Kalbimiz birini hisseder, onu önemser, nedeni, nasılı olmaz ya da bilinmez, seçilir miyiz, seçer miyiz belki de her ikisi de olur. Üniversitenin bahçesi çok kalabalıktı, yemek boykotu vardı. Yemekler hem pahalıydı öğrenci bütçesine göre hem kötüydü. Bütün bölümlerden oldukça kalabalık bir grup katılıyordu bu boykota.
Hava güzeldi. Şehirden çok uzakta bir kampüstü burası ve köklü bir üniversiteye bağlıydı. Binalar çok modern yapılardı, bir bölümden diğerine gitmek neredeyse yirmi dakika sürüyordu bazen. Çok geniş bir alana yapılmıştı. Ağaçlar yeni ekilmişti, o zamanlar körpe fidandı hepsi. Çok güzel, büyük bir kütüphanesi vardı kampüsün, öğrenci yurtları da yine aynı arazi üzerinde, oldukça yakındı kampüse.
İlkbahar güneşi yerlere çimenlere yayılmış öğrencilerin neşeli hallerini ısıtıyordu. Her birinin yüzünde gizlemeye çalıştıkları bir gurur, bir başarı sevinci vardı belli etmemeye çalıştıkları. Sonuçta çok iyi bir üniversiteyi milyonların içinden kazanmışlardı, öyle güzel, öyle çok hayalleri vardı ki.
Gökyüzü ah gökyüzü bazen mavisin bazen kan kırmızı, sevinçler ah sevinçler göstermeyin kadere yüzünüzü, kıskanmasın sizi.
Genç yaşlarda başarı o kadar değerlidir ki, o kadar önemlidir ki en yüksek tepeleri bir adımda aşmış gibi, en azgın sulardan kurtulmuş, karaya çıkmış gibi, bütün sorunları çözmüşsünüz gibi hissettirir.
Öğrenci dernekleri başkanları üniversite yönetimine talepleri iletmişlerdi, cevap bekleniyordu. Tabi bu boykota katılan bütün öğrenciler sorunun sadece yemekle sınırlı kalmayacağını o günlerin siyasi ortamında bir kaç şey daha eklenebileceğini bu isteklere, bilmiyorlardı. Çoğu üniversiteye yeni başlamış, belki de ailelerinden uzakta ilk kez tamamen kendileri olarak davranıyorlar, seçimler yapıyorlardı. Bir hareketin çıkış noktasında gerekçeler doğru olsa da bilginizin olmadığı konularda kimsenin peşinden gitmemeli, hiç kimseye hayatınızı emanet etmemelisiniz.
Ağaçların serin nefeslerini çimenlerin üzerine üfleyen rüzgar, o bir daha yaşanamayacak yılları süpürüp götürmesen, hatırlatsan her yaprağında titreyen yaşamın değerini. Tertemiz evlerin bembeyaz tülleriyle oynarken, sanki hiç bitmeyecek bir yaz gününde, fısıldasan hayatın geçip gideceğini.
Birden kalabalıkta bir hareketlenme oldu, telaşla öğrenci başkanlarının önlere doğru koştuğunu gördüler. Güneşli günün ortasında bir hortum oluşmuş gibi, yüzlerde endişeler. Kimse ne olduğunu bilmiyor, ayak parmaklarının üstünde yükselmeye çalışarak öğrenmeye çalışıyorlardı. Az sonra, bir öğrencini sesini duydular, hepsi sustu.
-Arkadaşlar taleplerimiz kabul edilmedi, oturmaya devam ediyoruz.
Böylece herkes eski hâline döndü sanki boykotta değillerdi de sınava girmek için bekliyorlardı. Bu isteklerini hafife aldıkları için değildi sadece çok gençlerdi ve er ya da geç bu kadar basit bir talebin üniversite tarafından reddedilmeyeceğine inanıyorlardı.
Bütün gün beklediler, oturdukları alanın çevresi jandarmalar tarafından sarılmıştı, herhangi bir taşkınlık, kavga gürültü yoktu, öylece oturmuş sohbet edip şarkılar söylüyorlardı. Zaman geçiyordu, öğrenci liderleri aralarda dolaşıyor yemek boykotunun gerekçelerini anlatıyorlardı, içlerinden birisi çoğu kız öğrencinin gözdesiydi. Gerçekten çok yakışıklıydı. Uzun boylu, kumral, zayıf, hafif sakallı bir çocuktu. O kadar güzel gülüyordu ki kötü düşüncelerin üzerine tuz ruhu döküyordu her gülüşüyle. Daha önce de birkaç olayda görmüştü onu, en öndeydi hep. Karşılaştıklarında, aynı bölümdeydiler, konuştukları olmuştu. Öyle derin sohbetler değildi dersler, servisler filan genel konulardı.
Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı, okul servislerinin son kalkış saatler çoktan geçmişti, yeni bir haber yoktu. Öğrencilerin heyecanı, neşesi git gide azalmıştı, yorulmuşlardı, ve şehre nasıl gidecekleri konusunda endişelenmeye başlamışlardı. Hatta grup grup ana yola yürümeye başlamışlardı bile, şehirler arası otobüslerde veya otostop yaparak şehre gideceklerdi. Ancak ana yol çok uzaktı ve karanlıktı. Allah'tan ay ışığı vardı, git gide bütün öğrenciler yürümeye başlamıştı artık.
Arkadaşlarla beraber yürüdüğümü sanıyorken, hiç tanımadığım öğrencilerin arasında buldum kendimi, ürktüm biraz, kim kimdir bilmiyordum. Arkaya öne bakınırken güçlü bir elin elimi tuttuğunu, gel dediğini duydum, döndüm, oydu.
-Merhaba,
Şaşkınlıkla, ellerimize baktım, sonra yüzüne, o kadar kendinden emin o kadar mutlu görünüyordu ki itiraz edemedim birden.
-Sen, dedim,
-Ben dedi, ben seni merak ettim, neyseki buldum, nereye kayboldun birden bire.
-Beni merak mı ettin, niye,
-Sence dedi, gözlerinden bir köprü açıldı yüreğime bir anda sanki, nasıl oldu durup dururken bilemedim.
-Sen niye böyle inatçısın dedi bana, senin kadar zor ulaşılan bir kız tanımadım hiç.
Konuşurken bir yandan elimi sıkıyordu, kafasını çevirip gözlerimin ta içine bakıyordu ay ışığında.
Sanki daha normal bir şey konuşalım istedim,
-Ne oldu talepleri kabul edecekler mi,
-Yok bugün olmadı devam edeceğiz yarın.
Tam bu sırada kalabalık hızlandı, elimi bırakmadan kenara çekmeye çalışıyordu beni ancak kalabalık tsunami gibi kopardı ellerimizi, ben sürüklendim karanlıkta. Az sonra bu kargaşaya servislerin neden olduğunu, üniversitenin öğrencileri almak için gönderdiklerini anladım. Kalabalığın arasında onu görmeye uğraşırken neredeyse hiç farkında olmadan bir servise binmiş oldum, çok kalabalıktı, kapı kapandığında en uçta sıkıştım kaldım.
O günden sonra ve daha sonraki günlerde onu çok aradım, arkadaşları da çok aradılar ancak bulamadık. Ne oldu, nereye gitti, başına ne geldi bilemedik. Aylar sonra bir cevabımız oldu, kuşların kalmadığı, atların ağladığı, kelebeklerin bir saniye yaşadığı yerlerin olduğunu öğrendik.
Sıcacık gülen gözlerin buza kestiği iklimlerde bulundum, kar yağabilir, fırtına kim bilir, rüzgarın sesiydi.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder