Denizin ortasında, tahta bir sandaldaydı. Kürekleri bırakalı olmuştu epeyce. Hava güneşli, mavi gökte bir tane bulut yoktu. Deniz hafif kıpırtılarla hatırlatıyordu kendini. Elinde defteri bir şeyler yazmaya çalışıyordu. Orta boylarda, zayıf, kumral, kemikli, sert yüz hatlarına sahip bir erkekti. Güneşte çok kalmıştı anlaşılan, derisi kapkara olmuştu neredeyse.
O kadar garip bir resim oluşturuyordu ki uzaktan bakınca, sonsuz gibi görünen suların ortasında, yapayalnız bir insan. Kayığında oturuyor ve yazmaya çalışıyor. Yani o kadar usanmış mı insanlardan, o kadar çaresiz mi kalmış yalnız kalamamaktan.
O görmüyor ama kayığın hemen altından kocaman bir balık geçti az önce, balığın sırtı azıcık kaldı suların üstünde. Pırıl, pırıl, siyah, kaygan bir kayboluşla gitti, görünmedi bir daha. Gitmeseydi tehlikeli olur muydu bilinmez, büyüktü çünkü.
Ama bu adam biliyor olmalıydı tehlikeleri, kayığın içinde birkaç kitap, biraz meyve ve su vardı. Koca karada bulamadığı bir şey olmalıydı, onu bu ıssızlığa mecbur eden içinde bir yangın olmalıydı, belki onun için suya yakın olmak istemişti, kim bilir.
Elindeki kalemi sandalın içindeki kitaplardan birisinin arasına sıkıştırdı, defteri açık olarak ters çevirdi kucağına. bir portakal aldı soymaya başladı. Bir yandan da denize, gökyüzüne bakıyordu. Geniş kenarlı şapkasına uzanıp aldı, güneş çok fazla yakıyordu. Gizlendi gözleri şapkanın siperine. Bu ıssızlıkta bile sığınmak istediği bir yalnızlık arıyordu sanki.
Kız arkadaşından ayrılalı çok olmamıştı, uzun yılların alışkanlığı, inanmışlığı ve her şeyden önemlisi ayrılığın nedenini anlayamaması bir kuyuya atmıştı onu. İyi bir yazardı, fazla değilse de kazandığı para iyiydi, daha da iyi olacaktı. Neden bitirmişti, arkadaşı.
Bitişler sinsiliğe mecbur bırakılır, bağıra, bağıra geliyorum der ayrılık, duyuramaz sesini, sonra nedense bir de çok şaşırılır. Yazdıkça defterine hatırladıklarını şimdi, anlıyordu, bu kadar sürmesi bile bir mucizeydi ilişkinin. Eğer o bitirmeseydi yine de cesaret edip dalamazdı bu bağıran sulara. Yanlış giden her şeyi derdest edip yok ederdi yine hep yaptığı gibi.
Bizi tutsak eden alışkanlıklarımız, korkularımız, zamanın düşmanları, geri kazanılması olanaksız olan. Başka birine kaymıştı gönlü arkadaşının, ama o bunu kabul etmezdi. Daha asil nedenler peşindeydi, olmuyor, anlaşamıyoruz, denedik olmadı gibi. Açıklamalar böyle durumlarda saçmadır zaten, sonuç önemlidir, durumu kabul etmek, yön çizmek önemlidir.
Bugün bu yüzden denizin ortasındaydı, yüreğini tuzlu sularda yıkamaya, kalemini balıkların bereketine teslim etmeye gelmişti. Bir yazardı o ve işini yapmalıydı.
Bir yeni hikaye anlatmalıydı. Bir hikayeyi anlatmaya başlayınca, tek bir yol olmuyor önümüzde. Kılcal damarlar gibi, nereye dağıldığı belli olmayan bir dağınıklığın içinde kalıyorsunuz. Belki de ustalık burada başlıyor, konuyu netleştirmek, bir tokat atmak okuyucuya korkmamak.
Düşünün önünüzde yüzlerce damar var kanayan ve siz hangisini en kısa sürede durdurabilirsiniz, hayati olan seçilmeli ama nasıl. Konuya mı öncelik verilmeli, kişilere mi. Birbirinden bağımsız değil derseniz yanılırsınız. Bazen kişi alır başını gider, konu sırtındadır.
Portakal kabuklarını denize attı, sonuçta denizi kirletecek bir şey değildi. Bir dilim ayırıp ağzına attı, o inanılmaz lezzetli su boğazından akarken, hikayesini dertleriyle değil aklıyla yazmaya karar verdi. Evet yaşadığı ayrılığı anlatmak istiyordu ama yenilmeden, bir eli tutarmış gibi değil hiç bırakmadan. Derdinin yanında yürümesine izin verecekti ama arada onu unutacağını bilerek.
Bir hikayenin içinde bir insanı anlatmak, üstelik kendini, onu insanların hayalinde oluşturmak keyiflidir. Ama o kadar da sancılı. Kahraman sizindir tamam, ya doğrular, ya böyle bir insana rastlama ihtimali. Şart mıdır yani gerçekte bir yansımasının olması, bilmiyorum.
Aniden kayığının az ötesindeki, parlak, siyah çıkıntıyı gördü, kaskatı oldu. Köpek balığı olabilir miydi acaba. O kadar uzaklaşmış mıydı kıyıdan. Telaşla etrafına baktı, kara görünmüyordu. Hemen küreklere asıldı, geriye doğru hızla çekmeye başladı.
Güneş kollarının gücünü kaybediyor gibiydi, ısısı azalmıştı, rüzgar hiç yoktan çıkmıştı, şapkasının siperliğinde kıvrılan kıpırtılar vardı artık. Hem kürek çekiyor hem de ikide bir arkasına bakarak sahilin görünüp görünmediğini kontrol ediyordu. Uzaktan kıyıyı gördüğün de sevinçle doldu yüreği, hızını kesmeden yoluna devam etti.
Akşama hazırlanıyordu deniz de gökyüzü de, yalnızlık, keder tohumlarını atıyorlardı şimdi. Sabaha kadar kimi düşüreceklerdi tuzaklarına acaba.
Kayığını kumların üzerine güçlükle çekti, defteri elinde çöktü yere. Erken çıkan yıldızlara baktı. Eve gidip yazısına devam etmek istiyordu. Biraz dinlenmeliydi.
Gerçek hayatta yaşaması ya da yaşama ihtimali olmayan bir insanı anlatmanın anlamı ne peki. Hani örnek olsun diye ise, inandırıcılığı olmayanın takibi olmaz bence. Ya gizlemeli bütün olumsuzluklarını ya kendi de inanmalı bir masala.
Arkadaşının onu terk etmesiyle hissettiği en keskin duygu hakarete uğramış olmaktı. Güvendiğin birinin artık başka birine ait olması, sizinle hiç bir bağının kalmamasını kabullenmek zordu. Zorbalık, ısrar, iftira yakışmazdı iyi insanım diyene tabi.
Artık iyice kararan, yıldızları kapıdan içeri alan havaya kırgın kalktı sahilden, evine dönerken sanki arkasından üstüne atlamaya çalışan, siyah, kaygan, büyük bir balık var gibiydi, yutacaktı sanki bir lokmada. Oysa ki artık geride bırakmıştı suları, geride bırakmıştı. Evet iyi bir şeydi bu iyi olmalıydı.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder