İskoçya denilince ‘Cesur Yürek’ aklına geliyordu. William Wallace adında bir İskoç kahramanının, aşık olduğu kızı bir İngiliz soylusu ile paylaşmayı reddetmesiyle başlayan ve bir özgürlük mücadelesine dönüşen isyanı anlatılmıştı filmde. Mel Gibson, olağanüstü oyunu ve yönetmenliği ile kim bilir ne çok iz bırakmıştır dünyanın her yerindeki, milyarlarca insanın yüreğinde.
Yani sevmek aslında kolay bir mesele değildir. İster bir yabancıyı, ister evladını, ister vatanını, ister bir canlıyı.
Sorumlulukları vardır, içinizden taşan, kendinizin bile engel olamayacağınız taşkınlıkları, kavgaları vardır sevginin. Öyle oturduğunuz yerden seviyorum demekle olmaz, gerçek olmaz, iz bırakmaz.
Sevmek belki de yaşamayı değerli kılan tek şeydir, ama sadakatle, ama her şeyi göze alarak ama bütün bencilliklerden, bütün hırslardan kurtularak, tıpkı William Wallace gibi.
Dalgaların sesi gitgide daha bir duyulur hale gelmişti. Hava da serinlemişti birden. Sanki gökyüzünde küçük bulutlar birikmişti, daha çoğuda gelecek gibiydi. Sonbaharın gizli hüznü, yeşile, güneşe düşmanlığı yaklaşıyordu galiba.
Kumsalda otururken sert adamın onun arkasından gelip, yanına oturmasını, ona her şeyin iyi olacağını söylemesini istemişti aslında. Hep yaptığımız gibi, içimizden geçen, kaçarken kovalanmaktır. Oysa bir saat geçmiş olmasına rağmen sert adam görünmemişti ortalarda. Mektubunu okumuş ve yazılanları kabullenmiş olmalıydı.
Kendisinin de istediği bu olmasına karşın niye bu kadar mutsuz hissediyordu kendisini, sanki sonsuz bir çölün tam ortasında, bir başına kalmış gibi niye bu kadar kuma dönüşmüş, niye bu kadar susuz hissediyordu.
Kalktı, üstündeki kumları silkeledi, caddeye doğru yürümeye başladı. Kaldırımda ayakkabılarının içindeki kumuda temizledi. Saat ilerlemişti, insanlar işlerine, alışverişlerine gitmek için çıkmaya başlamışlardı sokağa.
Karnı acıkmıştı, yakındaki bir çay bahçesine doğru yürüdü, oturmadan önce ellerini yıkadı. Gelen çocuğa çay ve kahvaltılık bir şeyler söyledi. Sadece üç masa doluydu, biri de kendi oturduğu masanın hemen önündeki masaydı. Deniz git gide sesini yükseltiyordu, kendi kızgınlığı mıydı bu çırpınış, bize uyarı mıydı yoksa o da bilmiyor muydu nedenini.
Öndeki masada oturan orta yaşlarda bir erkekti. Açık renk bir pantolon ve mavi renk bir gömlek giymişti, şık sayılırdı ve masaya koyduğu bir kitabı okumaya dalmıştı. Bir elinde fincanını tutuyor arada içiyordu.
O, masaya, denizi karşısına alacak şekilde oturduğu için birbirlerini rahatça görüyorlardı, sanki bir ara kitaptan başını kaldırıp, kendisine selam verdiğini sanmıştı, ama tanımıyordu ki niye selam versin demiş, unutmuştu.
Kahvaltısını bitirip ikinci fincan çayı isterken, adamın doğrudan kendisine baktığını ve gerçekten gülümsediğini gördü,
- Günaydın, çay çok güzel dedi.
Sinirlenmişti, ne rahatlıktı bu, tanımadığı bir kadına ne diye gülümsüyordu, diye düşündü. Hafifçe başını eğdi, denize döndü. Cevap vermediği için, kızdığını anlayacağını ummuştu. Ama hayır, az sonra,
- Siz, öğretmensiniz değil mi diyen sesini duyunca irkildi, ona bakınca, samimi ama saygıyla bakan gözlerini gördü. Kızdı kendine, ne yabani, ne art düşüncelisin diye içten, içe azarladı kendini. Belli, adam veli filandı işte.
- Evet, dedi, günaydın.
- Benim yeğenimin dersine giriyordunuz hocam, sevdiği tek öğretmendiniz, sizin sayenizde o zor dersi sevdi ve başarılı oldu.
Böylece tatlı bir sohbete başladılar ama aynı masada değil, ayrı masalarda, önce eğitimden sonra kitaplardan, inanılmaz kolay, anlaşılır, her türlü egodan uzak, sakin. O kadar iyi geldi ki bu sohbet ona, bir kaç saat önce düştüğü çöllerden, kocaman kanatlı bir kelebeğin kanatlarında yemyeşil bir vadiye bırakılmıştı sanki.
- Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum dedi, adam. Mavi gözlerinde iki küçük fener vardı yanan, güven veren, huzur veren bakışları vardı. Çok güçlü görünüyordu ama hiç yüzünüze şamar atmadan, kocaman bir dağ, sanki kocaman vadilere saklanmıştı.
- Kalkmam gerekiyor, arzu ederseniz sizi de gideceğiniz yere bırakabilirim, dedi.Mimarmış, belediyede bir toplantısı varmış.
- Teşekkürler, ben biraz daha oturmak istiyorum dedi, tokalaştılar, ayrıldılar. O gidince nereden geldiğini bilmediği bir güven yerleşti yüreğine. Birden hayatın sadece sert adamdan ve doktor kadından ibaret olmadığını anlamıştı. Bu karşılaşma çok iyi gelmişti ona.
Tesadüfler iyidir bazen eğer gerçekten tesadüflerse. Biraz daha oturup kalktığın da çarşıya doğru yürürken, çay bahçesinin az ötesinde bir arabanın içinde, öfkeyle onu izleyen sert adamı fark etmedi. Sanki bir an yüzüne bir alev gelmiş gibi irkildi ama önemsemedi, sonbahar dedi ve yürümeye devam etti.
Zerrin Timuroğlu
2022
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder