5 Kasım 2021 Cuma

Simin

        Ben gün batımlarını seviyorum. Güneş, ışınlarını yavaş yavaş çekerken yeryüzünün bir yarısından, denize bıraktığı, bulutlara bıraktığı, her şeyi boyadığı o rengi, kızıllığı seviyorum. Hemen yeniden başlamak telaşının olmadığı, yaşanmış ne varsa belki de sona gelindiği o gün batımı saatleri seviyorum, artık insanları görme mecburiyetimin olmayacağı o akşam saatlerini müjdeleyen yarı karanlığı seviyorum.

        Bu umutsuz olduğum anlamına mı geliyor bilmiyorum, böyle bir dünyada yaşayıp umutlu olmak yalanına ne kadar kanabilir ki insan öyle değil mi. Bazen uyusam uyansam bildiğim, yaşadığım her kötü şeyi unutsam diyorum. Bunu deneyen, Efes Antik Kentindeki Yedi Uyurlar geliyor aklıma. Kralın zulmünden kurtulmak için uyurlar ve üçyüz yıl sonra uyanırlar ama farkında değillerdir geçen zamanın, bir gün uyuduklarını sanırlar.


        Dışarısı çok soğuktu. Sabahtan beri kar yağmış her tarafı bembeyaz yapmıştı. Artık yağmıyordu, akşam saatlerinde soğuk, karı bile bezdirmişti canından. Caddeler işlerinden eve dönmek için koşturan insanlarla dolmuştu. Ankara, Kızılay meydanı, orda bir okulda, geçici bir işte çalışıyordu, mesleği ile ilgili bir iş bulamamıştı, ablasına da daha fazla zahmet vermek istemiyordu, zaten üniversiteyi onun sayesinde okumuştu.


        Güven Parkın içinden geçip, Kocabeyoğlu Pasajının önünden Yenimahalle otobüsüne binecekti. Yol çok uzaktı, çok yoruluyordu bu sıradan işte ama dayanıyordu. Bu saatlerde ışıl ışıldı Kızılay Meydanı, hep çok şahane şeyler olacakmış gibi hissederdi bu saatlerde, bu soğukta, böylesine yorgunken ve aslında iyimser olmak için hiç bir neden yokken. Oynardı aklından bu umut oyununu. Sanki işten eve gitmek için kalabalık bir otobüste, belki ayakta değil de sekiz atın çektiği içi sıcacık, rahat minderlerle döşenmiş, sıcak çay içtiği bir arabadaymış gibi, az önce en sevdiği ayakkabıyı almış, en güzel mantoyu giymiş gibi düşlerdi.


        Minderlere gömülüp yumardı gözlerini ama hemen açardı yeniden, ışıl, ışıl caddeleri, şık giyinmiş insanları, sanki hemen çok güzel şeyler olacakmış hissini veren ışıklı süslemeleri her gün, her gün seyretmekten bıkmazdı. Masalların armağanıydı bu hayaller işte, her biri bir kement atıp bir sıkıntısını alıyordu üzerinden, sevgili masallar.


        Kibritçi Kız, hani kibrit satarken üşüdüğü için kibritleri teker, teker yakmak zorunda kalan ama yine de donmaktan kurtulamayan küçük kız. Ben de hayallerimle yakıyordum odunları, hayallerimle caddenin ışıklarında mutlu yarınlar sahneliyordum ama donacaktım bir gün biliyordum, caddenin ışıkları ertesi gün işe gelirken sönmüş oluyordu. Cam fenerler sinsi, sinsi gülümsüyorlardı yarı bıraktıkları her umuda, seviniyorlardı.


        Ablam eve benden biraz önce varıyordu, Ulus’ta bir bankada çalışıyordu, daha yakındı Yenimahalle’ye. Ablam, Simin, o kadar güzel bir kızdı ki, ailenin tüm yükünü omuzlamadan, yıpranmadan önce insanlar gözlerini alamazlardı ondan. 


        Tuhaf aslında, iyi olmak sıradan yapıyor bizi ama kötülük özel kılıyor. Neden iyi insanlar sanki görünmezlik pelerini varmış üstlerinde gibi yok sayılırlar, bilmiyorum. Cevaplarını merak ettiğim ama zaman ayırmak istemediğim onlarca sorudan biridir bu. Ablamın varlığıyla akşam varacağı eve ev diyebiliyordum. Gözleri yolda kalmıştır şimdi, o eve varıncaya kadar huzur bulamaz, biliyordu.


        Otobüsten inince oturdukları ev uzunca bir yolun sonunda tam karşıda görünüyordu, hatta balkonundan yazın gelirken el sallıyorlardı birbirlerine. Uzun, düz, kumral, gür, parlak saçları, beyaz, pürüzsüz teni, kocaman ela gözleri, kalkık, biçimli burnuyla Simin, ablası. O olmasaydı asla büyüyemezdi, engellerle dolu bir koşuydu yaşam onun için. Her engeli hiç yorulmadan kaldırır, kaldıramazsa ona sımsıkı sarılırdı, öyleydi işte, Simin’di.


        Cadde ışıl, ışıldı indiğinde de ama eve kadar olan yol karanlıktı. Sadece karşıdan görünen yüksek binaların ışıkları aydınlatıyordu biraz. Hızlı hızlı yürüyordu, yolun kenarındaki duvarların hemen arkasında boş, eski binalar vardı. Ordan geçerken ürperiyordu biraz. Elleri kabanının cebinde, başında beresi, çenesini yakanın içine gömmüş yürürken birden önünde bir karartı fark etti ve refleksle iki kolunu uzatıp önündeki karaltıyı tutup yana fırlattı, korkudan buz kesmişti ama baktı savurduğu şeye, on dört, on beş yaşlarında bir çocuktu.


        Hızla koşmaya başladı, hiç kimse yoktu yolda. O kadar korkmuştu ki titriyordu. Daha çocuktu saldıran, neden yapmıştı ki, üstü başı perişandı çocuğun.


        Eve vardığında ablasıyla paylaştı, sımsıkı sarıldı ona,  sakinleştirdi onu, çay getirdi, yemek getirdi, bütün gece arada kalkıp baktı, üstünü örttü. Çok korkmuştu ama çocuğa da üzülmüştü. nasıl o hale gelmişti, nasıl.


        Ben gün batımlarını seviyorum hele bir de güneş henüz batmamışken ayın ışığının denize düştüğü saatleri. Kayalıklara oturup dalgaların müziğini dinlerken, hem aya hem güneşe sorular soruyorum içimden. Korkularımızla küçülen yüreğimizle, hiç bir şey yapmadan kalmamız doğru mu diye.


        Ben gün batımlarını seviyorum, o ışık oyunlarında kaybettiklerimi suya bıraktığım çiçeklere emanet ediyorum, güllerin üzerindeki ayak sesleri her zaman kalbimin derinliklerinde, öylece duruyor.




ZERRİN TİMUROĞLU

2021


. . 


      


     

     


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalnız Olmak

          Burnunu soğuk cama dayamış, üçüncü kattaki dairesinden yağmurlu, yer yer sokak lambalarıyla aydınlanan sokaktan geçen insanları iz...