Deniz hafif hafif dalgalanıyordu. Kıyıda oturmuş bir adam dalgın dalgın seyrediyordu onu. Orda kayaların üstünden sulara bakarken derinleri görmek için çırpınıyordu sanki. Berrak değildi o gün deniz neden bilinmez içinde ne varsa saklıyordu. Oysa ki daha dün adam aynı kayanın üstünde otururken kayalıkların aşağısında, suların içinde yeşil yosunlar görmüştü, hatta bir demir çubuğu korur gibi her şeyden, sarılmışlardı ona. Deniz yükselmiş olmalıydı, demir çubuk görünmüyordu bugün.
Sağa sola bakındı, maviyi, yeşili bir masa örtüsünü sürekli değiştiren, kararsız bir lokanta sahibi gibiydi deniz. Sesi sakinleştiriyordu aynı ölçüde bir beklentiye de sokuyordu insanı. Fazla rahatlama der gibi öyle çarpıyordu ki dalgalar arada, irkiliyordu adam.
Rüzgar artık daha çok yıkıyordu yüzünü havası ile, temizliyordu yüzündeki çer çöpü sanki. Saçlarını geriye atıp, denize düşmesin eğilirken diye, geriye itiyordu onu. Dalgalar rüzgarla danslarını hızlandırdılar, özellikle oturduğu yerin dibinde, çarpıp geri dönerken sular daha bir derine iniyordu bir kaç saniye.
O anlardan birinde, denizde, suyla salınıp duran bir yosun takılda gözüne. Dalgalar hafif hafif gelip dağılırken o bir ileri atıyordu kollarını bir geri çekiyordu sanki kararsızdı, sanki gitmek istiyor sonra gülümsüyordu. Neye hasretti, kopup gitmelere mi, kalıp kök salmalara mı.
Adam hava kararmaya başlayınca kalktı kayalıklardan, kumsala yürüdü, denize az uzakta, küçük bir çadır kurmuştu, hem dalgaları dinleyecek, hem, yapay hiç bir ışıkla perdelenmemiş yıldızları seyredecekti. Karnı acıkmıştı, bir ateş yaktı, kumların üzerine bir örtü serdi, çayını, yemeğini aldı oturdu.
Aklı kayalıkların dibindeki, yosunlarla sarılmış demir çubuktaydı, mutlaka üzerinde istiridyeler olmalıydı. İstiridyeler böyle yosunlu, akıntısı olan, temiz suları severlerdi denizde. Şansı yaver giderse yarın kendine ziyafet çekebilirdi. Aslında et yemiyordu ancak deniz ürünlerini arada, sırada tüketiyordu.
Çocukken okuduğu bir masalda, istiridyelerin zengin sofralarında, buzlar içinde servis edilmesinin onları onurlandırdığını okumuştu. Günlerce kabul edememişti bu görüntüyü, kendi kendine , az sonra öleceklerini bilerek, onları kimin yiyeceği ile övünmeleri o kadar mantıksız gelmişti ki, resmen yanlış çözülmüş bir probleme itiraz nöbetine tutulmuştu aklı.
Sonra düşünmüştü, bu memnuniyet fikri masalı yazana aitti elbette, yoksa canlı, canlı yenecek olan buzlar içindeki istiridyenin ne düşündüğü kimin umurundaydı. Her şeyi eğip bükmeye meraklı insanlar, yaptıkları eziyete asalet fonu da oluşturuyorlardı. Gerçi hayat buydu, yenme ve yenilme üzerine, kalıp ya da gitmek üzerine. Hayat, bilgi edinme ve her şeyi olduğu gibi kabul edip, bir taşı bile oynatmayanlar üzerine.
Çok güzeldi gökyüzü, dalgaların biteviye sesi, sıcacık çayının limonla eşsiz karışımı, uzun uzun oturdu. Bu kadar çok yıldızın kaydığını bilmiyordu, dünyaya gelmeye mi çalışıyorlardı yoksa çaresiz bir kaçışta mıydılar.
Bu güzelliklerin ortasında sırtüstü uzandı yere, çayı bitmişti, karnı doymuştu ve yorgundu. Çevrede bu huzuru bozacak tek bir insan yoktu, Ellerini başının altında kenetledi ve seyrederken her şeyi uyudu.
Rüyasında kayalıklardan denize daldığını ve yosunlarla kaplı çubuktan, yosunlara tutunmuş istiridyeleri tek tek topladığını gördü. Öyle bir hırsla topladı ki onları, nasılsa mutlular bundan diye düşündü. Birazdan buzlar içinde canlı canlı yenmekten onur duyacaklar. Çok şık bir lokantaya götürdü hepsini, sattı ve bir masaya oturarak kendine de ısmarladı.
Gökyüzünde daha çok yıldız vardı, denizlerde daha çok istiridye, bitmediler. Sabah oldu, kıyıda yürüyüşe çıkanlar, küçük bir çadırın yanından geçtiler, kuma serilmiş bir örtü vardı, yanında bir çay fincanı, hava güneşliydi, örtü buzlarla kaplıydı. Yürüyüp geçtiler, kimseyi görmediler, merak etmediler.
ZERRİN TİMUROĞLU
2021
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder