Mutfak masasında oturmuş, sokağa bakan küçük pencereden ağaçların rüzgarda hareketini seyrediyordu. Girişteki dairede oturan adama neden kitap bırakmıştı, acaba paspasın altında bulacak mıydı adam o kitabı, kendisinin bıraktığını anlayacak mıydı.
Hem korkuyordu hem hayatı bu şekilde, bazen riske ederek belki de birine yardım edebilirim cesaretini gösteriyordu. Saçmaydı, biliyordu, ne gerek vardı, hayat zaten çok ama çok zordu.
Böyle şeyler yaparken, kendini bir film yönetmeni gibi hissediyordu, senaryoyu yazıyordu, uyguluyordu, oyuncuyu seçiyordu. Bıraktığı kitap, incecik bir masaldı. Çok bilinen bir masal değildi aslında. Küçükken dinlediği ve yüreğinde derin bir üzüntü bırakan bir masaldı.
Masal, çok eskiden bir köyde, annesi ve karısı ile yaşayan, genç bir köylüyü anlatıyordu. O devirlerde savaşmaya gönderilen askerler, senelerce dönemezlermiş. Hem savaşlar uzun sürermiş, hem kolayca bitmezmiş, hem yollar çok uzak ve arabalar atlı arabalarmış.
Köylü evleneli çok olmamış aslında, bir iki ay sonra askere çağrılmış ve gitmiş. Geriye dönmesi on beş yıl sürmüş. Köyüne döndüğünde evine yaklaştığında karanlık çoktan çökmüş, köy sessizliğini her yere usulca sermiş. Evine yaklaştıkça heyecanı,s evinci artiyormuş. Bahçeyi geçip, avluya girmiş ve kapıyı çalmadan, kapının yanındaki pencereden içeriye bakmak istemiş.
Pencereden bakar bakmaz, öfkeden, hayal kırıklığından, çaresizlikten bütün canı çekilmiş. İstemeden yaşlar sel olup akmış gözlerinden. Odanın ortasında serili yatakta, karısı, yanında dalyan gibi bir genç adam, onun yanındada anası uyuyorlarmış. Hemen tüfeğini çıkarmış, pencereden ortada yatan gence ateş edip öldürmüş.
Sese uyanan annesi ve karısı çığlık çığlığa bağırıp, saçlarını, başlarını yolmaya başlamışlar. Bir ona, bir vurulan gence bakıp ne yapacaklarını bilemez bir halde kendilerini paralamışlar.
Adam onların bu kederine daha bir öfkelenmiş, tüfeğini bu kez karısına doğrulturken, annesi çığlık atarak önüne geçmiş ve,
- Ne yaptın oğul, oğlunu vurdun, şimdi de karını mı vuracaksın demiş.
Adam bunu duyunca donup kalmış. Masalı her zaman burada bitirirdi anlatan. Ne kadının ne adamın, ne adamın annesinin nasıl devam ettikleri hakkında bir şey anlatılmazdı
Bu alt komşunun derin bir kederi olduğunu düşünüyordu Elif, yalnızdı, sessizdi, yere basarken sanki uçmak istiyordu ses çıkmasın diye. İnsanları hiç sevmiyordu. Sokakta yürürken etrafına çektiği, onu herkesten gizleyen gizli perdeleri vardı, emindi bundan.
Hayatın yerle bir ettiği, rüzgarda savrulan bir çöp gibi anlamsız ve şüpheli, göze takılan ama asla fazla önemsenmeyen bir şey gibiydi bu adam. Yaşamının bir veya birkaç döneminde kederli kırılmalar yaşamış olmalıydı.
Elif, çay fincanını yıkayıp, ellerini kuruladı. Askılıktan ceketini aldı, anahtarı çevirdi, ayakkabılarını dolaptan alıp dışarıya, kapının önüne koydu, giyindi çıktı
Arkasından kapattığı kapıyı kilitledi, asansörü çağırdı. Asansör zemin katta durunca, asansör kapısını açtı ve birden bire adamla yüz yüze geldi. Kendi dairesinin açık kapısının önünde öylece, renksiz bir yüzle, sıkılmış dudakları, öfkeli gözleriyle kendisine bakıyordu.
Elif dondu kaldı, apartmandan çıt çıkmıyordu ve dış kapıya ulaşması için mutlaka adamın önünden geçmek zorundaydı. Elif şu an kendine inanılmaz kızgındı.
Zerrin Timuroğlu
9 Mayıs 2025
İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder