilgili deli sorular kalakalmış. O gittikten sonra aynı olaylar devam etmiş, atları parçalayan herneyse  işine devam etmiş. Kral çok üzgünmüş, kim beklerse beklesin, kaç kişi beklerse beklesin ahırları o yaratığı yakalayamıyormuş.


        Çocuk,

    -Annecim mutfaktan kek ve meyve suyu alıp geliyorum hemen geliyorum, çok heyecanlı olur mu,

    -Tamam annem bekliyorum acele etme,


        Anne oğlunun oturacağı yerin önüne bir sehpa çekti, bekledi. Çocuk  birkaç dakikada gelip elindekileri sehpaya yerleştirdi, annesine baktı,

    -Hadi annecim.

    -Pekala,


        Aylar geçmiş, kralın küçük oğlu seferden büyük zaferlerle dönmüş. Saraya yaklaştıkça ülkenin dört bir tarafında üzülerek izlediği sessizliği, korkuyu aynı şekilde hissetmeye başlamış.


        Ordusu büyük kayıplar vermiş, yorgun sarayın bahçesine girdiğinde. tek bir yaprak kımıldamıyor, bir ses duyulmuyor canlılık bir varlık gösteremiyormuş.


        Atından yere atlayıp saraya doğru koşarken bir anda üst katların birinin penceresinden kendilerine bakan biri varmış gibi gelmiş, içi ürpermiş. Çünkü koca sarayda o gölgeden gayrı yaşamı var edecek hiçbir şey yok gibiymiş..


        Tekrar başını kaldırıp pencerelere bakmış. Bir anda buz tutmuş göle atlamış, korku her hücresinde fırtınalar çıkarmış. Nasıl olur, doğru olamaz bu.


        Artık kimsenin yaşamadığı topraklarda, sarayın üst katlarının birinden kızkardeşi bir ayı kılığında dimdik durmuş aşağı bakıyormuş. Hiç kıpırdamıyormuş, dudağının kenarıdan kan sızıyormuş.

        

        Ay ışığı yukarıya saraya bakan herkesi sessizliğe, işbirliğine, yok oluşa ,kralın kızının vahşetine ortak ediyormuş. 


    -Beğendin mi annem, 

    -Evet annecim, beğendim , birazcık korkutucu.

    -Sen şimdi odana git annem yeni derginin bulmacalarını çözmedin ben de yemeği hazırlayayım,

    -Tamam annecim, peki bu masalın sonu nasıl bitiyor ki, kralın kızı küçük kardeşini de yiyor mu acaba.

    -Sonunu bilerek tamamlamadım annem, her dinleyen kendi istediği gibi bitirsin istiyorum, kim yenmiş kim yenilmiş kim bilir?

    -Bence kralın küçük oğlu yakalamıştır ayı kız kardeşini, o kral olmuştur.


        Anne gülümser, belki de ayı-şığında neler olmuş veya neler olacak bilmiyoruz


        Oğlu çok zeki bir çocuktu  3,5 yaşında okumayı öğrenmişti hem de küçük harflerle, ona kitap okurken okurken kendi kendine okumaya başlamıştı. Bu yüzden hem sevinçli hem kaygılıydı farklı olmak bu sıradan insanlar arasında en zor olandı.


        Akşam karanlığı ile gelmişti, mutfağa gitti, perdeleri örtmeden bulutların arasından kendini habire göstermeye çalışan dolunayı izledi biraz, sarayın üst katlarından sessizce ay ışığında aşağıya kardeşine bakan o korkunç gölge içini titretti.


        Yemek hazırlığına girişirken oğlunun da dediği gibi korkutucu olan bu masalı neden küçük oğluna anlattığını düşündü, şimdiden her şeyin göründüğünden çok farklı olabileceğini, hiç tahmin etmediğimiz insanların farklı yüzleri olabileceği gerçeğine alışmalı, her zaman kafasında soru işareti olmalı, şimdi anlamayacak ama aklının bir köşesinde hep ahırlardan saraya kaçıp kaybolan yaratığı merak edecek, eminim.


ZERRİN TİMUROĞLU


2017  İSTANBUL


 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...