Geçmişi hatırlamak bazen çok zordur, bazen de iyi gelir insana. Sonuçta hep kötü değildir her şey geçmişte de, küçük anlar vardır, hatırladığımız da bizi gülümseten. Belki kardeşlerinizle mutlu bir paylaşım, belki gittiğiniz güzel bir yer, belki oynadığınız bir oyun, her daim yüreğinizde sıcacık yerleri olanlar.
Parke taşlı yolda yürürken, yanınızdan tek atın çektiği bir fayton geçer, bakımlıdır, mutludur at. Hava serindir, ısınmak için ellerinizi ovuşturursunuz. Sessizlik, bir faytona, bir sizin ayak seslerinize yeniktir. Köşeyi dönüp, fırının açık tezgahına yanaşırsınız, ekmek kokusu.
Fırıncı, el yakan pideleri, beyaz bir kağıdın arasında size uzatır, alırsınız. Eve dönerken aklınızda o güzel köy peyniri.
Kanal boyunda elinde sıcacık pideleri yürürken, suyun sesine hayalleri koşturuyordu. Elindeki ekmeklerden birinin ucunu kopardı birazcık, o anlarda dünyanın en güzel yemeğini yiyordu, başını çevirdi, kanalda akan, şarkı söyleyen suya baktı.
Bir daha asla yaşanamayacak günleri, bütün sesleri ile Beethoven’in piyano konçertosuna sakladı, mendile sarmıştı bir bayramda komşu teyzenin verdiği, kimseye göstermeden kanala fırlattı.
Kanal boyunun kenarında oturmuş, ayaklarını suya sallandırmış, her zaman yanında olan kalemi ile pidenin üzerindeki kağıda yazıyordu öyküsünü. Yazı yazma tutkusu sanki onu bütün kötülüklerden koruyormuş gibi hissediyordu, durmadan yazıyordu, okulda, işte böyle dışarda, bir yerde oturmuş, mola vermişken. Yazmaya başladığı anda kendini, kocaman, görünmez bir çadırın içinde buluyordu, ne biri rahatsız edebilirdi ne yapmak zorunda olduğu işleri vardı bu çadırda.
Ama fazla oyalanamayacağını biliyordu, evde kahvaltıya ekmek bekliyorlardı. Kalktı, cumartesi günü olduğu için henüz kalabalık değildi sokaklar. Her gün okula da bu yoldan gidiyordu kardeşleri ile birlikte, her gün içinde bir kaygı, bir bilinmezlikle çıkıyorlardı evden okula. Pek mutlu bir aile değillerdi ama misafirleri hiç eksik olmazdı.
Kalabalıklardan yalnızlığıma sıkılan kurşunlardan kaçıyordum, bir baktım bütün kurşunlar kitaplarımın çelik yeleklerine gömülmüş.
Babası o akşam sinemaya gideceklerini söylemişti. Arada olurdu bu, güzel bir film olduğunda, babası sinemada loca ayırtırdı. Evet eskiden ailelere localar olurdu sinemada. Bütün aile sığardık oraya ve bütün sinema film seyrederken çekirdek çıtlatırdı bir bizim locadan çıt çıkmazdı. Babam asla izin vermezdi, bir sanat eserini izlerken çekirdek yemenin saygısızlık olduğuna inanırdı. Hepimiz çok korkardık babamdan, bir bakışı yeterdi sözünün dinlenmesine, itiraz edemezdik. Ben hep düşünürdüm sanata duyduğu saygıyı bizim seçimlerimize de niye göstermiyor diye.
O akşam oynatılacak film Taras Bulba idi. Nikolay Gogol'ün romanından, Yul Brynner ve Tony Curtis’ in başrolleri paylaştığı muhteşem bir filmdi. Taras Bulba Ukrayna Kazaklarının 15. yüzyıldaki yaşamlarını, savaşlarını ve zaferlerini anlatır. Bir babanın iki oğlu arasındaki seçiminin, nedenlerinin ve acı sonunun hikayesidir. Polonyalı bir kıza aşık olup kendi insanlarına arkasını dönen bir oğulun babasını sürüklediği yenilgidir anlatılan. Ama iki efsane aktör öylesine mıhlar ki sizi sandalyelerinize, film bittiğinde yaşadığınız çağa, ortama dönmekte zorlanırsınız, Yul Brynner hala gözlerinize bakmaktadır büyük hayal kırıklığı ile.
Sinemadan ağır, ağır, küçük adımlarla çıkıyorlardı, kalabalıktı ancak boşalıyordu. Dışarıya çıktıklarında babası birileri ile selamlaştı, onlar da karı koca ve yetişkin kızları ile gelmişlerdi ve parkta bir çay içip eve döneceklerdi. Babasını da ailecek davet ettiler parka, olur denildi.
Eskiden parklar, akşamları insanların en güzel elbiselerini giyip, aileleri ile birlikte gidip, eğlendikleri, vakit geçirdikleri yerlerdi. Çocuklar için büyük sevinçti, hem çekirdek, hem dondurma yenilecek, istedikleri gibi koşup, oynayacakları bir güven serüveniydi.
Belki de yalnızca parka giderken anne, babaları arkada yürürken, kendilerini bir ailenin parçasıymış gibi hissediyorlardı. Hiç bitmesini istemedikleri, kanal boyundan yürüyüp parka varmak, tahta masalarda mutluluğu keşfetmek.
Çaylar içildi, sohbetler yapıldı, çocuklar oynadı ve herkes evine dönmek üzere vedalaşıldı. Artık hayal bitmişti, eve girdikleri anda duygusuz, sağır, umarsız bir havanın kurbanı olduk her zamanki gibi. Ve ne yazık ki yarın gelecek yatılı misafirlerle bu oyun sürecekti ve ben yine deli gibi yazacaktım, ve ben yine kitaplardan oluşan çelik yeleğimi giyecektim.
Yatağıma yattığımda sadece Yul Brynner ve Tony Curtis vardı hayalimde, bir aşk, bir baba ve hüzün.Ama onlar iyi ki vardı iyi ki oyunculuğu seçmişler, şimdi onların ışığında bütün kaygılarının, hayatındaki bütün yalanlarının, bütün kederlerinin gözlerini kamaştıracaktı, görmeyecekti, bilmeyecekti onları bir süre. Hayallerin bütün farlarını gözlerime tutun lütfen.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder