Artık gökyüzü işgal altında, ne ayın ne yıldızların eski gizemi kalmadı. Artık gökyüzünde insanların gözleri dolaşacak. Bir rokete binip, ayda inmek istiyorum diyeceğiz. Bir başkası, Mars'ta inmek istiyorum diyecek, belki insanlar uzay istasyonlarında verilen şahane partilerden söz edecekler belkide yalnızca ölümlerden.
Yeryüzünden, gecelerde hayranlıkla, izlemeye doyamadığımız ışık denizi artık bizi eskisi gibi avutamayacak. Dertlerimiz, savaşlarımız, korkularımız, zalimliğimiz, hırsımız, kötülüklerimiz, yıldız sularına dökülecek, kirletecek o denizi, kapkara yapacak derinleri, ışığa meydan okuyacak insana dair her şey, yazık olacak.
Artık gökyüzü işgal altında, ne şiirlerimiz, ne şarkılarımız ne resimlerimiz parlayacak. İçinde dolaşıp duran, ışıklarını karartan insanlardan kurtulmak isteyecek, yapamayacak.
Artık gökyüzü hüzün, acı, nefret, hırs çuvalında, sonsuzlukta takılı kalacak. Unutulacak adı, hatırlanmayacak aydınlığı. Çabasında kederler kabuk bağlayacak, sesine duvarlar örülecek. Şarkıları derinlerde sönecek, artık gökyüzü bir avuç su, bir avuç karadır insanın ulaştığı.
Bir gün küçük bir arı aya gidecek roketin içine girer ve çıkamaz dışarıya. Roket yola çıktığında arıcık hızın etkisiyle savrulur. Roketin camından dışarıya baktığında artık geri dönemeyeceği bir yolculuğa çıkmıştır. Çok korkar, anlaşılmaz sesler gelmektedir roketin içinden. Kardeşini düşünür, onu bir daha göremeyeceğini, çok üzülür. Küçük arı o anda sonsuzluğu öğrenir. Başlayan her şeyin elden ele taşınan , değişen ancak tükenmeyen serüveninde üzerine yağan yıldızlara dönüştüğünü öğrenir.
Doğumla ölüm arasında vazgeçilmez olanı biliyoruz, öğrenmeyi. Reddedemiyoruz hiçbir şekilde. Yeter bana bir şey öğretmeyin dese de biri, bir canlı kim dinler ki yakarışını. Büyümeyi, iyi olmayı, kötü olmayı, çalışmayı, okumayı, avlanmayı, hayatta kalmayı, yemeyi, içmeyi belki sevmeyi, öldürmeyi, yaşatmayı, neslini sürdürmeyi, sessiz kalmayı, kurnazlığı, tuzak kurmayı, tuzaklardan kurtulmayı, her şeyi öğreniyoruz.
Bir gün küçük bir arı aya gidecek roketin içinde, cama savrulmuş, cama yapışmışken rokete doğru gelen kocaman bir göktaşının üzerinde, yanlarından geçerken bir arı kovanı görür, bir başına kocaman cismin üzerindedir, sanki özenle yerleştirilmiştir oraya. Sanki bir an arıların vızıltıları çalınır kulağına. Hava yok ki uzayda diye düşünür, peki nasıl, neden ordalar ve nereye gittiler. Kendi durumunun garipliği şaşırtmamıştır henüz onu. Astronotlar farketmemişlerdir arıyı, az önce geçen arı kovanını da görmemişlerdir.
Gökyüzünde bulutlar, gökyüzünde yıldızlar aynı yerde değiller, gökyüzünü iki parça düşünelim biri uzay olsun, bulutsuz, yağmursuz, karsız.
Bir arı aya gidecek olan roketin içinde, cama yapışmışken, yanlarından geçen göktaşında arı kovanı gördü, deliye döndü, sordu kendi kendine çiçekler mi öldü. Kim cevap verecekti bu soruya, astronotlar ne arıyı ne kovanı ne ölen çiçekleri görmüştü, soru kimsesizdi.
Her şeyi gören bir arıydı, cama yapışmıştı. Aya doğru yol alan rokette ölen çiçeklere, kuruyan kovana, havasız uzaya, terk edilen bulutlara üzülen bir tek oydu. Yeryüzünden bakarken muhteşem görünen yıldızlar öylece duruyordu. Dönüyorlardı, hep aynı hep aynı duruyorlardı. Arıcık sonsuzu tarıyordu gözleriyle, bir başka kovanı, bir çiçeği arıyordu. Yıldızlar hep parlıyordu, peki sonra, roket aya indi. kapılar açıldı, astronotlar indiler aya, arıcık milyar parçaya bölündü o anda. Her bir parçasında kuruyan kovanın kederi, ölen çiçeklerin hüznü vardı. Ayda, uzayda yaşam yoktu, yalnızca milyar parçaya bölünmüş umutlar taşınmıştı oraya. Bir anlıktı.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
Çok güzel bir yazı olmuş kaleminize sağlık.
YanıtlaSil