Zil çaldığında, mutfakta Kazak ve Çimen için çayın yanına aldığı kuru pastaları yerleştiriyordu tabaklara. Çayın altını kısıp, kapıyı açmaya gitti.
- Hoşgeldiniz, merhaba, buyrun lütfen.
Kazak ve Çimen içeriye girdiler, ayakkabılarını çıkarıp verilen terlikleri giydiler. Elif salona buyur etti onları. Salon da iki tekli koltuk, bir ikili koltuk, bir kanepe vardı. Mavi renkliydiler. Ortada, yere serili beyazlı, mavili kilimle uyumları çok iyiydi ve rahatlatıyordu insanı.
- Siz oturun dedi, Elif ben şimdi geliyorum. Mutfağa yöneldi. Bir kaç dakika sonra geldiğinde Çimen ve Kazak tekli koltuklara ayrı, ayrı oturmuşlardı.
- Tekrar hoşgeldiniz, nasılsınız dedi Elif ikisine de bakarak.
Kazak,
- Teşekkürler, iyiyiz, sen nasılsın. Telefonda Çimen’e Nehir demiştin biraz şaşırdım.
Söyleyişinde bildiği, anladığı bir durumun, sağlamasını yapıyor gibi bir vurgu vardı.
Elif içinden biraz kızdı bu vurguya ama üstünde durmadan,
- Yanlış hatırladım birden, özür dilerim dedi.
Bu arada, Çimen asık suratıyla, hiç konuşmadan oturuyordu. Genel tavrı mı buydu yani az mı konuşuyordu genelde, yoksa Elif’e mi sinir oluyordu belli değildi.
Elif, dururken, konuşurken, çalışırken, kalabalıkta, öylece sanki donmuş ama ölmemiş gibi bir ifadeyle dolaşan insanlara hem imrenirdi hem sinir olurdu. Duygularını bu kadar şahane kontrol edebilen insanların her şeye bir sıfır önde başladığına kesinlikle inanırdı.
Elif, kendini düşününce, öfkesini, sevincini, hüznünü, kırgınlığını anında, yüzüne bir sinema perdesinde, bir film gibi yansıtmasının, kendisine hep hayal kırıklığı ile döndüğüne, ve bu konuda elinden bir şey gelmediğine bir kez daha içerledi.
Kazak,
- Elif senin bu girişteki komşun ne kadar tuhaf bir adam, valla insan görünce korkuyor, sapsarı bir yüz, iskelet gibi, iyi akşamlar dedim, cevap bile vermedi.
- Elif, hafif gülümseyerek,
- Var öyle ruhsuz insanlar, hani derler ya, ne ağlarlar,n e gülerler, sanki kayalara kazınmış tek ifadeli resim gibiydiler.
- Ben çayları getireyim, dedi Elif. Çimen yine sessiz, yine hareketsiz, öylece oturuyordu. Yardım edeyim filan, hiç tarzı değildi herhalde.
Fincanlara çay doldurup, pasta tabaklarıyla tepsiye yerleştirmişken, Kazak mutfağa girdi,
- Yardım ister misin,
- Olur, şekerliği ve limon tabağını getirirsen sevinirim dedi, Elif.
Çimen,
- Siz bu komşunuza dikkat edin, bence tehlikeli olabilir. Senaryolarımda yazdığım karakterlerden biliyorum, bu adamın bakışlarında, hayata yenilmiş, kendinden başka herkesi suçlayan, olayları doğru değerlendiremeyen, sorunlarına çare bulamamış, kabullenememiş bir insanın karamsarlığı var. Acımasız olur bu tipler, dikkatli olmalı.Tam da girişte oturması kötü olmuş.
Elif hayretler içinde dinledi Çimen’i. Uzun zaman olmamıştı tanışalı ama bu kadar uzun konuşması, önyargısına kısa devre yaptırmıştı resmen.
- Ben de ürküyorum biraz ama çok dertli biri gibi, bazen selam veriyor, teşekkür ediyor. Yani görüntüsü, kişiliğinden önce bir algı oluşturuyor.
Kazak,
- Çay güzel olmuş, eline sağlık.
- Afiyet olsun.
Kazak, pastalardan birini ısırırken, sehpanın üstünde duran, kitaplara baktı,
- Kara Kitap, Orhan Pamuk, nasıl gidiyor, yeni mi okuyorsun.
- Daha doğrusu okumaya çalışıyorum.Orhan Pamuk zor bir yazar. Onu yeterince anlayacak bilgi birikimim olmadığını düşünüyorum.
- Neden, yarım mı bıraktın.
- Yarım mı bıraktım, diye tekrarladı Elif.
- Yarım bırakmak yani kitabı bitirmemek bir kusur değildir benim için. Kitaplar hayatları anlatır ve hangi hayat tamamlanmıştır ki, hangi hayat hak ettiği bir sona kavuşmuştur. Örneğin yüz sayfalık bir kitabın aslında otuzuncu sayfada bitmediğini kim savunabilir yeterince.
Kazak ,Elif’e ilgiyle bakıyordu.Gözlerinden gizli demirler atılıyordu Elif’in denizlerine ama Elif hiç farkında değildi bunun.
Tehlike bağıra, bağıra mı gelir yoksa sinsi midir bir deprem gibi, homurtularını gizler mi derinlerde.
Çaylar bitmişti. Elif bir daha doldurmayı teklif etti, itiraz eden olmadı. Mutfağa bu kez Çimen'le gittiler. Konuşmadan dolu fincanlarla salona dönüp yerleştiklerinde, Kazak kitaplardan birini almış bakıyordu. Karamazov Kardeşler, bunlar başucu kitapların mı.
- Kedere direnme kitaplarım demek daha doğru olur. Hayat, kederle mücadele arenası değil midir.
- İlginç bir bakış açısı, dedi Çimen. Bence bu kadar ciddiye almayın hayatı, yaşamayı alın ama hayatı değil.
- Farklı mı ki dedi Elif.
- Hem de çok farklı dedi Kazak, yaşamak fırça darbeleridir, hayat bir resim.
Zerrin Timuroğlu
24 Mayıs 2025
İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder