Okuduğu kitabı kapattı, kapının önünde, bahçeye inen üç basamağın ikincisine, yanına koydu. Bahçede meyve ağaçları yemyeşil, elma, erik, incir, eve yakın yerlerde çiçekler, ortancalar, sardunyalar, gece sefaları, güller, hepsi çok güzeller. Bu kitabı kaçıncı okuyuşu bilmiyordu, çocukluğundan beri hep böyleydi, sevdiği kitapları hiç terk etmezdi. Araya başka kitaplar girse de üç, beş kitabı hep başucunda olurdu, onu güçlendiren, teselli eden, umut veren, kendini unutmasını sağlayan.yapayalnız kalacakmış gibi, korkardı.
Miguel Angel Asturias (Guatemalalı yazar)’ın Sayın Başkan isimli romanı, liseye yeni başladığın da okumuştu ilk kez sonra o kadar çok okumuştu ki eskimişti kabı.Ve tabi Heide, Siyah İnci, Gazap Üzümleri. Bir an uzağına düşse bu kitaplardan telaşa kapılırdı yüreği, bir şey olursa, üzülürse, sıkılırsa yapayalnız kalacakmış gibi, korkardı.
Kalktı yerinden, ileriye yürüyüp, bahçe kapısını açtı, tozlu, dar yola çıktı. Yolun ardında, aşağılarda deniz hem mavi, hem beyaz, kısa kısa çizgileriyle çok güzeldi. Yüzünü denize döndü, kapattı gözlerini, güneş, sıcacık ısıttı yüzünü, gözleri kapalıyken bile kamaştı, açtı, yolun sağından, aşağıya doğru yürümeye başladı.
Kasabaya kadar iki kilometre yürüyecekti ancak öyle güzel bir yoldu ki bir tarafı deniz, bir tarafı ağaçlar bir iki kilometre daha olsa severek yürürdü yine. Ağır ağır yürüyordu, manzaranın tadına vara vara, kasabada pazar kuruluyordu bugün, peynir, zeytin, yağ alacaktı, bir iki giyecek eşyasına da ihtiyacı vardı. Dönmeden kasabada bir lokantada yemek yiyip akşama doğru eve dönmeyi düşünüyordu.
Emekli olalı iki sene olmuştu, otuz beş yılın ardından, şehirdeki evini satıp bu sahil kasabasındaki evi satın almıştı. Kitaplarıyla, arada kağıda karaladığı şiirleriyle, ekip biçtiği küçük bahçesiyle huzurluydu. İnsanları eskiden beri çok sevmezdi, daha doğrusu hepsini sevmezdi. Yine de kasabada her inişinde oturup keyifle sohbet ettiği bir kaç arkadaş edinmişti.
Hiç evlenmemişti, bir kez düşünmüştü ancak kızla her dışarı çıktıklarında aralarında gitgide büyüyen sessizliklerde boğulur gibi olmuştu. Konuşsalarda, sanki can sıkıntısı, martıların simit parçalarını havada kapması gibi kapıyordu kelimeleri. Aşamamıştı, kurtulamamıştı bu duygudan. İyi bir kızdı, aynı işyerinde çalışıyorlardı, uzun süredir tanışıyorlardı, ortak arkadaşları, ortak fikirleri vardı ancak olmadı, olmadı, bir türlü aynı evde kendini onunla düşünemedi bir türlü, düşünemedi.
Yaklaşmıştı kasabaya, pazarın en dışındaki bir kaç satıcı yere serdikleri örtülerin üzerine, grup grup patlıcan, biber, domates, salatalık koymuşlardı, her gelenin bir şeyler almasını bekliyorlardı dört gözle. Özellikle, bez torbalarda taze kekik, taze kurutulmuş nane, ısırgan otu kokuları zapt edilememişti torbalara.
Bağırmıyorlardı bu pazarda satıcılar çünkü biliyorlardı ki hep aynı insanlar aynı şeyleri almak için her pazar kurulduğun da gelecekler ve getirdikleri bütün malları alacaklardı. Ne kadar satılacağını bildikleri için o kadar getiriyorlar ve elleri boş, cüzdanları dolu dönüyorlardı köylerine.
Alışverişini yaptıktan sonra her zaman yemek yediği lokantanın bahçesinde, denize sıfır bir masaya oturdu, zeytinyağlı enginar ve makarna ısmarladı, su istedi beklemeye koyuldu. Deniz hafif dalgalıydı, kalabalık değildi lokanta, akşam saatlerinde geliyorlardı insanlar genellikle, ya denizde, ya işlerinde oluyorlardı gündüzleri. Sıcaktı hava, hafif rüzgarla serinledi, gözleriyle yüzdü denizde, yalnızken düşünmeye cesaret edemediği ne varsa denizle böyle baş başa iken düşünmek istiyordu, telaşla.
Garson suyunu getirdi, servis açtı masaya, ekmek getirdi küçük bir sepetin içinde. Denizi seyrederken aniden tuhaf bir şey oldu, sanki, denizden bir çocuk kafasını çıkardı, dosdoğru ona baktı, üstünde giysileri var gibiydi, sonra kayboldu. Korkuyla etrafına bakındı başka gören var mı diye, yüzüyor muydu, boğuluyor muydu çakıldı kaldı öyle. Garsonu çağırdı, anlattı, bir çocuk gördüğünü az önce. Garson çocuk güldü, sizde mi, ya bu saatlerde kim burda yemek yese aynı hayali görüyor, yok, yok telaş yapmayın biz de araştırdık bir şey çıkmadı, biri oyun oynuyor herhalde dedi.
Rahatlamıştı, ne garipti, sanki gerçek gibiydi, bir an görmüştü gözlerini çocuğun ancak içine işlemişti hüznü. Yemeğini yedi, kahvesini içti, unuttu çocuğu az sonra, biraz gazeteye baktı masadaki, denizin kokusunu satın aldı rüzgardan dolu, dolu kalktı. Parayı ödeyip eve doğru yürümeye başladı.
Eve dönünce yorulduğunu hissetti, havanın kararmasına birkaç saat daha vardı. Evin önündeki küçük verandada, tahta bir sediri ve üzerinde rahat minderleri vardı bir de yastığı. Elindekilerini içerde mutfağa bıraktı, geldi sedire uzandı, gerçekten yorulmuştu, gözleri kapandı, uyudu.
Ağaçların arasında, coşkuyla akan nehrin kenarında yürüyordu, tıpkı hayatta olduğu gibi. Nehir akıyordu o yürüyordu, nehirle beraber aynı yöne akarak, tamamlayarak her şeyi, zamanı halkalarına takarak.
Kuşların cıvıltıları, yapraklar, rüzgarın enstrümanları. Coşkuyla akıyordu nehir, neye öfkeli ya da seviniyor, belki sadece akıyor, işini yapıyor. Gözlerinden yere damlayan gözyaşları, çözümsüz dertlerin uzay boşluğunda yer çekimine yeniliyor, damlıyor, damlıyor.
Bir noktadan sonra düşünmek işlevini yitiriyor, çözmeyi beceremiyor işte. O halde niye akıllıyız niye aptal değiliz, dünyanın bu hazin dolu deneylerinde düşünerek ne yapıyoruz, ne bu eziyet. Bütün suç elmalarda mı, insan olmak yoksa bir ceza mı.
Nehrin kenarında yürümeye devam ediyordu, yorgundu aslında, oturmak istiyordu bir taşın üstüne öyle aptal, aptal suya bakmak istiyordu ancak içinden bir ses hadi hadi devam diyordu. Derken birden nehre çok yakın kocaman bir çam ağacının önünde durdu, içinden gelmişti. Oturacağı için sevindi. Ağaca yaklaştı, önünde büyük bir taş vardı ağacın, saçma bir şekilde, sanki özellikle oraya konulmuş gibi duruyordu. Yaklaştı tam oturacakken bir çocuk çıktı taşın içinden, gözlerindeki hüzün dayanılmazdı.
Çocuğun tişörtünde bir zamanlar çok sevilen bir çizgi film karakteri vardı, Şeker Kız Candy. Hiç konuşmadan duruyordu çocuk, sadece bakıyordu, elini hafif, hafif tişörtünün üzerinde gezdiriyordu.
Şeker Kız Candy, bir zamanlar seyrettiğim ve dağın tepesindeki fakir yetimhanede büyüyen, o yetimhanenin önündeki kocaman ağaca tırmanıp çok uzaklara bakarak cesur olan o küçük kız. Hep dediğim gibi köprünün altından çok sular aktı, diyalektiğin atasözü, geçti, ağaçlar umut vermiyor artık ne yazık ki.
Köprünün altından çok sular aktı, diyalektik bile şaştı, değişecek bir şey kalmadı, durdu dünya, durdu hareket, geriye zincirleme kazaların hazin görüntüsü kaldı. Şeker Kız Candy hep o ağacın altındaydı.
Birden açtı gözlerini gördüğü rüyadan kopamadı bir süre, hava kararmıştı. Bahçe yolun sokak lambası ile aydınlanmıştı. Kalkamadı, o kadar gerçekti ki gördükleri. Az sonra doğruldu ve hemen bahçe kapısını açıp, yakında oturan muhtarın evine yollandı.
Muhtar açık görüşlü, kültürlü, saygılı, iyi bir adamdı. Ona denizde gördüğü çocuktan rüyasına kadar her şeyi anlattı. Bu yakınlarda rüyasında gördüğü gibi bir nehir olup olmadığını sordu. Vardı. Muhtarda heyecanlanmıştı, çünkü bir yıl önce yakındaki yetimhaneden bir küçük kız çocuğu kaybolmuştu ve tüm aramalara rağmen bulunamamıştı.
Ertesi gün muhtar, kaymakamlıkla da görüşüp özel bir ekip oluşturdu ve tarife uyan nehre doğru yola çıkıldı. Rüyasındaki ağacı eliyle koymuş gibi buldu, taşı kaldırdılar ve kazdılar ve kazdılar, ne yazık ki küçük kızı buldular.
O günden sonra o lokantaya her gittiğin de aynı masaya oturdu, denizde o hayali görmek istedi ama hiç göremedi. Bir gün eve döndüğün de kapısının önünde bir avuç şeker buldu, bakındı etrafına, sordu soruşturdu kimsenin haberi yoktu. O şekerleri denizin yakınlarında bulabildiği en büyük ağacın altına gömdü, toprağa bir taş koydu, üzerinde denizden havalara sıçrayan bir yunus vardı.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder