Her insanın baktığı şeylerden, yaşadığı şeylerden payına düşen bambaşka şeyler vardır. Her birimiz aynı olayın içinde gibi görünsek de tıpkı emme gücü çok farklı filtreler gibi, o olayı değerlendişimiz, o olaydan etkilenişimiz bambaşkadır. Yaşarken hemen değerlendiremeyiz bunu, olayı kaba hatları ile çizerken, anlatırken benzer sözcükler kullanırız ama bizi etkileyişi, hatırlattıkları, unutma süremiz, ne sıklıkla hatırladığımız, farklıdır.
O kadar telaşlıydı ki oğlunu kreşten alacaktı ve taksi bulamıyordu. Üstelik kendisi de görev yaptığı okulda nöbetçiydi ve oğlunu alıp dönmek zorundaydı. Etrafa yetişememe korkusuyla bakınırken bir taksi gördü, el salladı, bindi. Bulunduğu semte uzaktı kreş ama neyseki trafiği az olan yollardan da ulaşılabiliyordu. Kreşte bir arkadaşı da görev yapıyordu o yüzden oğluyla ilgileneceğini biliyordu, gerçi veliye teslim edene kadar yalnız bırakmazlardı çocukları ama yine de içi içini yiyordu.
Kreşe vardığında öğretmenin oğluyla kapıda beklediğini gördü rahatladı, teşekkür etti çıktılar okuldan. Taksiyi bekletememişti, şoförün işi vardı. Yeniden bir taksi bulma telaşına girdi ama caddeye yürümeleri gerekiyordu. Sabahtan beri sekiz saat derse girmişti, bir tanesine de gidince girecekti, bir de nöbet gerçekten çok yorulmuştu.
Oğluna sımsıkı sarılıp, kocaman öptükten sonra yapacaklarını anlatmaya başladı. Bir büyük insana anlatıyormuş gibi dört yaşındaki oğluna her zaman uzun uzun bilgi verirdi o da büyük bir adam gibi dinlerdi, bazen anlamadığını sorardı. Çok zeki bir çocuktu. Bunu annesi olarak ben değil öğretmenler, arkadaşının anneleri, kendi arkadaşları da söylüyorlardı. Gurur verici bir şeydi bu ama kendisi için en önemlisi sağlıklı ve mutlu olmasıydı.
Hayatı sevmek o kadar önemliydi ki benim için, başarıdan da, zenginlikten de, gösterişten de her şeyden daha önemliydi. Çocukluğunda, gençliğinde hiç mutlu olmamış biri olduğu için mi böyle düşünüyordu, yoksa mutlu gülümsemelerin sevdalısı mıydı.
Ana caddeye çıkmak için biraz yokuş çıkmaları gerekiyordu, oğlunun elini tutmuş, konuşarak yürüyorlardı, birden ne olduğunu anlayamadan kaldırımın kenarından ayağı kaydı ve kafası büyük bir hızla kaldırıma çarptı. Sersemlemişti, oğlunun elini yerdeyken de bırakmamıştı. O anda tek düşünebildiği kendisine bir şey olursa oğlunun kaybolacağı idi. Kendi acısının farkında bile değildi, bu korkunç fikir, bu inanılmaz korkuyla zorla doğruldu yerden. Çok sert çarpmıştı ama neyse ki iyi hissediyordu kendini.
Oğlu neler olup bittiğini kavrayamadan, onu telaşlandırmadan, bir taksi buldu ve kendi okuluna döndüler.
Aslında ben mucizelere inanırım, bu da bir mucizeydi, sanki bir el kaldımla, başının arasına girmişti, sert vurmuştu ama hiç etkisi olmamıştı. Topraktan fışkıran her bitki, güneşin her doğuşu, batışı, karanlıkta saklanamayan yıldızlar, denizde balık, havada kuşlar, mucize yoktur demeye nasıl cesaret ediyoruz ki.
Kendi okuluna döner dönmez derse girmek için hazırlandı, oğlunu öğretmenler odasında dersi boş olan bir nöbetçi arkadaşına emanet etti. Her zaman yanlarında olan hikaye kitaplarını, resim defterini, boyama kitaplarını çıkarıp masaya yaydı, boya kalemlerini verdi, çıktı odadan. Oğlu üç buçuk yaşından beri küçük yazıları okuyordu, kendi kendine öğrenmişti. Tabi benim ona çok kitap okumam etkili olmuştur sanırım.
Ama okumayı çok erken öğrensin bunu söyleyip övüneyim diye okumadım kitapları, benim tek derdim yine masallarla dünyayı güzelleştirmek, insanların çirkinliklerini yok edebilmekti. Başarabildim mi bilmiyorum, hiç bilmiyorum.
Ders bitince oğlumu almak için öğretmenler odasına girdim, emanet ettiğim arkadaşım, ağzı kulaklarında ,
-Hocam dedi, oğlunuz gerçekten müthiş, elinde bir kağıt tutuyordu, üzerinde upuzun tren rayları vardı, başka bir şey yoktu.
-Hocam dedi, yeniden, kağıdı göstererek, oğlunuzun resmi, tren rayları. Dedim ki oğlunuza ama raylar var da tren çizmemişsin, hiç duraklamadan, tren henüz bu istasyona gelmedi ki, diye cevap verdi. Yani inanılmaz, dergilerinden benim çözemediğim bulmacaları çözdü, gerçekten inanılmaz.
Teşekkür ettim övgüleri için arkadaşıma, eve gitmek için çıktık oğlumla. Elinizde ufacık kıpırdanışınızda patlamaya hazır bir şey taşır gibi, aynı ısıda, aynı miktarda suyla buluşmadıkça asla yetişmeyecek bir bitki gibi, güneşsiz açamayacak, belki de hiç güneş istemeyecek bir çiçek gibi, kuruduktan sonra bir daha şekil veremeyeceğiniz çimento gibi, hepsinden çok ama çok önemli çocuklar.
Bir dostum ki ikiyi geçmemiştir, bana demişti ki sen mavi renkli bir bilyesin ve rengarenk bilyelerle dolu bir hareketli kutudasın, sadece ve her zaman mavi bilyelere çarpma olasılığın sıfırdır. Alış artık yaşamaya, alış çarpışmalara ve sağlam kalmaya.
İnsan kendi çocuğu için ne renkse o renkte bilyelerle dolu bir kutu yapmak istiyor, hemen alışsın yaşamaya, hiç zorluk çekmesin istiyor, yani imkansızı istiyor. Oğlumun her zaman bana dediği gibi, annecim sen olmayan parayla beni şımartmaya çalışıyorsun, çok haklı. Bilyeleri boyayabilir miyim acaba.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder